68/Kalem, 4; Kavram, 206

 

 

 

                                        A  H  L    K   

 

 

·  Ahlâk; Anlam ve Mâhiyeti

·  Ahlâk İlmi

·  “İslâm Ahlâkı” Kavramının Kapsadığı Konular

·  Güzel Huylar ve Çirkin Huylar (Faziletler ve Reziletler Listesi)

·  Kur’ân-ı Kerim’de Ahlâk Kavramı

·  Hadis-i Şeriflerde Ahlâk Kavramı

·  Ahlâkî Örnek Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)

·  Câhiliyye Ahlâkı

·  Câhiliyye Teberrücü; Kadının Açılıp Saçılması

·  Batı Câhiliyyesine Göre Ahlâk Anlayışı  

·  İman - Ahlâk Münasebeti; Lâ İlâhe İllâllah Ahlâkı

·  Ahlâk ve Hukuk

·  Aile Ahlâkı

·  Ticaret Ahlâkı

·  Ekonomi ve Tevhid

·  Ekonomi ve Ahlâk

·  Hangi Ahlâk?

·  Ahlâk Toplumu

·  Karakter (Huy)  ve Karakterlerin Değişip Değişmemesi

·  Edeb, Âdâb

·  Âdâb-ı Muâşeret, Görgü Kuralları

·  Ahlâkî Davranışlar

 

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحيم

 

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

 

 

“Ve (ey Rasûlüm) sen elbette yüce bir ahlâka sahipsin.” (68/Kalem, 4)

                                      

Ahlâk; Anlam ve Mâhiyeti

 

Ahlâk, Arapça “hulk” kelimesinin çoğuludur. Hulk: Huy, seciyet, tabiat, din ve yaratılış anlamlarına gelir. Buna göre ahlâk kelimesinin sözlük anlamı; huylar, seciyeler, insanın mânevî yapısını belirleyen özelliklerdir.

 

Terim olarak ahlâk: Ahlâk, "insanın bir amaca yönelik olarak kendi arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak olmasıdır" şeklinde tanımlanabilir. İslâm âlimlerince genel kabul görmüş şekliyle ahlâkın tanımı şöyledir: “Ahlâk, insanın nefsinde yerleşen öyle bir hey’et (meleke)dir ki, fiiller hiçbir fikrî zorlama olmaksızın, düşünüp taşınmadan bu meleke sâyesinde kolaylıkla ve rahatlıkla ortaya çıkar.” Hulk veya hulûk insanın beden ve ruh bütünlüğü ile alâkalıdır. Ahlâk bu çerçeve içinde, "insanın bir amaca yönelik olarak kendi arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak olmasıdır" şeklinde tanımlanabilir.

 

Bu tanımın tahlil edilmesi bizi ahlâkın mâhiyeti hakkıda şu sonuçlara götürür:

a- Ahlâk, fiil ve davranışlardan ziyâde, bu davranışların kaynağı olan, mânevî kabiyetler kompleksini (hey’eti) ifâde eder. Buna göre ahlâkî davranışlar, ahlâkın kendisi değil, onun bir tezâhürü, bir sonucudur. Çünkü “ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, İman 41, Bed’u’l Vahy 1)

 

b- Ahlâk; sadece iyi huylar ve kabiliyetler anlamına gelmez. İyi ve kötü huyların hepsine birden ahlâk denir. Kendisinde iyi huylar geliştirmiş olana “iyi ahlâklı”; kötü huylar geliştirmiş olana da “kötü ahlâklı” denilir. Şu halde esâsen ahlâksız insan yoktur.

 

c- Ahlâk, insanda gelip geçici bir hal değil, onun mânevî yapısında yerleşen bir meleke halini alan istidat ve kabiliyetler bütünüdür. Peygamberimiz bu konuda “Amellerin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır” (Buhârî, Libas 43) buyurmuşlardır.

 

d- Ahlâk, insanı, düşünüp taşınmaya, herhangi bir baskı ve zorlamaya gerek kalmaksızın, görevleri rahatlıkla ve memnuniyetle yapmaya sevkeder. Riya, korku, menfaat temini gibi sebeplerle yapılan davranışlar, güzel ahlâk sınıfına girmez.

 

e- Güzel ahlâklı olabilmek için, görevleri memnuniyetle yerine getirme alışkanlığı büyük önem arzeder. Böyle bir alışkanlık da ancak eğitim ile kazanılır. Burada eğitimden maksat, insanın kendi kendini eğitmesi, yani nefsini ıslah etmeye çalışmasıdır. Bu, bir irâde eğitimidir.

 

Ahlâkın muhtevâsı çok geniştir. İnsanla ilgili bütün davranışlar ahlâkın konusunu teşkil eder diyebiliriz. Kişinin Allah’la ilişkisi ahlâkın konusunu teşkil ettiği gibi; kişinin nefsiyle kendisiyle) durumu, kişinin başka bir kişiyle, içinde bulunduğu toplumla, devletle ilişkisi, kişinin çevresiyle (tabiatla, hayvanlarla) münâsebeti de ahlâkın konusunu teşkil eder. Yaptıkları ve yapmadıkları; yani yapmaması gerekirken yaptıkları ve yapması geretiği halde terk ettikleri, söylememesi gerekirken söyledikleri ve söylemesi gerekirken söyledikleri de ahlâkın konusunu teşkil eder. Her ibâdetin ahlâkla ilgili boyutu vardır. Terk edilince ahlâkî bir zaaf olduğu gibi, hakkıyla yerine getirilince insan ahlâkını yücelten boyutu da vardır her İlâhî emrin ve ibâdetin.

 

Gâye ve Vâsıtalarda Ahlâkın Lüzumu: Yüce gâyeye âdi araçlarla ulaşmak mümkün ve doğru değildir. “Gâye, vâsıtayı mubah kılar” sözü İslâmî değildir. Bu söz, pragmatizmi yücelten Batının sloganıdır. Gâye ve neticenin Rabbânî olması gerektiği gibi, ona ulaştıran araçların ve metodların da Rabbânî olması gerekir. İslâm’da, gâyeye götüren vâsıtalar da meşrû olmalı, aynı zamanda ahlâkî kavramlara da uygun olmalıdır.

 

 

 

Ahlâk İlmi

 

İnsanın güzel ahlâkî özelliklere sahip olabilmesi, bu vasıfları kendisinde en doğru bir şekilde nasıl geliştirebileceği konusunda bazı bilgilere ihtiyaç vardır. İşte ahlâk ilmi, insanın bu ihtiyacını karşılamayı üstlenir. İnsan hayır ve şerrin ne olduğunu bilmeden bu konulardaki hatalardan kurtulamaz.

 

Ahlâk ilmi, ahlâkî fâil olan insanın, ahlâkî kabiliyetlerini tetkik ve tahlil eden, iyi ve kötünün, fazilet ve reziletin nelerden ibâret olduğunu araştıran, insanın yapmakla yükümlü olduğu görevleri ve uymak zorunda bulunduğu kuralları bildiren bir ilimdir.

 

Ahlâk ilminin konusu: Ahlâk ilmi, ahlâkî fâil olarak insanı ve onun ahlâkî kabiliyetlerini, duygularını ve bunlardan doğan fazilet ve reziletleri inceler. Güzel huyları geliştirmenin, kötü huyları ıslah etmenin yollarını araştırır ve gösterir. Ahlâk ilmi, bir kurallar ve değerler ilmidir.

 

Ahlâk ilminin gâyesi: Bu ilmin gâyesi, iyi huyları ve güzel vasıfları insanlara kazandırmaktır. İnsan, beden sağlığını olduğu kadar, ruh sağlığını da korumak ve geliştirmek zorundadır. Ahlâk, kısaca “neyi yapmalıyız?” sorusunun cevabını araştıran bir ilimdir. Dolayısıyla ahlâk ilmi bize hayır ve şer hakkında bilgi vermeyi, insan olarak uymak zorunda olduğumuz kuralları, görev ve sorumlulukları tanıtmayı, böylece ahlâkı ve sosyal bakımdan mükemmel insanlık meydana getirmeyi gâye edinir.   

 

Ahlâk İlminin Kısımları

a- Nazarî ahlâk: Nazarî/teorik ahlâk, ahlâkın teorik olan kısmında bize bilgi verir. “Vazife (görev) nedir? İyi ve kötü nedir?” gibi soruların cevaplarını araştırır. Böylece nazarî ahlâkta, ahlâk problemleri incelenerek, insanın ahlâkî yaşayışına temel teşkil edecek genel prensipler, kural ve kanunlar tespit edilir.

 

b- Amelî ahlâk: Ahlâk ilmi, tatbikî bir ilimdir, yani bu ilim, sadece “bilmek” için değil; “yapmak” için vardır. Amelî ahlâk, nizarî ahlâkın tespit ettiği kural ve kanunların hem bir neticesi, hem de tatbikidir. Amelî ahlâk, bir vazifeler ilmidir. İyi ve kötü fiillerin, fazilet ve reziletlerin neler olduğu ayrıntılı olarak belirtilir. 

 

 

İslâm ahlâkı Kur'an-ı Kerîm'e dayanır. Yani her yönüyle Cenâb-ı Allah tarafından vahiy yoluyla belirlenmiş bir davranışlar manzûmesidir. Her şeyden önce İslâm ahlâkı bir vazife ahlâkı şeklinde ortaya çıkmıştır. Zira Kur’ân-ı Kerîm'deki her emir, mü’minler için bir görev belirlemiştir. İnsanın bir mü’min olarak bu emirlere muhâtap olmayı kabul etmesi, bunları birer görev olarak telâkkî etmesi anlamındadır. Kur'ân-ı Kerîm'de Rasûlullah (s.a.s.)'a hitâben: "Sen en yüce bir ahlâk üzeresin" (68/Kalem, 4) buyurulmuş ve Hz. Peygamber'in kendisi de: "Ben ahlâkî prensipleri tamamlamak üzere gönderildim." (Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/381) buyurmuştur. Aynı şekilde Rasûlullah’ın bütün hadisleri insanların birbirlerine karşı daha iyi davranmaları konusunda birer emir mâhiyetinde olup müslümanlara görev yüklemektedir. Dolayısıyla İslâm'ın getirdiği ahlâk anlayışı her şeyden önce bir görev ahlâkıdır.

 

İslâm ahlâkının diğer bir yönü de davranışlardaki niyet duygusudur. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.), "ameller niyetlere göredir" (Buhârî, İman 41, Bed’u’l Vahy 1) buyururken, İslâm'ın önemli bir prensibini belirlemiştir. Müslüman için bu niyetin arkasındaki en büyük yönlendirici duygu, mü’minin her davranışında "Allah rızâsı"nı gözetme duygusudur. Zira mü’min herhangi bir davranışta bulunurken, asla bir dünyevî çıkar beklemeyip gönlünde sadece Allah rızâsını ve onun sevgisini kazanma arzusunu taşımaktadır/taşımalıdır. "Yoksula, yetime ve esire O’nun rızâsı için yemek yedirirler ve ‘biz size sırf Allah rızâsı için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz’ (derler)." (76/İnsan, 8-9)

 

Niyet ve Allah rızâsı duygularının yanı sıra, Allah Teâlâ'ya karşı bir sorumluluk duygusu taşımak müslüman ahlâkının temel prensiplerindendir. İslâm'a göre müslümanın bu sorumluluk duygusu Allah Teâlâ'dan korkmak, onun emirlerine saygı göstermek ve bu emirleri asla aksatmaksızın yerine getirmek, yasakladığı her şeyden kaçınmak İslâm ahlâkının temel ve ilk prensipleridir. Diğer bir temel prensip de müslümanın diğer mahlûkata/yaratıklara karşı son derece merhamet, adâlet ve şefkatle davranması, zayıf ve muhtaç olanlarına yardım etmesi, ana ve babaya saygılı olması ve onların gönüllerini kazanmaya çalışması gibi hususlardır.

 

Bütün bunların yanı sıra, insanın kendi duygularına hâkim olması, mütevâzî, sabırlı, edepli, hayâlı ve insaflı olması gibi prensipler de müslümanın başkasına karşı sorumlu olduğu hususlardır.

 

İnsanın, dolayısıyla müslümanın, toplum içinde güzel ve hoş karşılanmayan her türlü kötü davranış ve alışkanlıklarını zamanla değiştirebilmesi gerekir. Bu kötü huy ve davranışlardan kurtulmanın tek yolu, irâdesini kontrol altında tutup ona tam olarak sahip olmasıdır. Bu kötü davranış biçimlerinden de ancak Allah'ın bize emrettiği ibâdetlere sımsıkı sarılmak sûretiyle kurtulmak mümkündür. Ama irâdesine hâkim olamayan bir kimsenin bu gibi kötü huy ve alışkanlıklardan uzaklaşması kolay değildir. İbâdetlere sıkı sıkıya bağlanmak, Allah'ı daima bizi görüyor gibi hissedip onu hatırda tutmak, sürekli olarak iyi insanlarla oturup kötülerden uzak kalmak, âsî insanların bulunduğu yerlere gitmemek, Allah'ın emirlerine sarılıp yasaklarından kaçınmak sûretiyle İslâmî anlamda bir ahlâka sahip olunabilir.

 

Bütün bu çizilen prensiplere göz attığımızda İslâm ahlâkının saf ve sağlam bir iyi niyete dayandığı; Allah'ın rızâsına önem vermesi, uygulayanından dünyevî hiçbir çıkar beklemeyip uhrevî bir fayda peşinde bile olmaksızın sırf Allah rızâsı ve sevgisini göz önünde bulundurmasını talep etmesi gibi özellikleri ile her türlü şekilci ve pragmatist ahlâk anlayışından uzak olduğu görülmektedir.

 

İslâm'da emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker prensibi insanların ahlâkını daima iyiye doğru yönlendirmek içindir. Hz. Peygamber'in "Ahlâkınızı güzelleştiriniz" diye tavsiyelerde bulunması müslümanın daima ahlâkını güzelleştirmesi gerektiğini dile getirmektedir. Bunun yanı sıra, Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde İslâm toplumunun daha mükemmel bir ahlâkî yapıya kavuşması için bir hayli emir ve nehiylerin sıralandığını ve müslüman için Allah'ın râzı olacağı bir hayat tarzının belirlendiğini biliyoruz. Bu gibi ahlâkî emir ve yasaklamaların bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

 

“Rabbin yalnız kendisine ibâdet etmenizi, anneye ve babaya iyilik etmenizi emretti. İkisinden birisi yahut her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşır, yaşlanır, yanında kalırlarsa sakın onlara ‘öf!’ bile deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle. Onlara acımadan dolayı, tevâzu kanatlarını indir (onlara karşı alçak gönüllü ol) ve ‘ey (her varlığı terbiye edip yetiştiren) Rabbim! Bunlar beni küçükken nasıl (acıyıp) yetiştirdilerse sen de bunlara merhamet et’ de...”

“Seninle akrabalığı olana, yoksula ve yolcuya hakkını ver. (Malını gereksiz yere) saçıp savurma. Çünkü (gereksiz yere mallarını) saçıp savuranlar Şeytan'ın kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. Eğer (elin dar olduğu için) Rabbinden umduğun bir rahmeti bekleyerek onlardan yüz çevirecek (onlara bir şey vermeyecek) olursan, bari onlara yumuşak söz söyle, gönüllerini al, bolluğa kavuşmaları için Allah'a duâ et. Ellerini boynuna bağlanmış kılma, tamamen de açma, sonra kınanır, hasret içinde kalırsın.” (Ellerin boyna bağlanması cimriliği temsil eder. Ellerin açılması da israfi ifade eder. Yani cimrilik de israf da İslâm nazarında kötü bir alışkanlık olup her iki durumda da insanın pişmanlık duymasına yol açar.)

“Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları öldürmek büyük günahtır.”

“Zinâya yaklaşmayınız. Çünkü o, açık bir kötülüktür, çok kötü bir yoldur.”

“Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyiniz. Kim zulmen birini öldürürse, onun velisi (olan mirasçısı)na yetki vermişizdir. (Öldürülenin hakkını arar. Ancak o da) öldürmede aşırı gitmesin (Katil yerine katilin akrabasını veya katille beraber bir başkasını öldürmesin). Çünkü kendisine yardım edilmiş (yetki verilmiş)tir. Katilin akrabası kendisine verilen bu yetkiyi kötüye kullanmasın.”

“Yetimin malına yaklaşmayın, ancak erginlik çağına (yaşına) erişinceye kadar en güzel tarzda (onun malını kullanıp geliştirebilirsiniz). Ahdi de yerine getirin. Çünkü insana ahdi sorulacaktır.”

“Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın, doğru terazi ile tartın. Bu daha iyidir. Sonu da daha güzeldir.”

“Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan (o yaptığın kötü şeyden) sorumludur.”

“Yeryüzünde kabara kabara (böbürlenerek) yürüme. Çünkü sen yeri yırtamazsın. Boyca da dağlara erişemezsin.”

“Bütün bunlar hepsi kötü olan ve Rabbinin katında hoş görülmeyen şeylerdir.” (17/İsrâ, 23-38).

 

İslâm'da ahlâkı imandan ayırmak mümkün değildir. Zira bütün Kur'ânî emirlere boyun eğmek imanın gereğidir. Bu emirlere uymakla da en üstün ahlâkî değerler elde edilir. Rasûlullah (s.a.s.): "Mü’minlerin iman açısından en mükemmel olanı, ahlâkı en iyi olanıdır." (Buhârî, Edeb 39) buyurmuştur. Bu duruma göre ahlâkî açıdan mükemmel bir anlayış ve davranışa sahip olmayan kişi iman açısından da kemâle ermiş olamaz. Diğer bir hadiste de şöyle buyurur: "İman yetmiş şûbedir/türdür. En üstünü 'Lâ ilâhe illâllah'tır en aşağısı da yol üzerinde insanlara eziyet verecek bir şeyi kaldırmaktır. Hayâ da imanın bir bölümüdür." (Ebû Dâvud, Sünnet 14). "Allah'a yemin olsun ki, hiç bir kul, kendi nefsi için istediği güzelliği kardeşi için de istemedikçe (tam) iman etmiş olmaz." (Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72). "Haklı olduğu halde bile çekişmeyi bırakan kimseye Cennet'in avlusunda bir köşk verileceğine, yalan söylemekten kaçınan kimseye Cennet'in ortasında bir köşk takdim edileceğine, ahlâkı güzel olan kimseye de Cennet'in en güzel yerinde bir köşk sunulacağına ben kefilim." (Ebû Dâvud, Edeb 7). "Mîzâna konan ameller arasında güzel ahlâktan daha ağır gelecek hiç bir pey yoktur. İnsan güzel ahlâkı sâyesinde, (devamlı) oruç tutup namaz kılan kimseler derecesine yükselir." (Tirmizî, Birr 62 )

 

Bu ve buna benzer hadislerde Hz. Peygamber güzel ahlâkın üstünlüğünü dile getirmiştir. Ayrıca: "Müslüman, müslümanların onun elinden ve dilinden emin oldukları kimsedir." (Müslim, İman 14). "İnsanların en hayırlısı ömrü uzun olup amelleri de güzel olandır." buyurmakla iyi müslümanı tarif etmiştir. Sahâbilerden biri Rasûlullah'a şöyle sorar: “İslâm'da en hayırlı iş nedir?” Peygamber Efendimiz şöyle cevap verir: "Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığına selâm vermendir." Ashâbın ileri gelenlerinden Abdullah İbn Mes'ud da buna benzer bir soru sorunca Rasûlullah şöyle buyurmuşlardır: "Vaktinde kılınan namaz, ana babaya itaat, Allah yolunda cihad." İslâm ahlâkının temel prensipleri olarak sadece bunlarla amel eden ve bu prensipler çerçevesinde hareket eden bir toplum her zaman dimdik olarak ayakta durabilir. İnsanlara karşı daima yumuşak davranmak, hatalarına rastladığında, bu hatalarını son derece yumuşak bir ifadeyle ve onları üzmeyecek bir tarz ve üslûpla söylemek gerekir. İnsanları ikaz ederken de aynı üslûbu uygulamak müslümanın prensibi olmalıdır. İslâm'ın insanların hayatlarında görülen pratik ahlâkı insanın kendisine, hemcinslerine, çevresinde ve Allah'a karşı olan bütün görevlerini içine alır. Bütün bunlara baktığımızda İslâm ahlâkı hürmet, hizmet, merhamet, edep, hayâ, nefse hâkimiyet, tevâzu, adâlet, ve benzeri hususlar üzerinde yükselmiştir.

 

Ayrıca İslâm yalan, küfür, lânet okuma, alay etme, kibirlenme, koğuculuk yapma, gıybet etme, riyâ, cimrilik, kıskançlık, vs. gibi duygu ve davranışların kesinlikle yasaklandığını bildirerek, müslümanın bütün bunlardan da uzak kalması gerektiğini açıklamıştır.
(Ahmed Ağırakça, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 67-69)

 

İslâmî ahlâkın temelinde vahiy vardır. Kur'ân-ı Kerim'deki her emir ve nehiy, bir vazifeyi gündeme getirir. İslâm dinindeki iman ve ibâdet esaslarıyla ahlâkî emirleri, kesin çizgilerle birbirinden ayırmak mümkün değildir. Nitekim Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in nasıl bir ahlâka sahip olduğunu soran Hz. Urve b. Hişam’a, Hz. Âişe (r. anhâ)  vâlidemiz şöyle cevap vermiştir: "Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in ahlâkı Kur'ân idi." (Müslim, Müsâfirîn 139)

 

Ahlâk ile birlikte ele alınması gereken bir kavram da edebdir. Edeb lafzı, edb kelimesinin ismidir. Edb ise, insanları ziyafete dâvet etmek mânâsınadır. Bu itibarla edeb, insanların dâvet olunduğu bütün hayır, fazilet ve mekârim-i ahlâkı (güzel huyları)içine alır. Seyyid Şerif Cürcani: "Edeb ma'ruftan ibarettir. İnsanı her türlü hata ve fenalıktan koruyan bir melekedir" der. Kamus mütercimi Âsım Efendi ise, edeb maddesinde şunları zikreder. Edeb; nezâket, incelik ve usluluktur. İnsanlara karşı sözü ve hareketi ile yumuşak bir muamele ve güzel bir tavır üzere olmaktır. Bütün hatalı davranışlardan kendisiyle korunulan şeyleri bilmektir. Kişinin benliğinde (tabiatında, seciyesinde) yerleşmiş bir meleke olup; ona sahip olanları, kötülenmeyi ve ayıplanmayı gerektirecek şeylerden korur. Âriflerin deyimi ile edeb, Dinin tesbit ve tâyin ettiği ahlâkî sınırları korumak ve saygı gösterilmesi gereken yola girmektir. Bu ise insanın gönlünde yer etmiş olan güzel ahlâktan ibârettir. İnsanı hakka götüren yolların hepsi edebtir. Fıkıh âlimlerine göre edeb; Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in sünnetine dayanan hareketler mânâsına gelir."

 

İnsanın edebten nasibi yoksa, o insan değildir. İnsanla hayvanı birbirinden ayıran en bâriz fark edebdir. Kur'ân-ı Kerim'i iyice tetkik edersen, bütün âyetlerin mânâsının edeb olduğunu görürsün. İnsanların toplum içerisindeki davranışlarını ve birbirleriyle münasebetlerini düzenlemek gâyesiyle konulan hükümleri, tekrar gözden geçirmeliyiz!.. Bu hükümleri kim ve hangi yetkiye dayanarak koymuştur? Eğer tâgûtî güçlerin koyduğu veya çevre kültürünün getirdiği hükümlere göre insanlarla ilişkilerimizi düzenliyorsak, bu düpedüz ahlâksızlık ve edepsizliktir. İslâm dininin tesbit ve tâyin ettiği ahlâkî hükümlere göre ilişkilerimizi sürdürüyorsak, ruhlar âleminde verdiğimiz misak'a sadâkat gösteriyoruz demektir. Gerek nefsimize, gerek ailemize ve gerek içinde yaşadığımız topluma karşı olan vazifelerimizi, İslâm'ın tâyin ettiği ölçülere göre edâ etmek borcundayız. İnsanların hevâ ve heveslerinden kaynaklanan ahlâk anlayışı, başlı-başına bir fâciadır ve sürekli değişir (Yusuf, Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılâb Y., s. 39-42).        

 

İslâm'da ahlâkın mâhiyeti ve niteliği Kur'an-ı Kerim'in hükümlerinde yer aldığına göre, "İslâm ahlâkı" deyimini "Kur'an ahlâkı" şeklînde ifade etmek gerekmektedir. Gerçek­te Hz. Âişe'nin rivâyet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber'in ahlâkının Kur'an ahlâkı" oldu­ğu belirtilmiştir (Müslim, Müsafirîn 139). Bu bakımdan İslâm ahlâkının teorik yönü Kur'an'da (aynı zamanda hadislerde), tam uy­gulanma örneği de Hz. Peygamber'in ahlâkî şahsiyetinde somutlaşmaktadır. Nitekim Pey­gamberimiz: "Ben ancak ahlâkî faziletleri ta­mamlamak için gönderildim" buyurarak İslâm’da ahlâkın önemine işaret etmişlerdir.

 

İslâm'da ahlâk edeb, terbiye ve ahlâkî güzel­likleri kazanıp kötülüklerden kaçınmak, nefsin tezkiyesine (temizlenmesine, ıslahına) ait dav­ranışlardır. Bu, dinin öngördüğü iyi bir kul ol­ma esasını da güçlendirmektedir. Dolayısıyla insan her şeyden önce nefsini terbiye etmeli, ona karşı olan görevlerini yerine getirmelidir. Bu da nefsi koruma ve yüceltmedir, yani insa­nın her türlü maddî ve mânevî kötülüklerden korunması yanında; ikinci olarak, koruduğu bu nefsini geliştirmek, olgunlaştırmak ve yüceltmektir. Bir başka söyleşiyle İslâm'da ahlâkın konusu nefis kabul edilmekte, bu da insa­nın maddî ve mânevî yönünü, yani beden ve ruhunu ilgilendirmektedir. Böylece insanın be­den ve ruh yönünden terbiye edilmesi, ahlâkın öngördüğü bir kişiliği kazanması amaçlan­maktadır. Nitekim ahlâk alanında ortaya ko­nulan eserlere "Kitabü'l-âdab", "Tehzibü'l-ahlâk" veya "Mekârimü'l-ahlâk" isimlerinden bi­rinin konulması gelenek olmuştur.

 

Hadis ve hukuk bilginlerinin yazdıkları ahlâk kitaplarında genel olarak Kur'an ve Sünnet'te belirtilen ahlâkî emirler ve kuralların şerh edilmesi ve açıklanması esastır. Allah'ın yüceliği, ihsan ettiği nimetlerin büyüklüğü kar­şısında hamd edilmesi, Hz. Peygamber'e bağlı­lık yanında insanın bizzat kendisine, nefsine, ailesine, çocuklarına, din kardeşlerine, öteki İnsanlara karşı görevleri belirtilir. Nefsin (maddî ve mânevî yönden) güzelleştirilmesi konusunda mü’min ya da genel olarak insanla­rın yücelmesi, aklî olgunlaşması amaç olarak hedef gösterilmektedir. Ayrıca buna paralel olarak, özellikle ruhun erdemle güzelleştiril­mesi kapsamında; sebat ve metânet, nefsine hâkim olma, şecaat veya cesâret, tevâzu ve va­kar, eşref ve haysiyet (izzet-i nefs) hilm, edeb ve hayâ, doğruluk ve dürüstlük, iffet, sabır, cö­mertlik nitelikleri sayılmıştır. Bu niteliklerin karşıtı olan yalan, hiyânet, karıştırıcılık, boz­gunculuk, utanmazlık, şerefsiz ve haysiyetsiz bir hayat yaşamak, sabırsızlık, cimrilik, kor­kaklık vb. erdemsizliğe götüren nitelikler ola­rak tanımlanır ve açıklanır.

 

Genel olarak ahlâkçılara göre insanın doğuştan gelen temel yetenekleri değiştirilemez, ama kazanılmış huyları değiştirilebilir. Zaten İlâhî kitapların ve insan eğitimcileri olan mürşidlerin güzel ahlâka teşvikleri de insanın değiştirilmesi mümkün olan huylarını hedef alır. İnsan boyunu, rengini, akıl kapasitesini değiştiremez, ama davranışlarını istediği biçimde yönlendirebilir. İnsanın sorumluluğu da seçimi elinde olan davranışlaryla sınırlıdır. Seçimi elinde olmayan işlerden ötürü insan sorumlu değildir. O, Allah'ın küllî irâdesi ve kaderinin belirlediği bir husustur.

 

İslâm ahlâkının asıl kaynağı Kur'ân ve onun ışığında oluşan Sünnettir. Kur'ân-ı Kerîm'de çoğul biçiminde ahlâk geçmemekle birlikte bunun tekili olan huluk ve halk kelimeleri geçer. Halk yaratma, biçim verme demektir ki bu, Allah'ın eylemidir. “Rabbimiz her şeye biçimini veren, her şeyi yaratıp sonra onu yaratıldığı amaca yönlendiren Allah'tır." (20/Tâhâ, 50)

 

Huluk ise davranış biçimi, huy, âdet ve gelenek anlamını verir. Bu kelime ilk defa Kalem Sûresi'nde, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in davranış biçimini övmek üzere kullanılmıştır:   “Muhakkak ki sen, büyük bir huluk (ahlâk) üzerindesin!" (68/Kalem, 4). Daha sonra Şu'arâ Sûresi'nin, "Bu (davranışınız) sadece eskilerin huluku(geleneği)dir." (26/Şu'arâ, 137) âyetinde önceki milletlerin, peygamberleri red geleneği, huluk keli­mesiyle anlatılmıştır.

 

(Kur’ân-ı Kerim’de pek çok âyette yer alan  “amel” teriminin alanı ahlâkî davranışları da içine alacak şekilde geniş tutulmuştur. Bunun yanında birr, takvâ, hidâyet, sırât-ı müstakîm, sıdk, amel-i sâlih, hayır, ma’rûf, ihsân, hasene ve istikamet gibi iyi ahlâklılık; ism, dalâl, fahşâ, münker, bağy, seyyie, hevâ, isrâf, fısk, fücûr, hatîe, zulüm gibi kötü ahlâklılık ile aynı veya yakın anlam ifâde eden birçok terim vardır. Hadislerde ise bu terimler yanında ahlâk ve hulk kelimeleri de kullanılmıştır.)

 

Kalem Sûresi'nin 4. âyeti münasebetiyle İmam Fahreddin Râzî, Hz. Muham­med (s.a.s.)'in ahlâkını şöyle anlatmaktadır: "Huluk ve hulk, ruhsal bir yetenektir ki onunla nitelenen kimse, kolaylıkla güzel işleri yapar. Güzel işleri kolaylıkla yapma durumuna huluk denir. Huluk'un çoğulu ahlâktır. Güzel huluk, cimrilikten, kızmaktan, katılıktan uzaklaşmak, sözü ve işi ile kendini insanlara sevdirmek, başkalarıyla ilişkiyi kesmemek; alışverişte ve diğer işlemlerde hoşgörü sahibi olmakla olur.”

 

Hz. Âişe (r.a.): "Allah'ın Elçisi’nin (s.a.s.) ahlâkı Kur'ân idi" (Müslim, Müsâfirîn 139) demiştir. Yani onun, Kur'ân âdâbıyla edeplendiğini, emirlerini tuttuğunu, yasaklarından kaçtığını kasdetmiştir. Allah'ın Elçisi (s.a.s.), her fazîleti, her üstün meziyeti kendinde toplamıştı. Soyu yüksek, zekâ ve anlayışı üstün idi. Bilgisi, utanması, ibâdeti çoktu. Cömert, yiğit, sabırlı, şükredici, mürüvvet, sevgi ve şefkat sahibi, tutumlu, dünyâya değer vermez, alçak gönüllü, âdil, öfkesini yenen ve affedici idi. Akrabayı ziyaret eder, güzel geçinir, tedbirli, güzel yönetir, güzel konuşur idi. Duyuları güçlü, biçimi güzeldi. Bu ve benzeri bütün güzel huylara, fazîlet ve meziyetlere sahipti. Bundan dolayı kendisi: "Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" (Muvatta', Husnu'l-huluk: 8) demiştir. Kur'ân'ın ve ona aykırı olmayan sağlam Hadîslerin çizdiği genel çerçeve içinde yasakları çiğnemek, İslâm ahlâkına aykırıdır. Buna göre adam öldürmek, zina etmek, yalan söylemek, adâletten ayrılmak, haksız yere başkasının malını yemek, gasbetmek, çalmak, dedikodu yapmak, iftira etmek, bilmediği şeylerin ardına düşmek, insanların ayıp ve kusurunu araştırmak, insanları halka rezil etmeğe çalışmak, hased etmek, çekememezlik ve benzeri şeyleri yapmak İslâm ahlâkına aykırıdır, başka deyişle ahlâksızlıktır. Bunları yapmamak, tersine başkalarına iyilik etmek, doğru olmak, doğru söylemek, âdil davranmak, adam kayırmamak, rüşvetten, iltimastan kaçınmak, kendisini düşündüğü kadar başkalarını da düşünmek, hâsılı Kur'ân ve Hadîsin övüp teşvik ettiği huyları ve davranışları yapmak, iyi ahlâktır.

 

Kur'ân-ı Kerîm, güzel ahlâk davranışlarına a'mâl-i sâliha (yararlı işler) demektedir. Kur'ân'da iman, hep sâlih amel ile birlikte anılmıştır. Salih amel (güzel ahlâk) ile birlikte bulunmayan imanın bir değeri yoktur. Çünkü din ve iman kafada kalan soyut-pasif bir düşünceden ibaret değil, sâlih amel biçiminde görünen eylemli inançtır.

 

Kur’an’ın gösterdiği güzel ahlâka (sâlih amellere) uyan toplumlar, egemen yaşadıkları gibi (21/Enbiyâ, 105; 24/Nûr, 55), âhirette cennetle ödüllendirilirler (2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69; 4/Nisâ, 123-124).

 

Güzel ahlâk kurallarını çiğnemeye fisk (yoldan çıkma, güzel ahlâktan ayrılma) denilir. Ahlâksızlık, toplumları yok eder: “Biz bir kenti helâk etmek istediğimiz zaman onun varlıklılarına emrederiz, orada kötü işler yaparlar, böylece o ülkeye (azâb) karar(ı) gerekli olur, Biz de orayı darmadağın ederiz. Nitekim Nuh'tan sonra nice kuşakları helâk ettik. Kullarının günahlarını haber alıcı, görücü olarak Rabbin yeter. Kim bu aceleciyi (dünyâyı) isterse, orada ona, (evet) istediğimiz kimseye hemen çabucak dilediğimiz kadar veririz; ama sonra yerini cehennem yaparız! Kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer. Kim de âhireti ister ve inanarak ona yaraşır biçimde çalışırsa, öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir.” (17/İsrâ, 16-19)

 

“Bir  millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez. Allah da bir kavme kötülük istedimi artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten onların, O'ndan başka koruyucuları da yoktur.” (13/Ra'd, 11). Bir millet, kendilerinde bulunan iyi ahlâk ve meziyetleri değiştirip isyana dalmadıkça Allah onların elindeki ni'metleri değiştirmez. Bir ulus ahlâkını bozar, şerlere, kötülüklere, fesatlara dalar, isyan ederse Allah da lütfettiği nimet ve imkânları alıp onları perişan eder. Böylece güçlerini kaybeder, küçülürler. Bu durum, Allah'ın sosyal yasalarındandır. Sağlam ahlâk ve karakter sahibi uluslar güçlü, müreffeh olmuşlar; karakterleri bozu­lunca zayıflamış, perişan duruma düşmüşler, başka ulusların egemenliği altına girmişlerdir. Böyle kimseler, Allah'ın cezasını hak ederler. Bu, onların mah­volması, egemenliklerini kaybetmeleri demektir. Allah bir ulusu ceza­landırmak dileyince O'nun cezasına kimse engel olamaz.

 

Güzel ahlâkını bozan ulusların mahvedileceğini vurgulayan bu âyet, daha sonra inmiş olan Enfâl Sûresi'nde de yinelenmiştir: “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunan(güzel meziyet)i değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir. (Evet) Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin gidişi gibi: Rablerinin âyetlerini yalanlamışlardı; biz de onları günahlarıyla mahvetmiştik ve Firavun ailesini boğmuştuk. Hepsi de zulmedicilerdi.” (8/Enfâl, 53-54)

 

Bu âyetlerde de bir önceki âyetin bildirdiği "Bir millet kendi ahlâk ve meziyetini değiştirmedikçe Allah'ın, onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceği" gerçeği vurgulandıktan sonra; tarihte ahlâkını bozan, güzel huylarını kötüleriyle değiştirip zulüm ve fıska saptıkları için Allah'ın hışmına uğrayarak helâk edilen uluslardan birer örnek verilmektedir: Firavun ve kavmi, hakkı yalanlayıp haksızlık yapan, insanları köleleştirip ezen o zorbaları yüce Allah, suda boğmak suretiyle cezalandırmış, yerlerini, yurtlarını ellerinden alıp başka bir ulusun egemenliğine vermiştir.

 

İşte ahlâkını, güzel karakterlerini bozup haksızlığa sapan her milletin sonu böyle hüsrandır. Nitekim günümüzde de bu İlâhî yasa tecellî etmiştir: Halkı ezen diktatörler, Çavuşeskular, Jiwkoflar, Brejnewler, Honeckerler dev­rilmiş, halka zorla uyguladıkları komünist rejimler yıkılmış; baskı ile kendilerine bağladıkları, ezdikleri uluslar bağımsızlıklarına kavuşmuştur. Mülkün temeli ahlâk ve adâlettir! (S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları, 23/434-439)

 

Görünür âlemin yegâne mükellef ve sorumlu varlığı olarak insanı tanıyan Kur’ân-ı Kerim, bu sebeple onun ahlâkî mâhiyeti konusuna özel bir önem vermiştir. Buna göre Allah insanı en güzel bir tabiatta yaratmış (95/Tîn, 4), ona Kendi rûhundan üflemiştir  (15/Hıcr, 29). Bu sebeple insanlığın atası olan ve bütün insanlığı temsil eden Hz. Âdem karşısında Allah’ın emri gereğince melekler secdeye kapanmıştır. Ancak insanın bu üstün rûhî cephesi yanında bir de topraktan yaratılan beşerî cephesi vardır. İşte insandaki bu ikilik onun ahlâkî bakımdan çift kutuplu bir varlık olması sonucunu doğurmuştur. “Allah insan nefsine fücûrunu da takvâsını da ilham etmiş” (91/Şems, 8), yani ona iyilik ve kötülüğün kaynakları olan kabiliyetleri birlikte vermiştir. Dolayısıyla “nefsini temiz tutan kurtuluşa ermiş, onu kirletense hüsrâna uğramıştır.” (91/Şems, 9-10)

 

Kur’ân-ı Kerim’in insanın ahlâkî mâhiyeti hakkındaki bu dengeli yaklaşımı, onun ahlâkî hüküm ve tercihlerini de aynı şekilde değerlendirmesine yol açmıştır. İşte Kur’an’ın insan hakkındaki bu ihtiyatlı iyimserliği İslâm ahlâkının temelde dinî kaynaklı olması sonucunu doğurmuştur. Kur’an ve Sünnet’e göre hakkında nass bulunan konularda yükümlülüğün kaynağı dindir. “Allah ve Rasûlü bir şeye hükmedince, artık mü’min erkek ve kadınlara işlerinde bir seçme hakkı kalmaz. Her kim Allah ve Rasûlüne isyan ederse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (33/Ahzâb, 36). Hz. Peygamber, ahlâkî hükümlerin de dâhil olduğu helâlleri haram, haramları helâl saymaya yönelik bir anlaşmanın geçersiz olduğunu açıklamıştır (Ebû Dâvud, Akdıye 12). Bununla birlikte, Allah’ın hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ana, baba, İslâmî devlet gibi başka otoriteler de vazife koyabilirler ve bunlara itaat gerekir (Buhârî, Ahkâm 4, 43; Müslim, İmâre 34, 38). Kur’an ve Sünnet’te ahlâk ile ilgili genel hükümler yanında, birçok ahlâkî davranışlar için özel hükümler de yer almış olmakla birlikte, her şeye rağmen, hakkında hüküm bulunmayan girift meselelerle karşılaşılabileceği de hesaba katılmıştır. Hz. Peygamber, “Helâl da haram da bellidir; bu ikisi arasında ise şüpheli durumlar vardır. Şüpheli şeylerden sakınan kişi dininin şerefini korumuş olur.” (Buhârî, İman 39; Büyû’ 2; Müslim, Müsâkat 107, 108) buyurmuş ve böyle durumlarda kalp ve vicdanın verdiği hükme uymayı öğütlemiştir. Ne var ki Kur’an ve hadislerde vicdanın hükümleri ihtiyatla karşılanmıştır. Çünkü insan nefsi, kendisine kötülük ve edepsizlikler telkin eden şeytanın baskısı altındadır (2/Bakara, 169). Ayrıca İslâmî terminolojide “hev┠adı verilen kötü arzu ve eğilimler ile şuursuz taklit de ahlâk ve fazilet yolunun engelleri olarak gösterilmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim kötü arzuların esiri olan insanı “hevâsını ilâh/tanrı edinen” (25/Furkan, 43; 45/Câsiye, 23) şeklinde tanıtmış, öte yandan yanlış yolda olan atalarını taklitte direnenleri, “Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; akıllarını kullanmazlar” (2/Bakara, 171) ifâdesiyle eleştirirken bu arada dinî hükümlerle selim aklın hükümlerinin birbirini desteklediğine işaret etmiştir.

 

Kur’an ve Sünnet’te faziletlerin fert ve toplum hayatına maddî ve mânevî faydaları, rezîletlerin zararları üzerinde durulmuştur. Diğer yandan, kişinin rûhî benliğinde iyiliğin meydana getirdiği sevincin, kötülüğün meydana getirdiği pişmanlık ve elemin Kur’an ve Sünnet’te büyük bir değer taşıdığı görülür. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.s.), “Bir insan iyilik yaptığında sevinç, kötülük yaptığında üzüntü duyabiliyorsa artık o gerçekten mü’mindir” (Ahmed bin Hanbel, Müsned I/398) buyurmuş, hatta iyilik (birr) ve kötülüğü (ism), kişinin vicdanında (nefs) meydana getirdiği etkilenmenin mâhiyetine göre tarif etmiştir (Müslim, Birr 14, 15; Tirmizî, Zühd 52; Müsned, IV/227). Ancak vidan duygusu, insanı kötülük yapması halinde kınayan bir güç (en-nefsü’l-levvâme) olabileceği gibi (75/Kıyâme, 2), kaskatı kesilmiş kalp (5/Mâide, 13); 39/Zümer, 22) haline dönüşerek kötülük karşısında duyarlılığını kaybetmiş bir duruma da gelebilir. Bu yüzdendir ki İslâm’da bütün ahlâkî vazifeler uhrevî müeyyideye/yaptırıma bağlanmış (28/Kasas, 83-84; 20/Tâhâ, 15; 40/Mü’min, 17; 45/Câsiye, 27), iyiler için cennet vaad edilmiş, kötüler cehennemle tehdit edilmiştir. Ancak ahlâk kurallarının uygulanmasında, özellikle sosyal düzenin sağlıklı işletilmesinde genellikle sadece bu motiflere dayanan bir ahlâk tam olarak saygıya değer sayılamayacağından, Kur’an ve Sünnet’te Allah’ın en yüksek derecede sevmek (2/Bakara, 165), O’nun rızâsına lâyık olmak ve O’ndan hoşnut olmak (5/Mâide, 119) temel ahlâkî motif olarak gösterilmiş, doğru inanç ve temiz yaşayışın en yüksek gâyesinin Allah rızâsı olduğu vurgulanmıştır (9/Tevbe, 72; 57/Hadîd, 27).

 

İslâm ahlâkının bu dinamik yapısı, onun sadece bir kitle ahlâkı veya sadece bir seçkinler ahlâkı olmadığı, aksine maddî, zihnî ve psikolojik bakımlardan her seviyedeki insanın kaygılarını ve özlemlerini dikkate alan, bununla birlikte ona, içinde bulunduğu durumdan daha ideal olana doğru yükselme imkânı sağlayan kapsamlı ve uyumlu bir ahlâk olduğunu gösterir. Buna göre hayır statik olmadığı gibi, gâye de statik değildir. Bütün insanların yapabilecekleri, dolayısıyla yapmak zorunda oldukları iyilikler (farzlar) yanında, yapılması kişinin fazilet ve kemal derecesine bağlı hayırlar da vardır. Ahlâk, bilgi ve fazilet bakımından sürekli bir yenilenmedir. Bunun için insan, Kur’ân-ı Kerim’e göre, öncelikle iman sevgisi kazanmalı, fenâlıklardan ve isyankârlıktan nefret etmeli (48/Hucurât, 7, 14), kalbini yani iç dünyasını Allah şuuru (zikrullah) ile huzura kavuşturmalıdır (13/Ra’d, 28). Bu sûretle Allah şuuru insana ahlâkî ve mânevî hayattan zevk alma, hatalarının farkına varma, onlardan vazgeçme ve tevbe edip Allah’tan af dileme fırsatı sağlayacaktır (3/Âl-i İmrân, 135). İslâm’ın öngördüğü bu ahlâkî terakkînin ulaşacağı son nokta, insanın gâye bakımından çıkar kaygılarını aşması, hatta cennet ümidi ve cehennem korkusunun da ötesinde, bütün düşünce ve davranışlarını Allah’ın emrine ve rızâsına uygun düşüp düşmeyeceği açısından değerlendirmesidir (11/Hûd, 112; 42/Şûrâ, 15; 76/İnsân, 8-9). Bu son noktada İslâm ahlâkı pragmatik eğilimleri ortadan kaldırmakta ve kategorik bir ahlâk hüviyeti kazanmaktadır (Mustafa Çağrıcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 2-3).      

 

 

 

“İslâm Ahlâkı” Kavramının Kapsadığı Konular

 

1) Nazarî Ahlâk: Ahlâk ve Mâhiyeti, Ahlâk İlmi, Edeb, Âdâb, Âdâb-ı Muâşeret, Yükümlülük ve Sorumluluk, Yaptırım, Niyet, Gayret.

 

Ahlâk İlmi, Ahlâk Felsefesi, İslâm Ahlâkı, Eski ve Modern Câhileyenin Ahlâk Anlayışı, Kur’an ve Sünnette Ahlâk, Bir Bilim Dalı Olarak İslâm Ahlâkı, Ahlâkî Özgürlük, Ahlâkın Kaynağı, Ahlâkın Gâyesi. 

 

2) Amelî Ahlâk (Pratik Ahlâk): İnsanın Kendine Karşı Görevleri (Bedenine, Ruhuna/Mânevî Varlığına, Aklına Karşı), Ailesine Karşı Görevleri, Toplumsal Görev ve Sorumlulukları, Rabbine Karşı Görevleri.

 

3) Güzel Ahlâk (Övülen Davranışlar): Sâlih amel ve ihsân bilinci; Sabır, kanaat/doyumluluk, iffet-hayâ, cömertlik ve infak bilinci, yumuşaklık ve yumuşak huyluluk, merhamet ve şefkatli olma, af/bağışlama, takvâ, hikmet, doğruluk ve dürüstlük, güvenilir ve emîn olmak, tevâzu, iki kişinin arasını düzeltmek, adâlet, tevekkül, istişâre/danışma, samimiyet/ihlâs, (hevâ ve heveslere, irâdeye hâkim olma; bakışları haramdan sakındırma, sözde durma, öğrenme sevgisi, ilmi ve ma’rûfu yayma, hakkı savunma, haksızlığa karşı direnme, sevgi, saygı, kibarlık, sevecenlik ve misâfirperverlik, yardımseverlik, zühd (âhireti dünyaya tercih), doğallık, içtenlik, temizlik, titizlik, hoşgörü, çalışkanlık, dayanışma, eşitlik ve paylaşım bilinci, önyargısızlık, cesaret, İslâmî ve insanî kurallara uyma duyarlılığı, özveri/fedâkârlık, özgüven, kötülüğe karşı bile iyilik, kendinden esirgeyene bile verme, kendinden kaçana bile kucak açma, evlenmek, evlendirmek, mâlâyâniyi terk (faydalı şeylerle meşguliyet), itidalli/dengeli olup her türlü aşırılıktan kaçınmak, özeleştiri yapabilmek, eleştiriye açık olmak, nasihati sevmek.   

 

4) Âdâb-ı Muâşeret (Görgü ve Nezâket Kuralları): Selâm verme, tokalaşma, oturup kalkma ve meclis âdâbı, konuşma âdâbı, dâvet ve tebliğ, aksırma ve esnemeyle ilgili âdâb, hediye, şaka yapma, giyim, yemek âdâbı, dâvete icâbet, hasta ziyareti, ölüye karşı görevler.

 

5) Kötü Ahlâk

a-     Sözle ilgili kötü davranışlar: Yalan, hakaret ve sövme, lüzumsuz ve boş konuşma, kovuculuk, gıybet, yanlış övgü, yemin, öfke, kötü zan, tecessüs/gizli kusurları araştırma

 

b-    Bireysel davranışlarla ilgili kötü davranışlar: Gurur-kibir, övünme ve tafra, riya/gösteriş, cimrilik, israf, dünyaya aşırı bağlılık (dünyevîleşme), hırs, haset, iki yüzlülük/nifak, davranışları sözlerine uymamak, aşırı sevinç veya şikâyetçilik, haram yeme, kötü alışkanlıklar edinmemek ve varsa terk etmek (içki, kumar, sigara vb.), rüşvet alıp vermek, imansızlık, şirk, laikçilik, haksız tekfircilik, hurâfecilik, ırkçılık, kabilecilik, teslimiyetçilik, taklitçilik, iffetsizlik, hayâsızlık, doyumsuzluk, yapaylık, samimiyetsizlik, hoşgörüsüzlük, bencillik, küstahlık, tembellik, sabırsızlık, adâletsizlik, acımasızlık, ruhsuzluk, şahsiyetsizlik, kimliksizlik veya çok kimliklilik, zevksizlik, önyargılılık, gösterişçilik, saygısızlık, kabalık, çıkarcılık, kurnazlık, mal ve makam sevgisinde aşırılık

 

c-    Sosyal ahlâkla ilgili kötü davranışlar: Öldürme, kan dâvâsı, intihar; İffet ve namusa saldırı; Kişilik haklarına saldırı; Sarhoşluk; Hırsızlık, gasp ve yağma; Haksız ve haram kazanç; Aldatma; Fâiz; İhânet; Eziyet ve zulüm ve kötülüklere, zulme karşı tavırsızlık; Suç ortaklığı; Söz ve taahhütlerine sadâkatsizlik; Gerçeği gizlemek ve yalan şâhitlik; Düşmanlıkta ve kötülükte yardımlaşmak; Tartışmayı sevmek, özellikle dinde tartışmak; Ana babaya ve saygı duyulması gerekenlere saygısızlık

 

6) Siyasal Hayatla İlgili Ahlâkî Hususlar: Yöneticilerin nitelikleri ve görevleri, İslâmî Yönetimin Temel İlkeleri (Bey’at, Şûrâ, Adâlet –Allah’ın indirdiğiyle hüküm-), Yönetilenlerin Görev ve Sorumlulukları, Zâlim ve haksız yönetime karşı tavır, Hilâfet, Şeriat,  İdeolojiler: Materyalizm, Kapitalizm, Sosyalizm, Demokrasi, Laiklik vb.

 

7) İnsan Hakları ve Ahlâk: Din ve vicdan hürriyeti, İbâdet ve tesettür hürriyeti, dâvet ve tebliğ hürriyeti, Kadın hakları, Diğer insanî haklar, Özgürlük

 

8) Çalışma Hayatıyla İlgili Ahlâkî Yükümlülükler: Çalışma, üretim ve kazanma,  Harcama ve Tüketimle İlgili Görevler, İşçi-İşveren İlişkileri, İş Ahlâkı; Hak ve Sorumluluklar

 

9) Ticarî Hayatla İlgili Ahlâkî Problemler: Alış-veriş, Akit, Şirket, Ölçü-Tartı, Ticarette Yalan, Yemin ve Malın Kusurunu Söyleme, Fâhiş Fiyat, Kandırma, Faiz, Îne Satışı, Hava Parası, Borsa, Sigorta, Çek, Kredi ve Kredi Kartı vb.

 

10) Sosyal Hayatla İlgili Ahlâkî İlişkiler: Sevgi, kardeşlik ve dostluk, Toplumsal barış ve uzlaşma, İnsan haklarına saygı, insanlar arası ilişkiler, Komşuluk ilişkileri, Töre ve törenler

 

11) Aile Hayatıyla İlgili Ahlâkî Kurallar: Evlenme, Boşanma, Çocuk, Nafaka, Çocuk terbiyesi, miras, Karı-koca ve çocukların hak ve görevleri, Kardeşler ve Akrabalar

 

12) Eğitim ve Öğretim Hayatında Ahlâkî İlkeler: İlim Anlayışı, Öğrenme ve öğretme, Fıtrat, Öğrenci-Öğretmen İlişkileri ve Haklar-Sorumluluklar, Farz ve haram ilimler, Faydasız bilgi, Eğitim ilkeleri, Câhilî eğitim-Rabbânî eğitim, Emanet Bilinci, Eğitim kurumları

 

13) Hukukî Hayatla İlgili Ahlâkî Esaslar: Muâmelât, Akidler, Rızâ, Borç, Emânet Mal, Buluntu, Yargılama Hukuku, Suçlar-Cezâlar 

 

14) Peygamberimiz’in Örnek Ahlâkı

 

15) Allah’a Karşı Ödevler

a- Genel Olarak: Küfür ve şirkten tümüyle kaçınıp tevhidî bilinçle iman etmek, Allah’a itaat, Günlük ibâdetlere özen göstermek, Kur’an’ı (anlayarak, düşünerek, uygulama, tebliğ ve topluma hâkim kılma gayretleriyle) okumak, Şükretmek, İmtihan ve musîbetlere tahammül, O’na güvenmek, Rahmetinden ümit kesmemek ve azâbından emin olmamak, Takvâ, ihlâs ve ihsân bilincine sahip olmak, Allah için ilimle meşgul olup ilmi yaymak, Allah’a yapılan adak ve vaadleri yerine getirmek, Çok yemin etmekten sakınmak ve yapılan yemine saygı göstermek, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapıp hakkı ve sabrı tavsiye etmek, devamlı Allah’ı hatırlamak, O’nu tesbih ve tekbîr etmek, Sık sık duâ etmek, Tevbe etmek, O’nu her şeyden çok sevmek.   

 

b- İbâdetlerle ilgili görevler: Namaz, Oruç, Hac, Zekât, Diğer İbâdetler (Zikir, Şükür, Tefekkür, Cihad vb.)

 

c- Haramlarla ilgili görevler: Yeme-içme, giyinme ve süslenme, sanat, spor ve eğlence, cinsî hayat; Günah, Haram, Mekruh 

 

d- Bid’at ve hurâfeler: Gayb bilgisi (falcılık, burç falı, kehânet, cincilik, büyücülük, muska, nazar boncuğu), Hurâfeler, Mezar ziyaretlerinde hurâfeler, Bid’at (Mevlit, kandiller, mistik âyinler, Sünnette olmayan zikir ve nâfileler…

 

16) Kur’an’ın Çok Önem Verdiği Ahlâkî Davranışlar: Sâlih amel, infak, ıslah, ahde vefâ/sözde durmak, tevbe, hakka bâtılı karıştırmamak ve hakkı gizlememek, sabır, adâlet, af, şükür, ihsân (güzellik sergilemek, yardım etmek ve Allah’ı görür gibi ibâdet etmek), Allah’a itaat etmek, ana babaya ihsan/iyilik ve güzel davranmak, insanalar güzel söz söylemek, haksız yere kan dökmemek, Allah’a ve O’nun sevdiklerine dostluk, O’nun sevmediklerine düşmanlık, tefrikadan kaçınmak ve dinde ihtilaf etmemek, ihlâs, Allah’ı sevmek ve Allah için sevmek, haram ve günahlardan sakınmak, doğru olmak, içki ve kumardan sakınmak, maddî ve mânevî temizliğe riâyet etmek, Allah için güzel borç vermek ve hayırda yardımlaşmak, fâizden ve haram kazançdan sakınmak, yalan ve iftirâdan uzak durmak, Müslümanlarla vahdet içinde kardeşlik bilinciyle yaşamak, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker yapmak, insanlara karşı yumuşak olmak ve kaba katı yüreklilikten kaçınmak, istişâreye önem vermek, azim ve tevekkül içinde olmak, cömert olup cimrilikten sakınmak, isrâf etmemek, fuhuş, zinâ ve onlara yaklaşma gibi kötü davranışlardan kaçınmak, aile bireyleriyle güzel geçinmek, emânetlere riâyet edip ihânetten kaçınmak, her çeşit hırsızlıktan kaçınmak, tesettüre riâyet etmek, gözleri haramdan korumak, Allah'ın rahmetinden ümit kesmemek ve azâbından emin olmamak, gıybet, alay, lakap takma ve sûi zan gibi çirkin davranışlardan kaçınmak, ölçü ve tartıyı adâletli yapmak, hasedden/kıskançlıktan sakınmak.

 

 

Güzel Huylar ve Çirkin Huylar (Faziletler ve Reziletler Listesi)

 

1-     Fazilet (erdem) – Rezilet (çirkinlik, alçaklık)

2-     Hikmet – İlimsizlik ve amelsizlik

3-     Adâlet – Zulüm ve Gadr/İnsafsızlık

4-     Şecaat (yiğitlik, cesurluk) – Cebânet (korkaklık)

5-     İffet – Fuhuş

6-     Emniyet (emin olmak) – Hiyânet

7-     Edeb – İsâet (kötülük ve terbiyesizlik)

8-     İttika – Fısk, Fücur

9-     İhsan – Bağışlamama, İyilik Etmeme

10-İhlâs - Riyâ

11-İstikamet – Hıyânet, Sözden Caymak, Sapıklık

12-İtaat – İsyan

13-İtimad – Hiyânet, İşi Kötüye Kullanmak

14-İktisad – İsraf

15-Ülfet – Uzlet

16-İnsaf – Zulüm, Haksızlık, Hakkı İnkâr

17-Beşâşet (güler yüzlülük) – Ubûset (yüz ekşiliği, çatıkkaşlılık)

18-Teennî – İsti’câl (acelecilik)

19-Ta’zîm (hürmet) – Tahkîr (küçümseme, hakir görme)

20-Tefe’ül (hayra yorma, güzel zan) – Teşe’üm, Tetayyur, Uğursuz Görme

21-Tefekkür – Gaflet

22-Tevâzu – Tekebbür

23-Tevekkül – Allah’a Güvenmemek, Sebeplere Sarılmamak

24-Sebat (kararlılık, sözde durmak) – Kararsızlık

25-Cûd (cömertlik) – Cimrilik (hasislik ve tama’)

26-Hazm (anlayışlı, tedbirli davranmak) – Tedbirsizlik, Aşırı İhtiyat

27-Hüsn-i Zan –Sûi zan (kötü sanma), Tecessüse Sebebiyet

28-Hıfz-ı Lisan – Mâlâyâni

29-Hak – Bâtıl

30-Hılm – Hiddet, Tehevvür, Gazab, Öfke

31-Hamiyet (nâmus ve şeref yolunda çaba) – Câhiyye hamiyeti (bâtılı koruma yolunda çaba)

32-Hay⠖ Vekahat (utanmazlık, hayâsızlık)

33-Huşû (haşyet, Allah korkusu) – Gaflet İçinde Kendini Büyük Görmek

34-Hayır – Şer

35-Dostluk (velâyet) – Adâvet (düşmanlık, kindarlık)

36-Diyânet (dindarlık) – Dinsizlik, Din Hükümlerine Aykırı Davranmak

37-Zikir – Nisyân (unutmak), Gaflet

38-Rızâ (hoşnut olmak) – Reddetmek, İtiraz Etmek

39-Rıfk (yumuşaklık, yavaşlılık, nezâket) – Unf (şiddet, sertlik, kabalık)

40-Sa’y (çalışmak, güç harcamak) – Atâlet, Belâet, Meskenet (tembellik, gevşeklik, miskinlik, umursamazlık)

41-Ayıpları Örtmek – Kusurları Yaymak, Gıybet ve İftira, Bühtan

42-Şefkat – Merhametsizlik

43-Şükür – Küfrân-ı Nimet, Nankörlük

44-Sabır – Ceze’ (sabırsızlık)

45-Sadâkat – Yalan, Hıyânet

46-Salâh (iyi hal, sâlih amel) – Fesât, Fücur

47-Sıla-i Rahim – Kat-ı Rahim

48-Salâbet (metîn olmak, kalp kuvveti) – Gevşeklik ve İnanç Bozukluğu, Taassup

49-Zarâfet (incelik, kibarlık) – Kabalık

50-Azim (karalılık, niyet, yönelme) – Tereddüt ve Terâhî (geciktirme)

51-Muhabbet (sevgi) – Nefret, Buğz, Makt (kin)

52-İsmet (günahlardan korunma gayreti ve huyu) – Suçluluk, Günahkârlık

53-Af (bağışlama), Safh (göz yumma) – İntikam, Muâhaze (azarlama)

54-Ahd (söz verme ve sözde durma) – Ahde Vefâsızlık, Döneklik

55-Fütüvvet (yiğitlik, nefis şerefi, cömertlik, af) – Cebânet (korkaklık), Zillet, Cimrilik, Ürkeklik

56-Ferâset (zihin uyanıklığı, çabuk anlayış yeteneği, insan sarraflığı) – Belâhet (anlayışsızlık)

57-Kadirşinaslı (değer bilme) – Kadirnâşinaslık (değer bilmemezlik)

58-Kanaat – İsraf (savurganlık), Hırs

59-Kerem (cömertlik) – Cimrilik

60-Lutf (iyilik ve güzellik), Yumuşaklık – Cevr (eziyet)

61-Latîfe, Mizah (şaka ve hoş duygulu söz ve davranış) – Aşırı Şaka, Eşek Şakası, Aşırı Ciddiyet, Asık Suratlılık

62-Muhâbât (heybetlilik, faziletlerle iftihar etme) – Ucub, Gurur, Câhilce Övünme

63-Metânet (sağlamlık, dayanıklılık, fikrinde sâbitlik) – Gevşeklik, Kuvvetsizlik, Zaaf

64-Medh (övgü) – Zem (yergi, birinin kötü hallerini ortaya sermek), Meddahlık

65-Müdârâ, Mümâşât (yüze gülmek, güzel davranışlarda bulunmak, hoşgörü ve sükûn – Müdâhane (yağcılık, yaltaklanma, dalkavukluk), Geçimsizlik

66-Muhabbet (sevgi, dostluk) – Buğz, Nefret, Düşmanlık

67-Merhamet – Gadr (gaddarlık, acımasız, katı kalpli, duyarsız ve duygusuzluk)

68-Mürüvvet (erkeklik, insanlığa uygun şeyleri yapmak, olgunluk – Nâmerdlik

69-Müşâvere – Dediğim Dediklik, Kendini Beğenmişlik

70-Muâvenet, Teâvün (yardımlaşmak) – Yardımı ve Hizmeti Esirgemek, Bencillik

71-Minnet (iyilik etmek) – Minnet (ikinci mânâsı; yapılan iyilikleri birer birer sayarak başa kakmak)

72-Nâmus (şeref, iffet, edeb, hayâ, istikamet gibi faziletlerin tümü) – İffet ve İstikametten Mahrûmiyet

73-Samimiyet – Nifak

74-Lafını Bilmek – Nemîme (koğuculuk, laf getirip götürme)

75-Vaad (söz vermek ve sözünde durmak) – Söz Vermemek ve Caymak

76-Vefâ (verilen sözü yerine getirme, borcu ödeme, gereken şeyi yerine getirip altta kalmama – Hulf, Cayma, Vefâsızlık

77-Vakar (ağırbaşlılık) – Hafiflik

78-Himmet (yüksek bir irâde, kalbin Allah’a yönelmesi), Dâvâ Adamlığı – Huyun Aşağılığı ve Küçük, Basit Şeylerin Adamı Olmak

79-Yüsr (kolaylık) – Usr (güçlük, çetinlik, uzlaşmaz tip)

80-Helâl İstek ve Şehvet – Haram ve Aşırı İstek ve Şehvet, Hevâ

 

 

 

İslâm Ahlâkı

İnsanın yaratılış gayesini bildirerek iki cihan mutluluğuna erişmenin şartlarını geçekleştirme, ahlâkın başta gelen gayesidir. Müslüman’ın temel görevi Allah’a kulluktur. Hiçbir ortak koşmadan yüce Allah’a kulluk yapmak. Bu kulluğun esaslarını Kur’an’ı Kerim’den; ibâdetlerimizi tam anlamıyla yerine getirmeyi de Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in uygulamalarından öğrenmekteyiz .

 

Bu kulluk esasları içerisinde ahlâkın büyük bir yeri vardır. İnsan ahlâk sayesinde iyiye ve doğruya yönelir. İnsanın maddî ve mânevî yapısı bir âhenk içinde terbiye edilmiş olur. Kişi kendisini geliştirmiş ve korumuş olmaz; aynı zamanda toplumun korunmasında ve gelişmesinde de çok önemli katkılar sağlamış olur. Fertleri ve toplumları sağlam ve dürüst hale getirmek, ahlâkın gayeleri arasındadır (Vedat Aydın, Ahlâk Dersleri, s. 17). 

                    

 

Ahlâkın önemi

İslâm dini ahlâka büyük bir önem vermiştir. Ahlâk iyi huyları benimsemek, kötü huylardan arınmaktır. Huylar iyi de olur, kötü de olur…

Dolayısıyla Ahlâk, güzel ve çirkin veya iyi ve kötü diye ikiye ayrılır. İslâm dini mü’minlere iyi huylara sahip olmalarını ve Kötü huylarından kaçınmalarını emretmektedir Zaten İslâm dininin ihtiva ettiği hükümler dört kısma ayrılmaktadır:

1- İtikada ait hükümler,

2- Helâl, haram, mubah ile mekruha ait hükümler,

3- İbâdetlere, muâmelâta ait hükümler,

4- Ahlâka ait hükümler.

Ahlâkın önemini âyet ve hadisler ortaya koymaktadır.

 

 

Ahlâkî Vazifeler

 

1- Kişinin Kendine Karşı Vazifeleri

a- Bedenî Vazifeler

1. Temiz Olmak: Öncelikle, mü’min kişinin temiz olması gerekir. Çünkü Rabbimiz Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah temiz olanları sever.” (9/Tevbe, 108)

 

Rasûlullah (s.a.s.): “Temizlik imanın yarısıdır” (Müslim, Tahâret 1, Hds no: 223) “Allah temizliği sever.” (Tirmizî, Edeb 41) buyurmuştur. Dolayısıyla mü’min her türlü temizliğine dikkat etmelidir.

 

2. Sağlığı Korumak: Peygamberimiz (s.a.s.) sağlığın korunması için bizleri uyarmaktadır. “İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunların kıymetini bilmiyorlar ve aldanıyorlar. Bunlar sağlık ve boş zamandır.” (Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. c. 12, s. 177, Hds no: 2019; Abdullah İbnü-l Mubarek, Kitabüz-Zühd ve’r-Rekaik, Terc. M. Adil Teymur, Seha Yay. s. 17)

 

Sağlığın korunması için, dengeli beslenmeli ve temiz ortamlarda bulunmalı, ayrıca sağlığımıza zarar veren alkollü içkiler, uyuşturucular ve sigara gibi sağlığımıza zarar veren her türlü şeyden sakınmalıyız. Hastalandığımızda da tedavi olmamız dinimizin emridir (Bkz. Ebû Dâvud, Tıb 1, Hds. No: 3855).

 

b- Rûhî Vazifeler:

1. Doğru ve sağlam bir inanca sahip olmak,

2. Ruhu ibâdetler ile beslemek,

3. Güzel ahlâk sahibi olmak,

4. Kötü huylardan arınmak,

5. Doğru ve sağlam bilgiler edinmek,

6. Bâtıl inançlardan uzak durmak,

7. İrâdeyi güçlendirmek.

 

2- Ana Babaya Karşı Vazifeler

Anne ve babanın çocuk üzerinde hakları vardır. Çünkü onun dünyaya gelmesine vesile olmaları ve büyümesi için zorluklara katlanmaları, kendilerine saygıyı gerekli kılar. Allah (c.c.) anne babaya karşılı saygılı olunmasını, onlara of dahi denilmemesi gerektiğini emretmektedir (Bkz. 17/İsrâ, 23).

 

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) der ki; Rasûlullah (s.a.s.)’e; “Hangi iş, davranış Allah’a daha sevimlidir?” diye sordum. O da: “Vaktinde kılınan namazdır” dedi. ‘Sonra hangisi?’ “Anaya babaya iyilik etmek” ‘Sonra hangisi?’ “Allah yolunda cihad etmektir” buyurdu (Buhârî, Edeb 1; Müslim, İman 36, Hds no: 137; Tirmizî, Birr ve’s-Sıla 2, Hds no: 1960).

 

Caime oğlu Muâviye anlattı: Babam Rasûlullah (s.a.s.)’e gelerek: “Ya Rasûlullah savaşa gitmek istiyorum, size danışmaya geldim”dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) de: “Anan hayatta mı?” diye sordu. Cesime: “Evet” dedi. “Ondan ayrılma, çünkü cennet annelerin ayağının altındadır. (Ona hizmet edip onun gönlünü almak seni cennete götürür)” buyurdu (Nesâî, Cihad 6; İmam Hafız el-Munziri, Terğib ve Terhib Terc. c. 5,  s. 114,  Hds no: 11).

 

3- Evlâdın anne ve babasına karşı yapması gereken görevler şunlardır:

1. Muhtaç oldukları vakit onlara bakmak, her ihtiyaçlarını karşılamak,

2. Her ne zaman çağırırlarsa hemen koşup gitmek,

3. Emirlerine her zaman itaat etmek (günah olmadıkça),

4. Yanında gâyet yumuşak konuşmak, kırıcı olmamak,

5. Kendi için istediği ve râzı olduğu şeyleri onlar için de istemek; istemediği ve hoşnut olmadığı şeyleri onlar için de istememek,

6. Onlara çok duâda bulunmak.

Anne Babanın ölümünden sonra da :

1. Onların mağfireti için duâ etmek,

2. Akrabaların ve sevdiği dostlarının ziyaretine gidilmesi.

 

Bir kişi: ‘Ya Rasûlallah! Ana ve babamın vefatından sonra onlara yapabileceğim bir iyilik var mı?’ diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.): “Evet, onlara hayır duâda bulunur, onlar için istiğfar eder (Allah’tan bağışlanmalarını ister), vasiyetlerini (isteklerini) yerine getirir, yakınlarıyla ilgisini kesmez ve dostlarına ikramda bulunursan” dedi (Ebû Dâvud, Edeb 120; İbn Mâce, Edeb 2; İmam Hafız el-Munzirî, Terğib ve Terhib, c. 5, s. 128, Hds no: 32).

 

Onların ruhları için hayır yapmak gerekir. Anne ve babanın memnun olacağı, hoşuna giden şeyleri gerek sağlığında, gerekse ölümünden sonra yapmalıdır. Onları memnun etmek evlâtlık görevidir. Anne babaya iyi davranmak gerekir. Onlara karşı gelmek büyük günahlardandır (Bkz. Buhârî, Edeb 6; Müslim, İman 143-144, Tirmizî, Birr 4).

 

4- Anne ve Babanın Çocuklarına Karşı Vazifeleri

Aile yuvasının süsü ve mutluluk kaynağı olan çocuk, anne ve babaya Allah’ın bir emanetidir. Çocuklarının terbiyesinden sorumludur.

 

Ebeveynin çocuklarına karşı başlıca vazifeleri şunlardır:

1. Çocuklarını sağlıklı olarak besleyip büyütmek, çocuklarının beden ve ruh sağlığını korumak,

 

2. Çocuklarına haram lokma yedirmemek, Peygamber Efendimiz: “Allah yolunda harcanan paraların sevabı en çok olanı, aile fertlerine harcanan paradır” (Müslim, Zekât 38; Tirmizî, Birr 42; İbn Mâce, Cihad 4) diye buyurmuş; başka  bir hadisinde de; “İnsanın aile bireylerini sefil bırakması  kendisine günah olarak yeter” (Ebû Dâvud, Zekât 45) buyurmaktadır.

 

3. Çocuğun sağ kulağına ezan, sol kulağına da kamet okumak (Bkz. Ebû Dâvud, Edeb 108; Tirmizî, Edâhî 17) ve güzel bir isim koymak (Bkz. Buhârî, Akika 1, Edeb 108; Müslim, Fezâil 62), ayrıca Allah Teâlâ’ya şükür için kurban (akîka) kesilir. Hz. Âişe (r.a.)’den şöyle rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (s.a.s.) bize “erkek çocukları için iki, kız çocukları için bir koyun ‘akîka’ olarak kurban etmemizi emretti.” (İbn Mace, Zebâih 1, Hds no: 3163)   

 

4. Çocuğu iyi terbiye etmek, ona ahlâk yönünden güzel örnek olmak. Peygamberimiz: “Hiçbir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir bağışta bulunmamıştır” (Tirmizî, Birr ve’s-Sıla 33, Hds no: 2618; İmam Hafız el-Munzirî, Terğib ve Terhib, c. 4, s. 255, Hds no: 2) buyurarak çocuk terbiyesinin önemini belirtmiştir.

 

5. Çocuğuna namaz kılmayı, diğer dinî ve ahlâkî görevleri öğretmek (Bkz. İbn Mâce, Edeb 3; Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizî, Mevâkît 182),

 

6. Çocuğunu okutmak, geçimini sağlayıcı bir meslek sahibi yapmak,

 

7. Çocukları sevmek, onlarla ilgilenmek. Çünkü çocukların yemek içmek kadar sevgiye de ihtiyaçları vardır.

 

8. Çocuklara sevgi gösterirken, hediye verirken ayrım yapmamak, eşit ve adâletli davranmak, “Allah’tan korkun ve çocuklarınız arasında adâleti gözetin.” (Buhârî, Hibe 12; Müslim, Hibât 13)

 

9.  Evlenme çağına geldikleri zaman çocukları evlendirmek.

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den (bir gün) Rasûlulah (s.a.s.) Hz. Ali (r.a.)’nin oğlu Hz. Hasan (r.a.)’ı öptü, Akra b. Habis de Peygamberimizin yanında bulunuyordu. Akra: “Benim on tane çocuğum olduğu halde, hiç birini öpmedim” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) ona hayretle bakıp: “Merhamet etmeyene, merhamet olunmaz” buyurdu (Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 65; Ebû Dâvud, Edeb 145; Tirmizî, Birr 12).  Çocuklara merhamet edip onları sevmeli, Allah’ın bizlere bir emaneti olduğunu unutmamalı, onların ahlâklı, faziletli yetişmesi için gayret etmeli, onlar için çok duâ da etmelidir. Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor: “Ey insanlar kendinizi ve ailenizi (çoluk çocuğunuzu) ateşten koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.” (66/Tahrîm, 6)

 

Kendimizi ve ailemizi cehennem ateşinden korumamız için Allah Teâlâ bizleri uyarıyor. Haksızlık, ahlâksızlık, zulüm, her türlü şirk, isyan, küfür ve günahlardan sakınmak suretiyle ve ibâdetlerimizi, kulluk görevlerimizi en iyi şekilde yaparak kendimizi ve ailemizi cehennemden korumaya çalışmalıyız. Dinimizin emri budur. Kendimizi ve ailemizi seviyorsak ve düşünüyorsak bu böyledir.

 

5- Eşlerin karşılıklı Vazifeleri

Eşlerin birbirleri üzerinde hakları vardır. Önderimiz Peygamberimiz (s.a.s.) bunu bize bildirmektedir: “Dikkat ediniz, kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi, kadınların da sizin üzerinizde hakları vardır.” (Tirmizî, Radâ 11; İbn Mâce, Nikâh 3)

 

Eşlerin Birbirlerine Karşı Vazifeleri Şu Şekilde Sıralanabilir:

1.  Önce eşler arasında karşılıklı sevgi, saygı olmalı,

2. Erkek ailesinin beslenme, yiyecek, giyecek ve diğer ihtiyaçlarını da helâl yönden temin etmelidir.

3. Erkek, ailesinin İslâmî vazifelerini en iyi şekilde yapmasına yardımcı olmalı ve gerekeni yapmalı,

4. Erkek hanımına karşı sert olmamalı, yumuşak, nâzik davranmalı. Çünkü dinimizin emri de budur.

Allah Teâlâ Şöyle buyurur: “Kadınlarla iyi geçinin.” (4/Nisâ, 19) Peygamberimiz (s.a.s.) de şöyle bildirmektedir: “Mü’minlerin iman yönünden en mükemmel olanı, ahlâken en iyi olanıdır ve sizin en hayırlınız da kadınlara karşı en iyi davrananızdır.” (Tirmizî, Radâ 11; Ebû Dâvud, Sünnet 15; İbn Mâce, Nikâh 50) “Bir kimse, karısına kin beslemesin (ona sert davranmasın). Onun  bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.” (Müslim, Radâ 61) “Kadınlarını dövenleriniz, sizin hayırlınız değildir.” (Ebû Dâvud, Nikâh 42; İbn Mâce, Nikâh 51) buyrulmaktadır.

5. Kadın evine bağlı olmalı, kendi hakkında kötü söz söylenmesine sebep olacak davranışlardan kaçınmalı, dedikodulara sebep olmamalıdır.

6. Kadın çocuklarına en iyi şekilde bakmalı ve evinde yapması gereken şeyleri yapmalı. 

7. Çocuklarının terbiyesinde de anne-baba birlikte gerekeni yapmalıdır.

Abdurrahman b. Avf (r.a.)’dan Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdular: “Kadın beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutar, namusunu korur ve kocasına itaat ederse, kendisine: ‘Hangi kapısından istersen cennete gir!’ denir.” (Tirmizî, Radâ 10; İbn Mâce, Nikâh 4; Ahmed bin Hanbel, 1/191; Terğib ve Terhib, c. 4, s. 214, Hds. 14) “Herhangi bir kadın, kocası kendisinden râzı olduğu halde ölürse cennete girer” (Tirmizî, Radâ 10; İbn Mâce, Nikâh 4) buyrulmuştur.

 

Rasûlullah (s.a.s.) bir sahabeye hitaben: “Hanımının senin üzerinde hakkı vardır. Bedeninin senin üzerinde hakkı vardır. Misafirlerin de senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver.” (Buhârî, Savm 51-55; Müslim, Sıyâm 182-187, Kader 34) “Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi, kadınların da onlar üzerinde hakları vardır. Yalnız erkeklerinki kadınlara göre (aile reisliği bakımından) bir derece daha fazladır.” (2/Bakara, 228). Bu üstünlük, erkeğin aile başkanı olmasıdır. “Erkekler kadınlar üzerinde yöneticidirler” (4/Nisâ, 34). Tabiî  ki, ailenin başkanı olmak; gurur kibir ve sert davranmaya sebep değildir. Sorumluluğun erkekte olduğunu göstermektedir. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle beyan ediyor: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlığınızdan (elinizin altındakinden) sorumlusunuz.” (Buhârî, Cum’a 11-19; Müslim, İmare 20; Ebû Dâvud, İmâre 1, 13; Tirmizî, Cihad 27). Dolayısıyla aile reisi olarak erkek, gereken sorumluluğu yerine getirmelidir. Ailesini huzur ve mutluluk içerisinde idare etmeyi bilmeli ve onlara çok iyi davranmalı ve buna çok dikkat etmelidir. Kadın da,  evin huzur ve mutluluğu için gerekeni yapmalıdır. 

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Bir kimse karısını yatağına dâvet edip de (mazereti olmadığı halde) gelmez ve kocası da ona dargın olarak gecelerse, sabah oluncaya kadar melekler o kadına lânet ederler.” (Buhârî, Bed’u’l-Halk 7, Nikâh 85; Müslim, Nikâh 120-122; Ebû Dâvud, Nikâh 40)

 

Görüldüğü gibi erkek, cinsel ihtiyacını gidermek için hanımını yanına çağırdığında gelmesi gerekmektedir. Hiçbir mâzereti yokken kadının kocasından uzak durmaya çalışması câiz değildir.

 

Zinâ haram olduğu için mü’min erkek cinsel ihtiyacını zinâ yaparak gideremeyeceğine göre, kadın kocasının ihtiyaç hissettiğini anladığı zaman birtakım gereksiz bahaneler göstererek kocasını mahrum etmesi asla doğru değildir. Aynı şekilde kadın da cinsel ihtiyacını gidermek için kocasını çağırdığında  onun da reddetmesi doğru değildir. Haramların, günahların yaygın olduğu bir toplumda ve teknolojik imkânlar sayesinde ahlâksızlığın arttığı bir ortamda günahlardan korunmak için karı-koca birbirlerine yardımcı olmalıdır.

 

Kadın kocasına güzel görünmek için süslenmeli, câzip olmaya çalışmalıdır Çünkü gerek tv.de gerekse sokaklarda, caddelerde kadınların süslü püslü, açık saçık gezmeleri, câzibeli,  tahrik edici olmaları sebebiyle onlardan etkilenmek söz konusudur. Ancak hanımların evde kocalarına câzibeli görünmeye çalışmasıyla erkeklerin dışarıdaki câzibelerden korunmaya sebep olur. Bu gerçekleri hanımlar iyi düşünmelidir.   Rasûlullah (s.a.s.): “Sizden tahrik eden bir kadın gören olduğu  vakit hemen karısının yanına gelerek cinsel ilişkide bulunsun, çünkü böyle hareket etmesi gönlündekini (fitneyi) def eder” (Müslim, Nikâh 10) buyurmuştur. Gaye Allah’a kul olmaktır. Allah’a iyi kul olmada karı-koca birbirlerine  yardımcı olmalıdır.

 

Hanımların, kocalarına karşı süslenmeleri, onlara câzibeli görünmek için gayret etmeleri gerekir. Çağırdığı zaman kocasının yanına gelmemesi  ve cinsel ihtiyacını gidermede zorluk çıkarması sebebi ile kocalarına zulüm etmiş olurlar. “Allah, zulüm edeni sevmez.” (42/Şûrâ, 40) Hanımların bu şekilde davranmaları mü’min bir hanımın davranış biçimi değildir.

Karı-koca birbirlerinin her türlü ihtiyaçlarını gidermede gevşek davranması yanlıştır. Bu ise ailenin huzur ve mutluluğuna engeldir. Ailenin mutluluğu için karı-koca birbirlerinin haklarına riâyet etmeli ve Allah’a iyi kul olmaya çalışmalıdırlar.

 

 

6- Akrabalara Karşı Vazifelerimiz:

Akraba Arapça’da “yakın” mânâsına gelen “karib” kelimesinin çoğuludur. “Yakınlar” mânâsına gelir. Akraba iki şekildir:

1. Nesep yönünden: Amca, dayı, teyze, hala, yeğenler gibi akraba olanlar,

2. Evlilik yönünden: Eşinin babası, annesi, kardeşleri gibi akraba olanlar.

 

Akrabaya önem vermek, onlarla alâkayı kesmemek ve zaman zaman ziyaretlerde bulunmak dinimizin emridir (Bkz. 16/Nahl, 90).

 

Enes b. Mâlik (r.a.)’dan; Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim rızkının bol ve ömrünün uzun olması kendini sevindirirse, o kimse yakınlarıyla ilgilensin” Tirmizî’nin rivâyeti şöyledir: “Akraba ve yakınlarınızı tanıyın (onlarla alâkayı devam ettirin). Çünkü sıla-i rahim (yakınlarla alâkayı sürdürmek), yakınlar arasında sevgi meydana getirir, malı çoğaltır ve ömrün uzamasına sebep olur.” (Buhârî, Büyû’ 13; Müslim, Birr ve’s-Sıla 20)-21; Ebû Dâvud, Zekât 43; İmam Hafız el-Munzirî, Terğib ve Terhib, c. 5, s. 144, Hds no: 3)

 

İbn’l-Haris sordu: “Ya Rasûlullah, (önce) kime iyilik edeyim?” Rasûlullah (s.a.s.): “Annene, sonra babana, kız kardeşine, erkek kardeşine ve bir de bunları takip eden akrabana (iyilik etmen ve onlarla alâkayı sürdürmen) vâcip bir haktır. Yakınlarına da!” (Ebû Dâvud,  Edeb 129, Hds no: 5140) buyurdu. Ayrıca Rasûlullah (s.a.s.) akraba ile ilgilenmeyen ve alâkayı kesenlerin cennete giremeyeceğini bildirmektedir: “Akraba ile alâkayı kesenler cennete giremez.” (Buhârî, Edeb 11; Müslim, Birr ve’s-Sıla 18-19; Ebû Dâvud, Zekât 15)

 

Âyet ve hadisler; akrabaya karşı çok iyi muâmele edilmesini, onlarla dostluğun kesilmemesini onlara karşı görevlerimizi yapmamızı emretmektedir. İhtiyaçları olduğu zaman gidermeye çalışmalı, sevinç ve üzüntülerini paylaşmalı, onlara iyi davranmalı, sık sık ziyaretlerine gitmeli ve bu şekilde akrabalık görevini yerine getirmeye çalışmalıyız.

 

7- Komşularımıza Karşı Vazifelerimiz

Bize, aile ve akrabalarımızdan sonra en yakın insanlar komşularımızdır. Aynı sokakta veya aynı binada olmamız hasebiyle onlarla sık sık görüşmek söz konusu olmaktadır. Onun için komşularımızla çok iyi geçinmek İslâm’ın emridir. Allah Teâlâ komşularımıza iyi davranmamızı emretmektedir: “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana ve babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya (eş, dost ve arkadaşa), yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle, hizmetçi ve işçiye) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve gururlanan kimseyi sevmez.” (4/Nisâ, 36)

 

Ebû Hureyre (r.a.)’dan; Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor:  “Allah’a ve Âhiret gününe inanan, komşusuna iyi davransın.” (Buhârî, Edeb 48-49; Müslim, Lukata, 3, Hds no: 14; Ebû Dâvud, Edeb 132, Hds no: 5154)

 

Komşularımıza karşı vazifeleriniz, şu şekilde sıralanabilir:

1. Komşularımızla iyi geçinmek, onlara karşı güler yüzlü olmak,

2. Onların hakkına saygılı olmak, söz ve davranışlarımızla onları kırmamak ve rahatsız etmemek,

3. Herhangi bir sıkıntısı varsa onun giderilmesine çalışmak,

4. Hastalandıklarında ziyaretlerine gitmek, “herhangi bir ihtiyacın var mı?” diye sormak, varsa yardımcı olmak,

5. Üzüntü ve sevincini paylaşmak ve ikramda bulunmak,

6. Vefat ettiğinde cenazesine katılmak. Bu hususlara dikkat etmeli, komşuluk görevimizi en iyi şekilde yerine getirmeliyiz. İyi işlerde yardımcı olmalı, kötü işlerde ise asla yardımcı olmamalı, hatta uyarmalı, o yanlış ve kötü işten vazgeçirmeye gayret etmeliyiz.

 

Komşuyu rahatsız etmemeye çalışmalı, elinde olmayan ses ve gürültüden dolayı komşuyu azarlamamalı, sabretmeli, anlayışlı olmalı, komşunun misafiri gelmiştir, çocuklar oynarken ses, gürültü gelebilir. Çok rahatsız edilme durumu varsa, güzel sözle uyarmak gerekir. Marifet, insanlara kaba, kırıcı, sert davranmak değildir. Marifet insanlara iyi davranmak, onlarla iyi geçinmek ve iyi bir örnek olmaktır.

 

Komşularımız İslâmî yaşamdan uzaksa, İslâmî bir hayat biçimine  kavuşması için onlara yardımcı olmalı, gereken izahlar yapılmalı ve çok duâ etmelidir. Yani komşulara da maddî ve mânevî yardım yapılmalıdır. Peygamberimiz şöyle buyuruyor. “Komşusu aç iken bunu bildiği  halde tok  olarak yatan bana (tam) inanmış değildir.” (İmam Hafız el-Munzirî, Terğib ve Terhib, c. 5, s. 189, Hds. 24, Taberânî ve Bezzar’dan)

 

 

İslâm’da Ahlâkî Müeyyideler

İslâm’da ahlâk nizamının özelliklerinden biri de “ceza”dır. Ceza, bilindiği gibi, dinî literatürde sadece olumsuz anlamıyla kullanılmaz; olumlu ve olumsuz karşılık (Türkçedeki ödül ve ceza) anlamında kullanılır. Bu cezanın esasını, kişinin iman ettiği cennet ve cehennemdeki karşılaşacağı hususlar belirler. Yani sevap ve karşılığı cennetteki mükâfat; günah ve karşılığı cehennemdeki cezâ. Kötü ahlâkın cezâsı, bazen dünyada da verilir. Meselâ, yalancı şâhitlik eden, terbiyesiz söz söyleyen, hâinlik eden kimseye İslâm devletinde hâkim cezâ verir. Bazı ahlâkî suçların cezası da kişinin kendi kendine vermesiyle ancak affedilecek, tevbe yerine geçecektir. Meselâ, yeminini bozan kimse kendini cezâlandırıp yemin kefâreti olarak, köle âzâd etmek, veya on fakiri sabahlı akşamlı doyurmak ya da on fakiri alışılmış biçimde giydirmektir. Bunlara gücü yetmezse, peşi peşine üç gün oruç tutar (Bkz. 5/Mâide, 89). Bazen kötü ahlâkın cezası; yaygın olarak ahlâkî problemleri yaşayan toplumun helâk olması şeklinde tezâhür eder. “Sizden öncekiler şunun için helâk oldu: Onlardan ileri gelenlerden biri hırsızlık ettiği zaman, ona dokunmazlar. Zayıf birine hemen had tatbik ederlerdi.” İslâm ümmeti de bugün; korkaklık, zillet, zâlimlere karşı çıkmama gibi kötü ahlâk sebebiyle, farklı şekilde helâki yaşamaktadır. “Öyle bir fitneden sakının ki, o fitnenin cezâsı, sadece o zulmü işleyenlere isâbet etmekle kalmaz (karşı çıkmayan tüm topluma da gelir).” (8/Enfâl, 25)

 

 

 

Kur’ân-ı Kerim’de Ahlâk Kavramı

 

Görünür âlemin yegâne mükellef ve sorumlu varlığı olarak insanı tanıyan Kur’ân-ı Kerim, bu sebeple onun ahlâkî mâhiyeti konusuna özel bir önem vermiştir. Buna göre Allah insanı en güzel bir tabiatta yaratmış (95/Tîn, 4), ona Kendi rûhundan üflemiştir  (15/Hıcr, 29). Bu sebeple insanlığın atası olan ve bütün insanlığı temsil eden Hz. Âdem karşısında Allah’ın emri gereğince melekler secdeye kapanmıştır. Ancak insanın bu üstün rûhî cephesi yanında bir de topraktan yaratılan beşerî cephesi vardır. İşte insandaki bu ikilik onun ahlâkî bakımdan çift kutuplu bir varlık olması sonucunu doğurmuştur. “Allah insan nefsine fücûrunu da takvâsını da ilham etmiş” (91/Şems, 8), yani ona iyilik ve kötülüğün kaynakları olan kabiliyetleri birlikte vermiştir. Dolayısıyla “nefsini temiz tutan kurtuluşa ermiş, onu kirletense hüsrâna uğramıştır.” (91/Şems, 9-10)

 

Kur’ân-ı Kerim’in insanın ahlâkî mâhiyeti hakkındaki bu dengeli yaklaşımı, onun ahlâkî hüküm ve tercihlerini de aynı şekilde değerlendirmesine yol açmıştır. İşte Kur’an’ın insan hakkındaki bu ihtiyatlı iyimserliği İslâm ahlâkının temelde dinî kaynaklı olması sonucunu doğurmuştur. Kur’an ve Sünnet’e göre hakkında nass bulunan konularda yükümlülüğün kaynağı dindir. “Allah ve Rasûlü bir şeye hükmedince, artık mü’min erkek ve kadınlara işlerinde bir seçme hakkı kalmaz. Her kim Allah ve Rasûlüne isyan ederse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (33/Ahzâb, 36). Hz. Peygamber, ahlâkî hükümlerin de dâhil olduğu helâlleri haram, haramları helâl saymaya yönelik bir anlaşmanın geçersiz olduğunu açıklamıştır (Ebû Dâvud, Akdıye 12). Bununla birlikte, Allah’ın hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ana, baba, İslâmî devlet gibi başka otoriteler de vazife koyabilirler ve bunlara itaat gerekir (Buhârî, Ahkâm 4, 43; Müslim, İmâre 34, 38). Kur’an ve Sünnet’te ahlâk ile ilgili genel hükümler yanında, birçok ahlâkî davranışlar için özel hükümler de yer almış olmakla birlikte, her şeye rağmen, hakkında hüküm bulunmayan girift meselelerle karşılaşılabileceği de hesaba katılmıştır. Hz. Peygamber, “Helâl da haram da bellidir; bu ikisi arasında ise şüpheli durumlar vardır. Şüpheli şeylerden sakınan kişi dininin şerefini korumuş olur.” (Buhârî, İman 39; Büyû’ 2; Müslim, Müsâkat 107, 108) buyurmuş ve böyle durumlarda kalp ve vicdanın verdiği hükme uymayı öğütlemiştir. Ne var ki Kur’an ve hadislerde vicdanın hükümleri ihtiyatla karşılanmıştır. Çünkü insan nefsi, kendisine kötülük ve edepsizlikler telkin eden şeytanın baskısı altındadır (2/Bakara, 169). Ayrıca İslâmî terminolojide “hev┠adı verilen kötü arzu ve eğilimler ile şuursuz taklit de ahlâk ve fazilet yolunun engelleri olarak gösterilmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim kötü arzuların esiri olan insanı “hevâsını ilâh/tanrı edinen” (25/Furkan, 43; 45/Câsiye, 23) şeklinde tanıtmış, öte yandan yanlış yolda olan atalarını taklitte direnenleri, “Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; akıllarını kullanmazlar” (2/Bakara, 171) ifâdesiyle eleştirirken bu arada dinî hükümlerle selim aklın hükümlerinin birbirini desteklediğine işaret etmiştir.

 

Kur’an ve Sünnet’te faziletlerin fert ve toplum hayatına maddî ve mânevî faydaları, rezîletlerin zararları üzerinde durulmuştur. Diğer yandan, kişinin rûhî benliğinde iyiliğin meydana getirdiği sevincin, kötülüğün meydana getirdiği pişmanlık ve elemin Kur’an ve Sünnet’te büyük bir değer taşıdığı görülür. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.s.), “Bir insan iyilik yaptığında sevinç, kötülük yaptığında üzüntü duyabiliyorsa artık o gerçekten mü’mindir” (Ahmed bin Hanbel, Müsned I/398) buyurmuş, hatta iyilik (birr) ve kötülüğü (ism), kişinin vicdanında (nefs) meydana getirdiği etkilenmenin mâhiyetine göre tarif etmiştir (Müslim, Birr 14, 15; Tirmizî, Zühd 52; Müsned, IV/227). Ancak vidan duygusu, insanı kötülük yapması halinde kınayan bir güç (en-nefsü’l-levvâme) olabileceği gibi (75/Kıyâme, 2), kaskatı kesilmiş kalp (5/Mâide, 13); 39/Zümer, 22) haline dönüşerek kötülük karşısında duyarlılığını kaybetmiş bir duruma da gelebilir. Bu yüzdendir ki İslâm’da bütün ahlâkî vazifeler uhrevî müeyyideye/yaptırıma bağlanmış (28/Kasas, 83-84; 20/Tâhâ, 15; 40/Mü’min, 17; 45/Câsiye, 27), iyiler için cennet vaad edilmiş, kötüler cehennemle tehdit edilmiştir. Ancak ahlâk kurallarının uygulanmasında, özellikle sosyal düzenin sağlıklı işletilmesinde genellikle sadece bu motiflere dayanan bir ahlâk tam olarak saygıya değer sayılamayacağından, Kur’an ve Sünnet’te Allah’ın en yüksek derecede sevmek (2/Bakara, 165), O’nun rızâsına lâyık olmak ve O’ndan hoşnut olmak (5/Mâide, 119) temel ahlâkî motif olarak gösterilmiş, doğru inanç ve temiz yaşayışın en yüksek gâyesinin Allah rızâsı olduğu vurgulanmıştır (9/Tevbe, 72; 57/Hadîd, 27).

 

İslâm ahlâkının bu dinamik yapısı, onun sadece bir kitle ahlâkı veya sadece bir seçkinler ahlâkı olmadığı, aksine maddî, zihnî ve psikolojik bakımlardan her seviyedeki insanın kaygılarını ve özlemlerini dikkate alan, bununla birlikte ona, içinde bulunduğu durumdan daha ideal olana doğru yükselme imkânı sağlayan kapsamlı ve uyumlu bir ahlâk olduğunu gösterir. Buna göre hayır statik olmadığı gibi, gâye de statik değildir. Bütün insanların yapabilecekleri, dolayısıyla yapmak zorunda oldukları iyilikler (farzlar) yanında, yapılması kişinin fazilet ve kemal derecesine bağlı hayırlar da vardır. Ahlâk, bilgi ve fazilet bakımından sürekli bir yenilenmedir. Bunun için insan, Kur’ân-ı Kerim’e göre, öncelikle iman sevgisi kazanmalı, fenâlıklardan ve isyankârlıktan nefret etmeli (48/Hucurât, 7, 14), kalbini yani iç dünyasını Allah şuuru (zikrullah) ile huzura kavuşturmalıdır (13/Ra’d, 28). Bu sûretle Allah şuuru insana ahlâkî ve mânevî hayattan zevk alma, hatalarının farkına varma, onlardan vazgeçme ve tevbe edip Allah’tan af dileme fırsatı sağlayacaktır (3/Âl-i İmrân, 135). İslâm’ın öngördüğü bu ahlâkî terakkînin ulaşacağı son nokta, insanın gâye bakımından çıkar kaygılarını aşması, hatta cennet ümidi ve cehennem korkusunun da ötesinde, bütün düşünce ve davranışlarını Allah’ın emrine ve rızâsına uygun düşüp düşmeyeceği açısından değerlendirmesidir (11/Hûd, 112; 42/Şûrâ, 15; 76/İnsân, 8-9). Bu son noktada İslâm ahlâkı pragmatik eğilimleri ortadan kaldırmakta ve kategorik bir ahlâk hüviyeti kazanmaktadır (Mustafa Çağrıcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 2-3).      

 

 

"İyilik, yüzünüzü doğu ve batıya çevirmeniz değildir, ancak; Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve pey­gamberlere iman eden; çok sevdiği malını akrabalara, ye­timlere, miskinlere, yolda kalanlara, ihtiyacı olanlara ve köle­lere veren; namazı kılıp zekâtı veren, yaptıkları anlaşmalara vefâ gösteren; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabre­denlerin iyiliğidir. Sâdık (doğru) olanlar da, muttakî olanlar da işte bunlardır." (2/Bakara, 177)

 

“Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha iyisiyle veya hiç olmazsa aynısıyla karşılık verin.” (4/Nisâ, 86)

 

 “…İyilik ve takvâda (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan korkun.” (5/Mâide, 2)

 

“Muhakkak ki Allah adâleti, iyiliği ve (muhtaç olan) akrabaya yardım etmeyi emreder; haksızlıktan, fenalıktan, zulüm ve azgınlıktan men eder; iyice anlayıp tutasınız diye size böylece öğüt verir.” (16/Nahl, 90)

 

 “Rabbin yalnız kendisine ibâdet etmenizi, anneye ve babaya iyilik etmenizi emretti. İkisinden birisi yahut her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşır, yaşlanır, yanında kalırlarsa sakın onlara ‘öf!’ bile deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle. Onlara acımadan dolayı, tevâzu kanatlarını indir (onlara karşı alçak gönüllü ol) ve ‘ey (her varlığı terbiye edip yetiştiren) Rabbim! Bunlar beni küçükken nasıl (acıyıp) yetiştirdilerse sen de bunlara acı’ de...”

“Seninle akrabalığı olana, yoksula ve yolcuya hakkını ver. (Malını gereksiz yere) saçıp savurma. Çünkü (gereksiz yere mallarını) saçıp savuranlar Şeytan'ın kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. Eğer (elin dar olduğu için) Rabbinden umduğun bir rahmeti bekleyerek onlardan yüz çevirecek (onlara bir şey vermeyecek) olursan, bari onlara yumuşak söz söyle, gönüllerini al, bolluğa kavuşmaları için Allah'a duâ et. Ellerini boynuna bağlanmış kılma (cimri olma), tamamen de açma (israf da etme), sonra kınanır, hasret içinde kalırsın.” 

“Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları öldürmek büyük günahtır.”

“Zinâya yaklaşmayınız. Çünkü o, açık bir kötülüktür, çok kötü bir yoldur.”

“Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyiniz. Kim zulmen birini öldürürse, onun velisi (olan mirasçısı)na yetki vermişizdir. (Öldürülenin hakkını arar. Ancak o da) öldürmede aşırı gitmesin (Katil yerine katilin akrabasını veya katille beraber bir başkasını öldürmesin). Çünkü kendisine yardım edilmiş (yetki verilmiş)tir. Katilin akrabası kendisine verilen bu yetkiyi kötüye kullanmasın.”

“Yetimin malına yaklaşmayın, ancak erginlik çağına (yaşına) erişinceye kadar en güzel tarzda (onun malını kullanıp geliştirebilirsiniz). Ahdi de yerine getirin. Çünkü insana ahdi sorulacaktır.”

“Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın, doğru terazi ile tartın. Bu daha iyidir. Sonu da daha güzeldir.”

“Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan (o yaptığın kötü şeyden) sorumludur.”

“Yeryüzünde kabara kabara (böbürlenerek) yürüme. Çünkü sen yeri yırtamazsın. Boyca da dağlara erişemezsin.”

“Bütün bunlar hepsi kötü olan ve Rabbinin katında hoş görülmeyen şeylerdir.” (17/İsrâ, 23-38).

 

“Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.” (17/İsrâ, 53)

 

“Allah'a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen kötülüğü) en güzel şeyle sav; o zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık olan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” (41/Fussılet, 33-34)

 

“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki merhamet edilesiniz.” (49/Hucurât, 10)

 

“Kim iyi iş yaparsa faydası kendisinedir ve kim de kötülük yaparsa zararı yine kendisinedir. Sonra (ölünce) Rabbinize döndürüleceksiniz.” (49/Câsiye, 15)

 

“Ve Sen (Rasûlüm); büyük bir ahlâk üzerindesin” (68/Kalem, 4)

 

“O nefsini  günahlardan tertemiz yapan, muhakkak kurtulup umduğuna ermiştir. Onu (günahlarla)  örtüp gömen de elbette ziyana uğramıştır.” (91/Şems, 9-10)

 

“İman edip iyi işler yapanlar da halkın en hayırlısıdır.” (98/Beyyine, 7)

 

 

        

Hadis-i Şeriflerde Ahlâk Kavramı

                  

“Mü’minlerin iman yönünden en mükemmel olanları ahlâkı en güzel olanlarıdır.” (Buhârî, Edeb 39; Tirmizî,  Radâ 11; Ebû Dâvud, Sünnet 16; İbn Mâce, Nikâh 50)

 

“Sizin hayırlınız ahlâkça en güzel olanınızdır.” (Buhârî, Menâkib 23; Müslim, Fezâil 68; Tirmizî; Birr 47)

 

“Kıyâmet gününde mü’minlerin mizanında güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz.  Allah Teâlâ çirkin ve kötü sözlü kimseyi sevmez.” (Ebû Dâvud, Edeb 8, h. no: 4799; Tirmizî; Birr ve Sıla 61, 62, h. no: 2003, 2004).

 

"Mîzâna konan ameller arasında güzel ahlâktan daha ağır gelecek hiç bir şey yoktur. İnsan güzel ahlâkı sâyesinde, (devamlı) oruç tutup namaz kılan kimseler derecesine yükselir." (Tirmizî, Birr ve Sıla 62, h. no: 2004 )

 

“Güzel ahlâk gibi şeref yoktur.” (İbn Mâce, Zühd 24)

 

“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Muvattâ, Husnü’l-Hulk 8; İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B. 135, Hds. 273; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/381)

 

“İnsanların cennete girmelerine en çok sebep olan nedir ya Rasûlullah?” dediler. “Allah’tan korkmak (emirlerini yerine getirip yasaklarından sakınmak) ve güzel ahlâklı olmak” buyurdu. “İnsanların cehenneme girmelerine en çok sebep olan nedir?” suâline karşı da; “İnsanın ağzı ve avret yeridir” cevabını verdi.” (Tirmizî, Birr 61-62; İbn Mâce, Zühd 29)

 

“Allah güzel ahlâklı kulunu nâfile namaz kılan ve nâfile oruç tutanın derecesine eriştirecektir.” (Ebû Dâvud, Edeb 8; Tirmizî, Birr 62)

 

“Her kimi yaptığı iyilik sevindirir ve kötülük (günah) üzerse, o kimse (olgun) mü’mindir.”  (Tirmizî, Fiten 7)

 

“İyilik ahlâk güzelliğidir, günah ise kalbinde rahatsızlık uyandıran ve başkalarının öğrenmesinden hoşlanmadığın şeydir.” (Müslim, Birr 14-15; Tirmizî, Zühd 40; Dârimî, Rikak 73)

 

Bir adam Rasûlullah (s.a.s.)’ın karşısına gelerek: “Ya Rasûlallah! Hangi amel daha faziletlidir?” dedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Güzel ahlâktır” dedi. Bu soruyu dört sefer sordu, Rasûlullah (s.a.s.) ona dönerek; “Sana ne oluyor, anlamıyor musun? Güzel ahlâktır” buyurdu (İmam Hafız el-Munzirî, Terğib ve Terhib Terc. c. 5, s. 259, Hds. 14).

 

Bir grup insan gelerek Rasûlullah (s.a.s.)’e “Allah’a, kullarından en sevgili olan hangisidir?” dediler. Rasûlullah (s.a.s.) de: “Ahlâkı en güzel olandır”  buyurdu (İmam Hafız el-Munzirî, a.g.e., c. 5, s. 264, Hds. 25, Taberânî ve İbn Hıbban Sahih’inden).

 

“Sizlerden kıyâmet gününde en çok sevdiğim ve bana en yakın olanınız, ahlâkı en güzel olanınızdır.” (Tirmizî, K. Birri ve’s-Sıla, B. 70, Hds. 2087)

 

“İnsanlara, güzel ahlâkla muâmele et.” (Tirmizî, K. Birr, B. 54, Hds. 2053; Dârimî, K. Rikak, B. 74, Hds. 2794)

 

 “Su buzu erittiği gibi; güzel ahlâk da günahları eritir (yok eder); Sirke balı bozduğu gibi, kötü ahlâk da ameli bozar.” (İmam Hafız el-Munzirî, a.g.e., c. 5, s. 269, Hds. 35, Beyhâkî’den)

 

“Gerçekten siz mallarınızla insanları memnun edemezsiniz. Onları ancak güler yüz ve güzel ahlâkınız  (huyunuz) memnun eder.” (İmam Hafız el-Munzirî, Terğib ve Terhib, c. 5, s. 270, Hds. 37)

 

Sa’d, mü’minlerin annesi Hz. Aişe  (r.a.)’dan  sorar: ‘Ey mü’minlerin annesi, bana Rasûlullah (s.a.s.)’in ahlâkını anlat.’ Hz. Âişe; “Sen Kur’ân okuyorsun, değil mi?” dedi. Ben ‘evet okuyorum’ dedim. “İşte Rasûlullah (s.a.s.)’in ahlâkı Kur’an idi” dedi (Müslim, K. Musâfirîn, B. 18, Hds. 139, S. Ebû Dâvud, K. Tatavvu, B. 26, Hds. 1342; S. Nesâî, K. Leyl, B. 2, Hds. 1601; S. Darimî, K. Salât, B. 165, Hds. 1342).

 

“Rabbim! Ahlâkın en güzellerine varmak için bana yol göster...” (Müslim, Müsâfir 201)

 

"Allah'a yemin olsun ki, hiç bir kul, kendi nefsi için istediği güzelliği kardeşi için de istemedikçe (tam) iman etmiş olmaz." (Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72).

 

"Mîzâna konan ameller arasında güzel ahlâktan daha ağır gelecek hiç bir pey yoktur. İnsan güzel ahlâkı sâyesinde, (devamlı) oruç tutup namaz kılan kimseler derecesine yükselir." (Tirmizî, Birr 62 )

 

"Haklı olduğu halde bile çekişmeyi bırakan kimseye Cennet'in avlusunda bir köşk verileceğine, yalan söylemekten kaçınan kimseye Cennet'in ortasında bir köşk takdim edileceğine, ahlâkı güzel olan kimseye de Cennet'in en güzel yerinde bir köşk sunulacağına ben kefilim." (Ebû Dâvud, Edeb 7, h.no: 4800))

 

“Hayâ, imandan bir şûbedir.” (Buhârî, İman 4, 6)

 

"İman yetmiş şûbedir/türdür. En üstünü 'Lâ ilâhe illâllah'tır en aşağısı da yol üzerinde insanlara eziyet/zarar verecek bir şeyi kaldırmaktır. Hayâ da imanın bir bölümüdür." (Buhârî, İman 3; Müslim, İman 58; Ebû Dâvud, Sünnet 14; Tirmizî, Birr 80; Nesâî, İman 16; İbn Mâce, Mukaddime 9)

 

"Müslüman, müslümanların onun elinden ve dilinden emin oldukları kimsedir." (Müslim, İman 14).

 

“Akıllı kimse, nefsini hesâba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz de,  nefsini hevâsının peşine takan (keyfine göre davranan) ve Allah'tan (hak etmediği, lâyık olmadığı) temennide bulunan kimsedir." (Tirmizî, Kıyâmet 26)

 

"Allah'a yemin olsun ki, hiç bir kul, kendi nefsi için istediği güzelliği kardeşi için de istemedikçe (tam) iman etmiş olmaz." (Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72).

 

“Müslüman, elinden ve dilinden diğer müslümanların emin olduğu kimsedir.” (Buhârî, İman 4; Müslim, İman 14)

 

Ebû Zerr (r.a.) şöyle dedi: ‘Ben ile bir adam arasında bir söz olmuştu. Onun an­nesi, gayr-ı Arab olan yabancı bir kadındı. Ben, kavga sıra­sında onun annesine hakaret ettim. O kimse, beni Rasûlullah (s.a.s.)’e zikredip şikâyet etti. Rasûlullah (s.a.s.) bana: “Sen, filan kimseyle sövüştün mü?” dedi. Ben: ‘Evet’ dedim. “O’nun annesini kötüledin mi?” buyurdu. ‘Evet, kötüledim’ dedim. “Muhakkak ki sen, içinde henüz câhiliyye ahlâkı kalmış bir kimsesin!” buyurdu (Buhârî, Edeb79, İman 23, Itk 28; Müslim, Eymân 38-40; Ebû Dâvud, Edeb 133, Hds no: 5157). Velid b. Müslim’in munkatı olarak rivâyetine göre, sö­vülen zât, Bilâl el-Habeşî (r.a.) imiş. Ona: ‘Ya’bne’s-Sevdâ= Ey kara kadının oğlu’ diye akaret etmiş. Bilâl’in şikâyeti üzere Peygamber’in tevbîhi vaki’ olunca Ebû Zerr (r.a.), yanağını yere koymuş: ‘Bilâl, ayağı ile basmadıkça yanağımı yerden kaldır­mayacağım!’diyerek kusurunun affını istemiştir (S. Buhârî Tercemesi, Çev. Mehmed Sofuoğlu, İst. 1987, c. 1, s. 185, dipnot: 45; S. Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Terc., c. 1, s. 42, dipnot: 3).

 

“Düşün! Sen, ne kırmızı tenli, ne de siyah tenliden daha üstünsün! Ancak takvâ ile üstün gelebilirsin.” (İmam Suyutî, A.g.e., c. 2, s. 101, Hds. 1489 (2740); Ahmed b. Hanbel,  Müsned, c. 5, s. 158; Ahmed İbn Hanbel, Kitabu'z-Zühd, Çev. Mehmed Emin İhsanoğlu, İst. 1993, c. 2, s. 550, Hds. 2365; İbn Kesir, A.g.e., c. 13, s. 7421)

 

“Hiç şüphesiz, sizin şu soylarınız herhangi bir kimseye sövme/hakaret sebebi değildir. Hepiniz Âdemoğullarısınız. Birbiri­nize benzersiniz. Hiç kimsenin din ve takvâ dışında kimseye üstünlüğü yoktur. Ağzı bozuk, cimri ve ahlâksız olması, kişiye yeter.” (İbn Kesir, A.g.e., c. 13, s. 7422; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 145, 158; et-Taberî, Taberî Tefsiri, c. 7, s. 518)

 

“Helâl da haram da bellidir; bu ikisi arasında ise şüpheli durumlar vardır. Şüpheli şeylerden sakınan kişi dininin şerefini korumuş olur.” (Buhârî, İman 39; Büyû’ 2; Müslim, Müsâkat 107, 108)

 

“Bir insan iyilik yaptığında sevinç, kötülük yaptığında üzüntü duyabiliyorsa artık o gerçekten mü’mindir” (Ahmed bin Hanbel, Müsned I/398)

 

"Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" (Muvatta', Husnu'l-huluk: 8)

 

Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in nasıl bir ahlâka sahip olduğunu soran Hz. Urve b. Hişam’a, Hz. Âişe (r. anhâ)  vâlidemiz şöyle cevap vermiştir: "Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in ahlâkı Kur'ân idi." (Müslim, Müsâfirîn 139)

 

“Bir insan iyilik yaptığında sevinç, kötülük yaptığında üzüntü duyabiliyorsa artık o gerçekten mü’mindir” (Ahmed bin Hanbel, Müsned I/398)

 

"Kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da, kıyamet gününde onun ayıplarını örter."  (İbn Mâce, c. 2, s. 850, hadis no: 2547)

 

“Sadaka hiçbir zaman malı eksiltmez. Allah, kişinin affetmesi sebebiyle ancak şerefini arttırır. Allah için alçak gönüllü davranan kimseyi Allah mutlaka yükseltir.” (Tirmizî, Birr 81; İmam Mâlik, Muvattâ, Sadaka 12)

 

“Allah (c.c.), kötülüğü affeden kişiyi mutlaka aziz (güçlü ve yüce) kılar.” (Müsned, Ahmed b. Hanbel, 2/235, 238)   

 

"Pehlivan, meydanda başkalarını yenen değil; öfkelendiği sırada nefsine hâkim olan kimsedir." (Buhârî, Edeb 139; Müslim, Birr 106, h. no: 2608; Ebû Dâvud, Edeb 3, h. no: 4779)

 

“Kul, kendisiyle münâsebeti kesen akrabalarına sıla-yı rahim yapmadıkça, kendisine zulmedeni affetmedikçe ve kendisine vermeyene vermedikçe fazilet sahibi bir kimse olamaz.” (Mefâtihu’l Gayb, T. Kebir, c. 7, s. 73;  Benzeri için bkz. Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/148)

 

"Size iyilik yapanlara karşılık iyilik yapmak, kötülük yapanlara da kötülük yapmak yükseklik değildir. Asıl yükseklik, size zulmedenlere, kötülük yapanlara karşı da kötülük etmeyip iyilikte bulunmaktır." (Tirmizî, Birr 10) 

 

İmam Malik’den; Muaz b. Cebel (r.a.): (Yemene vali olarak giderken) ‘Ayağımı üzengiye koyduğum zaman Rasûlullah (s.a.s.)'in bana son tavsiyesi şu oldu: “Ey Muaz, İnsanlar için ahlâkını güzelleştir, onlara karşı iyi ahlâklı ol!” (Muvattâ, Husnu’l-Hulk 1)

 

Peygamber efendimizin zevcesi Hz. Aişe (r.a.) şöyle dedi: “Rasûlullah (s.a.s.), iki şey arasında serbest bırakılınca, günah ol­madığı müddetçe, bunun en kolayını alırdı. Şâyet günah ise, in­sanların en fazla ondan uzaklaşanı olurdu. Rasûlullah (s.a.s.), kendi şahsı için kimseden intikam almamıştır. Ancak, Allah'ın mukaddes kıldığı şeyler çiğnenmişse, o zaman Allah için onların intikamım alırdı.” (Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Fedâil 20, h. no: 77).

 

“Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terketmesi, müslümanhğının güzelliğindendir.” (Tirmizî, Zühd 11; İbn Mace, Fiten 12; Muvatta)

 

“Kişi ahla­kının güzelliğiyle, geceleyin namaz kılan ve şiddetli sıcakta oruç tutarak susuz kalan kimsenin derecesine yükselir.” (Ebû Dâvud, 40/7)

 

Abdullah b. Ömer anlattı: Rasûlullah (s.a.s.), utangaçlı­ğından dolayı din kardeşini ayıplayan bir adamın yanına varınca: “Onu kendi haline bırak. Çünkü hayâ imandandır.” (Buhârî, İman 16; Müslim, İman 12, h. no: 59) buyurdu.

 

İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: "Ben Rasûlullah (s.a.s.)'ın terkisinde idim. Bana şu  nasihatta bulundu: "Yavrum! Allah'a karşı (emir ve yasaklarına uyarak edebini) koru, Allah da seni (dünya ve âhirette) korusun! Allah'ı(n üzerindeki hukukunu) koru ki O'nu karşında (dünya ve âhiretin fenalıklarına karşı hami) bulasın -veya önünde demişti-. Bollukta Allah'ı tanı  ki, darlıkta da O, seni tanısın. (Dünya ve âhiretle ilgili) bir şey isteyince Allah'tan iste. Yardım talep edeceksen Allah'tan yardım dile. Zira kullar, Allah'ın yazmadığı bir hususta sana faydalı olmak için biraraya gelseler, bu faydayı yapmaya muktedir olamazlar. Allah'ın yazmadığı bir zararı sana vermek için biraraya gelseler, buna da muktedir olamazlar. Kalemlerin mürekkebi kurudu ve sayfalar dürüldü. Sen, yakinî bir imanla, tam bir rıza ile Allah için çalışmaya muktedir olabilirsen çalış; şâyet  buna muktedir olamazsan, hoşuna gitmeyen şeyde sabırda çok hayır var.  Şunu da bil ki Nusret(i ilahî)  sabırla birlikte gelir,  kurtuluş da sıkıntıyla gelir, zorlukta da kolaylık vardır, bir zorluk iki kolaylığa asla  galebe çalamayacaktır." (Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâmet 60, h. no: 3518)

 

Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Bir gün, Rasûlullah (s.a.s.) ashabına: "Şu kelimeleri kim (benden) alıp onlarla amel edecek ve onlarla amel edecek olana  öğretecek?"  buyurdular. Ben hemen  atılıp: ‘Ben! Ey Allah'ın Rasûlü!’ dedim. Peygamber elimden tuttu ve beş şey saydı: “Haramlardan sakın, Allah'ın en âbid kulu ol! Allah'ın sana ayırdğına râzı ol, insanların en zengini ol! Komşuna ihsanda bulun, mü'min ol. Kendin için istediğini başkaları için de iste, Müslüman ol! Fazla gülme. Çünkü fazla gülmek kalbi öldürür." (Tirmizî, Zühd 2, h. no: 2306; İbn Mâce, Zühd 24, h. no: 4217)

 

"Rabbim bana dokuz şey emretti: Gizli halde de alenî halde de Allah'tan korkma(mı), Öfke ve rızâ halinde de adâletli söz (söylememi), Fakirlikte de zenginlikte de iktisad (yapmamı), Benden kopana da sıla-ı rahm yapmamı, Beni mahrum edene de vermemi, Bana zulmedeni affetmemi, Susma halimin tefekkür olmasını, Konuşma halimin zikir olmasını, Bakışımın da ibret olmasını, Ma'rûfu (iyi, doğru ve güzel olanı) emretmemi." (Rezin tahriç etmiştir; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 16/317)

 

Ukbe (r.a.) anlatıyor: Bir gün Peygamber’le karşılaştım, elimi tuttu ve: “Dünyada ve âhirette bulunan kimselerin en güzel ahlâklısını sana bildireyim mi? Gelmeyene gitmen, vermeyene vermen, sana zulmedeni bağışlamandır.” buyurdu. (Ahmed bin Hanbel, 4/148, 158)

 

Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'ın kılıncının kabzasında şu ibareyi bulduk: "Sana zulmedeni affet. Sana küsene git, sana kötülük yapana iyilik yap! Aleyhine de olsa hakkı söyle!" (Rezin tahric etmiştir; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 16/317)

 

“Teennî Allah Teâlâ'dandır, acele de şeytandan.” (Tirmizî, Birr 66 h. no: 2013)

 

"Teenni, âhiretle ilgili olanlar dışında her amelde güzeldir." (Ebû Dâvud, Edeb 11, h.no: 4810)

 

"Rasûlullah (s.a.s.) Eşeccü Abdi'l-Kays'a dedi ki: "Muhakkak ki sende Allah ve Rasûlünün sevdiği iki haslet var; hilm ve teenni." (Tirmizî, Birr 66, h.no: 2012; Müslim,  İman 25, h.no: 17; Ebû Dâvud, Edeb 161, h. no: 5225)

 

 

"Kim Allah adına sığınma talebinde bulunursa ona sığınma verin, kim Allah adına isterse ona verin,  kim sizi  davet ederse ona icabet edin, kim size bir iyilik yaparsa karşılıkta bulunun, şâyet verecek bir şey bulamazsanız kendinizi, ona  karşılığını vermiş görünceye kadar dua edin." (Nesâî, Zekât 72, h.no: 5, 82; Ebû  Dâvud, Zekât 38, h.no: 1672)

 

"Her nerede olursan ol Allah'tan ittika  et ve kötülüğün arkasından iyilik yap, bu onu yok eder. İnsanlara iyi ahlakla muamele et." (Tirmizî, Birr 55, h.no: 1988)

 

"Rasûlullah’dan ateşe insanları en çok atan şeyin ne olduğu soruldu: "Ağız ve ferc!" buyurdular. En ziyade neyin insanları cennete soktuğundan sordular: "Allah'a takvâ ve güzel ahlâk!" buyurdular." (Tirmizî, Birr 62, h.no: 2005)

 

Rasûlullah (s.a.s.)'a soruldu: "Mü'minlerden hangisi efdal (en faziletli)dir?" "Ahlakça en güzelleridir!" cevabını verdi. Tekrar soruldu: "Pekiyi, mü'minlerden hangisi en akıllıdır? "Ölümü en çok zikreden ve kendilerine gelmezden önce onun için en iyi hazırlığı yapanlardır. İşte akıllılar bunlardır." (İbn Mâce, Zühd 31, h.no: 4259)

 

Rasûlullah (s.a.s.)'a "Hangi insan daha hayırlıdır?" diye sorulmuştu: "Ömrü uzun, ameli de güzel olandır" buyurdular." "Öyleyse insanların kötüsü kimdir?"  diye soruldu: "Ömrü uzun, ameli kötü olandır!" buyurdular." (Tirmizî, Zühd 22, h.no: 2331)

 

"Size en hayırlınız ve en şerliniz kim olduğunu haber vermiyeyim mi?"  buyurdular ve bunu üç kere tekrar ettiler. Cemaat: "Evet, haber veriniz!" dedi. "En hayırlınız, kendisinden hayır  umulan ve şerri dokunmayacağı hususunda  emin olunandır; en şerliniz  de kendisinden hayır ümit edilmeyen ve şerrinden de emin olunmaya kimsedir." (Tirmizî, Fiten, 76, h.no: 2264)

 

"İki haslet vardır, bunlar kimde  bulunursa Allah onu şükredici ve sabrediciler arasına kaydeder: Dinî konularda kendinden üstün olana bakıp, ona uymak. Dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp, Allah'ın kendine vermiş olduğu üstünlüğe hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim de din hususunda kendinden aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana  bakar ve elde edemediğine üzülürse Allah onu şükredici ve sabredici olarak yazmaz." (Tirmizî, Kıyâmet 59, h.no: 2514)

 

Ukbe İbn Amir (radıyallahu anh) anlatıyor: "(Bir gün): "Ey Allah'ın Rasûlü! Kurtuluşumuz nasıl olacak?" diye  sormuştum, şöyle cevap verdiler: "Dilini tut, evini genişlet, günahlarına da ağla!" (Tirmizî, Zühd 61, h.no: 2408)

 

İmam Mâlik anlatıyor: "Bana ulaştığına göre, Lokman Hekim'e: "Sende gördüğümüz bu (meziyetin mahiyeti) nedir?" diye sormuşlardı. (Bununla onun faziletlerini kastetmişlerdi). Şu cevabı verdi: "Doğru sözlülük, emaneti yerine getirmek, beni ilgilendirmeyen şeyi terketmek. "Bir rivâyette şu ziyade gelmiştir: "Vaadime vefakârlık etmek." (Muvatta, Kelâm 17, h.no: 2, 990)

 

"Kendisi ateşe haram edilen ve  kendisine de ateşin haram kılındığı kimseyi size haber vermeyeyim mi? Ateş, (halka) her yakın olana, yumuşak huylu ve insanlara kolaylık gösterene haram  kılınmıştır." (Tirmizî, Kıyâmet 46, h.no: 2490)

 

"Kim şu üç şeyden berî olarak ölürse cennete girer: Kibir, gulûl (ganîmet/devlet malından çalma), borç.”  (Tirmizî, Siyer 21, h.no: 1572, 1573)

 

"Sakın sizden kimse kararsız olup da: ‘Ben insanlarla beraberim, eğer insanlar iyilik yaparsa ben de iyilik yaparım, kötülük yaparsa ben de kötülük yaparım’ demesin. Aksine, nefsinizi sâbit tutun, halka iyilik yaptı mı siz de iyilik yapın, kötülük yaparsa zulme yer vermeyin." (Tirmizî, Birr 63, h.no: 2008)

 

"Kim halkın öfkesini dinlemeden/önemsemeden Allah'ın rızâsını ararsa insanların sıkıntısına karşı Allah kifâyet eder. Kim de Allah'ın öfkesini dinlemeden/önemsemeden halkın rızâsını/memnuniyetini ararsa, Allah onu insanlara havâle eder." (Tirmizî, Zühd 65, h.no: 2416)

 

"Ramazan girip çıktığı halde günahları affedilmemiş olan insanın burnu sürtülsün. Anne ve babasına veya bunlardan birine yetişip de onlar sâyesinde cennete girmeyen kimsenin de burnu sürtülsün. Ben yanında zikredildiğim zaman bana salât (salevat) okumayan kimsesinin de burnu sürtülsün!" (Tirmizî, Deavât 110, h.no: 3539)

 

“Kim bana çeneleri ile bacakları arasındaki şeyler hususunda garanti verirse, ben de ona cennet hususunda garanti veririm.” (Buhârî, Rikak 23, Hudûd 19; Tirmizî, Zühd 61, h.no: 2410)

 

“Sizin hakkınızda en ziyade korktuğum şey, zenginlik hırsı  ile karınlarınızın ve ferçlerinizin şehvetleri bir de fitnelerin şaşırtmalarıdır.” (Ahmed İbn Hanbel, IV/420, 423)

 

"Zânî bir kimse, zina yaptığı sırada mü'min olarak zina yapmaz, hırsız da çaldığı sırada mü'min olarak hırsızlık yapmaz. İçkici, içki içtiği sırada mü'min olduğu halde içki içmez. Hırsız, insanların, onun yüzünden gözlerini kendine kaldıracakları kadar nazarlarında kıymetli olan bir şeyi mü'min olarak çalmaz." (Buhârî, Mezâlim 30, Eşribe 1, Hudûd 1, 20; Müslim, İman 100, h.no: 57; Ebû Dâvud, Sünnet 16, h.no: 4689; Tirmizî, İman 11, h.no: 2627; Nesâî, Sârık 1, h.no: 8, 64)

 

"Kişi zinâ edince iman ondan çıkar ve başının üstünde bir bulut gibi muallak durur. Zinâdan çıkınca iman adama geri döner." (Ebû Dâvud, Sünnet 16, h.no: 4690; Tirmizî, İman 11, h.no: 2627) (Tirmizî, şu ziyadede bulunmuştur: "Ebu Cafer el-Bâkır Muhammed İbn Ali'nin: "Bunda imandan çıkıp İslam'a geçiş vardır" dediği rivâyet edilmiştir."

 

"Kim (başkalarının kusurlarını teşhir edip herkese) duyurursa, Allah da (onun kusurlarını) duyurur. Kim de riyâ yaparsa Allah da onun  riyâsını ortaya çıkarır." (Buhârî, Rikak 36; Müslim, Zühd 48, h. no: 2987)

 

 “İnsanlara merhamet göstermeyen kimseye Allah da merhamet etmez.” (Buhârî, Edeb 18; Tevhid 2; Müslim, Fezâil 66; Tirmizî, Birr 16, Zühd 48)

 

"Kim (bir müslümana) zarar verirse Allah da ona zarar verir. Kim de mü'mine meşakkat verirse, Allah da ona meşakkat verir.Kim de (bir müslüman) ile, nizâya, husûmete girerse Allah da onunla husûmete girer." (Ebû Dâvud, Akdiye 31 h. no: 3635; Tirmizî, Birr 27, h. no: 1941; İbn Mâce, Ahkâm 17, h. no: 2342)

 

"Kim, bile bile, yalan yere İslâm'dan başka bir din ile yemin ederse, bu kimse dediği gibidir. Kim kendisini bir şeyle öldürüp (intihar ederse) kıyamet günü o şeyle azab verilir. Kişinin gücü dışında olan bir şey üzerine yaptığı nezir muteber değildir. Mü'mine lanet etmek onu öldürmek gibidir. Bir mü'mine küfür nisbet etmek onu öldürmek gibidir. Kim kendisini bir şeyle keserse kıyamet günü onunla kesilir. Kim malını çok göstermek için yalan bir iddiada bulunursa, Allah onun azlığını artırır." (Buhârî, Eymân 7, Cenâiz 84, Edeb 44, 73; Müslim, İman 176, h.no: 110; Tirmizî, İman 16, h.no: 2638; Ebû Dâvud, İman 9, h.no: 3257; Nesâî, Eymân 7, h.no: 7, 5, 6)

 

"Allah'a ve âhiret gününe inanan kimse ya hayır konuşsun  ya da sussun." (Tirmizî, Kıyâmet  51, h.no: 2502)

Tirmizî'nin İbn Ömer (r.a.)'den yaptığı diğer bir rivâyette,  Rasûlullah: "Kim susarsa kurtulur" buyurmuştur.

 

"Kişinin mâlâyani şeyleri terki İslam'ının güzelliğinden ileri gelir." (Tirmizî, Zühd 11, h.no: 2318, 2319; Muvatta, Hüsnü'l-Hulk 3, h.no: 2, 903)

 

"Allah'ın zikri dışında kelâmı çok yapmayın. Zira, Allah'ın zikri dışında çok kelam, kalbe kasvet (katılık) verir. Şunu bilin ki, insanların Allah'a en uzak olanı kalbi  katı olanlardır." (Tirmizî, Zühd 62, h.no: 2413)

 

"Âdemoğlunun, emr-i bi'lma'ruf veya nehy-i ani'lmünker veya Allah’ı zikredip (Allah’ı hatırlaması ve hatırlatması) hâriç bütün sözleri lehine değil, aleyhinedir." (Tirmizî,  Zühd 63, h.no: 2414)

 

Ebû Saîdi'l-Hudrî (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) çadırdaki bâkire kızdan daha çok hayâ sahibi idi. Hoşlanmadığı bir şey görmüşse biz bunu yüzünden hemen anlardık." (Buhârî, Edeb 77, Menâkıb 23; Müslim, Fedâilu'n-Nebi 67, h.no: 2320)

 

"Her bir dinin kendine has bir ahlâkı vardır. İslâm'ın ahlâkı hayadır." (Muvatta, Hüsnü'l-Hulk 9, (2, 905); İbn Mâce, Zühd 17, h.no: 4181, 4182)

 

"Edebsizlik ve çirkin söz girdiği şeyi çirkinleştirir. Hayâ ise girdiği  şeyi güzelleştirir." (Tirmizî, Birr 47, h.no: 1975; İbn Mâce, Zühd 17, h.no: 4185)

 

“Bana en sevgili olanınız, kıyâmet günü de bana mevkice en yakın bulunacak olanınız, ahlâkça en güzel olanlarınızdır. Bana en menfur olanınız, kıyâmet günü de mevkice benden en uzak bulunacak olanınız, gevezeler, boşboğazlar ve yüksekten atanlardır." (Cemaatte bulunan bâzıları): "Ey Allah'ın Rasûlü! Yüksekten atanlar kimlerdir?" diye sordular. "Onlar mütekebbir (büyüklük taslayan) kimselerdir!" cevabını verdi. (Tirmizî, Birr 77, h.no: 2019)

 

"İyilik (birr), güzel ahlâktır. Günah da içini rahatsız eden ve başkasının muttalî olmasından korktuğun  şeydir." (Müslim, Birr 15, h.no: 2553; Tirmizî, Zühd 52, h.no: 2390)

 

“Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip istemedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olmaz.” (Buhârî, İman 6, 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, İman 19, 33; İbn Mâce, Mukaddime 9)

 

“Zâlim de olsa, mazlum da olsa mü'min kardeşine yardım et!” Bir adam: “Yâ Rasûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim; ama zâlimse nasıl yardım edebilirim, söyler misiniz?” dedi. Peygamberimiz: “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir” buyurdu. (Buhârî, Mezâlim 4, İkrâh 6; Müslim, Birr 62; Tirmizî, Fiten 68)

 

"Şeytan, Kıbleye dönen (mü'minlerin artık kendisine ibâdet etmesinden ümidini kesmiştir; fakat onları birbirine düşürmekte (hâlâ ümitlidir)." (Tirmizî, Birr 25; Müslim, Münâfıkun 65)

 

“Nefsim yedinde olan Allah'a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selâmı yayın.” (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66, İman 93, hadis no: 54)

 

“Biriniz bir meclise gelince selâm versin. Kalkmak isteyince de selâm versin. Birinci selâm sonuncudan evlâ değildir (ikisi de aynı ölçüde önemlidir).” (Tirmizî, İsti'zân 15, h. no: 2707; Ebû Dâvud, Edeb 150, h. no: 5208)

 

"Âilene girdiğin zaman selâm ver ki, selâmın, hem senin üzerine hem de âile halkına bereket olsun!" (Tirmizî, İsti'zân 10, h. no: 2699)

 

"Biriniz kardeşini (Allah için) seviyorsa ona sevdiğini söylesin." (Ebû Dâvud, Edeb 122, h. no: 5124; Tirmizî, Zühd 54, h. no: 2393)

 

“Birbirinizle kinleşmeyin, hasetleşmeyin, birbirinizden yüz çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları kardeş olun...” (Buhârî, Edeb 57; Ferâiz 2; Müslim, Birr 23; Tirmizî, Birr 24)

 

“Birbirinizle hasetleşmeyin. Almayacağınız bir malın fiyatını müşteri kızıştırmak için arttırmayın. Birbirinize kin ve nefret beslemeyin. Birbirinize darılıp yüz çevirmeyin. Birinizin satışı üzerine başka biriniz satış yapmasın. Ey Allah’ın kulları, böylelikle kardeş olun. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulüm ve haksızlık yapmaz, yardımı kesmez ve onu hakir görmez. -Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki- Takvâ buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi, bir kimseye şer olarak yeter. Her müslümanın kanı, malı ve ırzı başka müslümana haramdır.” (Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57-58, 62; Müslim, Birr 30-32; Ebû Dâvud, Edeb 47; Tirmizî, Birr 24; İbn Mâce, Duâ 5)

 

“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona hıyânet etmez, yalan söylemez ve yardımı terketmez. Her müslümanın, diğer müslümana ırzı, malı ve kanı haramdır. (Kalbini işaret ederek:) Takvâ buradadır. Bir kimseye şer olarak müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter.” (Tirmizî, Birr 18)   

 

“Sakın (sebepsiz, kötü) zanna yer vermeyin; zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin (gizli kusurları araştırmayın), rekabet etmeyin, hasetleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahrik etmez. Kişiye kötülük olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeterlidir. Her müslümanın canı, malı, kanı ve ırzı diğer müslümanlara haramdır. Allah sizin sûret ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Sakın ha, birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın kulları kardeş olun. Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.” (Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18)

 

“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim kardeşinin ihtiyacını görürse, Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir müslümanın sıkıntısını giderirse Allah da o sebeple onu kıyâmet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah da o kimsenin ayıp ve kusurunu (kıyâmet gününde) örter.” (Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58; Ebû Dâvud, Edeb 38, 46, 60, hadis no: 4893; Tirmizî, Hudûd 3, hadis no: 1426, Birr 19; İbn Mâce, Mukaddime 17; Benzer bir hadis için bkz. Müslim, Zikr 38, hadis no: 2699; Kütüb-i Sitte Terc. 10/149)

 

"Ashâbım, birbirinizle yardımlaşmayı kesmeyin, birbirinize buğz etmeyin, birbirinize hased etmeyin, birbirinizden yüz çevirip ayrılmayın. Ey Allah'ın kulları! Birbirinizle kardeş olun. Bir müslümanın din kardeşini üç günden fazla bırakması (küs dur­ması) helâl değildir." (Buhârî, Nikâh 45)

 

"Sadece mü'minle arkadaşlık et. Senin yemeğini muttakî olan yesin." (Ebû Dâvud, Edeb 19, h. no: 4832; Tirmizî, Zühd 56, h. no: 2397)

 

"Size oruç, namaz ve sadakanın derecesinden daha üstün olan şeyi haber vermeyeyim mi?" "Evet (Ey Allah'ın Rasûlü, söyleyin!)" dediler. "İnsanların arasını düzeltmektir. Çünkü insanların arasındaki bozukluk (dini) kazır." Tirmizî'de şu  ziyade gelmiştir: "Ben saçı kazır demiyorum, velâkin dini kazır (diyorum)." Ebû Dâvud, Edeb: 58, (4919); Tirmizî, Kıyamet: 57, (2511)

 

“(Hiçbir kötülüğü olmasa dahi) kişinin, müslüman kardeşine hakaret etmesi kendisine (kötülük olarak) yeter. Her müslümanın diğerine kanı, malı ve namusu haramdır.” (Müslim, Birr 32; Ebû Dâvûd, Edeb)

 

“Bir mü'minin diğer mü'mine üç günden fazla küsmesi helâl değildir. Eğer üzerinden üç gün geçer de ona rastlarsa, ona selâm versin. Selâm verilen, selâma karşılık verirse sevapta ortak olurlar. Eğer selâma karşılık vermezse günah ona döner.” (Ebû Dâvud, Edeb 55, h. no: 4912)

 

 “Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” (Ebû Dâvud, hadis no: 4599)

 

"Allah Tebâreke ve Teâlâ şöyle hükmetti: "Benim rızam için birbirlerini sevenlere, benim için bir araya gelenlere, benim için birbirlerini ziyaret edenlere ve benim için birbirlerine harcayanlara sevgim vâcip olmuştur." (Muvatta, Şi'r 16, h. no: 2, 953, 954)

 

 “İman ipinin  (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” (Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr)

 

 “Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama” (İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin Hanbel, 3/225)

                        

“Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir. Selâmını almak, hastalandığında ziyâretine gitmek, ölünce cenâzesine katılmak, dâvetine icâbet etmek, aksırınca ‘yerhamukelllah’ demek.” (Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 4, h.b no: 2162; Ebû Dâvud, Edeb 98, h. no: 5030; Tirmizî, Edeb 1, h. no: 2738); Nesâî, Cenâiz 52, h. no:4, 52)

 

“Sizin için korktuğum, dünyanın sizden öncekilerin önüne yayıldığı gibi, sizin önünüze de yayılıp onların birbirlerine karşı nefsâniyet güttükleri gibi sizin de birbirinize karşı nefsâniyet gütmeniz ve bu durumun onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesidir.” (Buhârî, 4/117)

 

"Birbirinize hediye verin ki, dostluğunuz artsın ve kalbinizdeki kin gitsin." (Muvatta, Husnü'l-Huluk 16)

 

"Sakın iyilikten hiçbir şeyi küçük görme, iyilik yap. İsterse mü'min kardeşini güler yüzle karşılama derecesinden hafif olsa bile.'' (Müslim, Birr 144)

 

"Her iyilik bir sadakadır. Müslüman kardeşini gülümseyerek karşılaman ve kovandan onun kovasına su boşaltman da iyiliktendir." (Tirmizî, Birr 36)

 

Bir sahâbi Peygamberimize ‘İslâm’ın hangi işi daha hayırlıdır?’ diye sordu. Buyurdu ki: “Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın herkese selâm vermendir.” (Ebû Dâvud, Edeb, hadis no: 5194; Buhârî, İman 6, 20).

 

“Allah, kaba ve ağzı bozuk kişiyi kesinlikle sevmez.” (Bu hadis, hasen-sahihtir.) (Tirmizîi, Kitabu'l Birri Ve's Sıla, B. 61, Hadis No: 2070)

 

“Geçmiş peygamberlerin sözünden (hiç noksansız) insanların eriştiği haberlerden birisi de: ‘Utanmıyorsan dilediğini yap’ sözüdür.”(Buhari, Kitabu'l Edeb, B.78, Hadis No.145 - İbn Mace, Kitabu'z Zühd, B.17, Hadis No: 4183)

 

“Her ne halde olursan ol, Allah'tan kork, günahın arkasından sevabı ulaştır ki, günahı silsin. İnsanlara güzel ahlâk ile muâmele et.” (Tirmizî, Birr ve's-Sıla 54, Hadis No: 2053)

 

"Kim din kardeşinin ırzını/nâmusunu onun gıyâbında müdâfaa ederse, Allah, kı­yâmet günü onu cehennem ateşinden uzaklaştırır." (Ahmed bin Hanbel, VI, 449-450) 

 

“Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların zarar görmediği kimsedir. Muhâcir ise, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak duran kimsedir.” (Buhârî, İman 4-5, Rikak 26; Müslim, İman 64-65; Ebû Dâvud, Cihad 2; Tirmizî, Kıyâmet 52, İman 12; Nesâî, İman 8, 9, 11)

 

“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şâyet iyilikleri yoksa, kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” (Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48)         

 

"(Ancak) Allah için seven, Allah için buğz eden/nefret duyan, Allah için veren ve Allah için sıkılık yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle erdirmiş, olgunlaştırmıştır." (Et-Tâc, c. 5, s. 78)

                

"Kim Allah için tevâzu ederse Allah onu yükseltir. Kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır. Kim Allah'ı çok zikreder/anarsa, Allah onu sever." (İbn Mâce, Zühd 16)

 

“Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Benim celâlim adına birbirini sevenler var ya! Onlar için orada öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler bile onlara gıpta ederler.” (Tirmizî, Zühd 53, hadis no: 2391; Kütüb-i Sitte Terc. 10/139)

 

Ebû Hureyre (r.a.)'den rivâyet edilmiştir. O şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.)'a bir adam geldi ve: ‘Yâ Rasûlallah! Bana açlık ve meşakkat isâbet etti (yani açlıktan dermansız kaldım)’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.), onu (doyurmak) için hanımlarına haber gönderdi. Fakat onların yanlarında hiçbir şey bulamadı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) : “... Bu gece şu adamı konuk edip yemek yedirecek bir adam yok mu ki, Allah, ona rahmet eylesin...” dedi. Ensar'dan bir zat, derhal ayağa kalktı: “Ben, yâ Rasûlallah!” diye cevap verdi. Sonra o adamı, alıp evine götürdü. Hanımına hitâben: “İşte Rasûlullah (s.a.s.)'ın konuğu. Ondan hiçbir şeyi tutup alıkoyma (konuğa ikram et)” diye tenbih etti. Kadın: “Vallahi, yanımda çocukların azığından başka birşey yok” dedi. Kocası: O halde çocuklar akşam yemeği yemek istedikleri vakit onları uyut, sonra gel, kandili söndür. Biz bu gece karınlarımızı dürelim (yani Rasûlullah (s.a.s.)'ın konuğu için biz, bu geceyi aç geçirelim)” dedi. Kadın kocasının dilediği işleri yaptı. Sonra o konuk, sabahleyin Rasûlullah'ın huzuruna vardı. Rasûlullah (s.a.s.): “... Andolsun ki, Aziz ve Celil olan Allah, bu gece falan erkek ve falane kadının işlerinden hayret etti -yahut güldü- Yani hayret uyandıracak şekilde râzı ve hoşnut oldu...” dedi. Aziz ve Celil Allah da, (onlar ve bütün Ensar hakkında) şunu indirdi: “... Kendileri fakirlik içinde bulunsalar dahi (muhâcirleri) öz nefislerine tercih ederler...” (59/Haşr, 9) (Buhârî, Tefsir 409; Müslim, Eşribe 172, h. no: 2054 -173-)

 

Hz. Habib bin Ebi Sabit (r.a.)'den rivâylet edilmiştir: Yermuk (savaşı) günü, Hâris bin Hişam, İkrime bin Ebî Cehil ve Ayyaş bin Ebî Rebia, savaş alanında yara ala ala nihâyet yıkılıp can çekiştiler. Bu sırada Hâris bin Hişam su istedi. Askerlerden biri ona su götürürken, İkrime’nin ona baktığını gördü. Bunun üzerine sucuya: “İkrime'ye götür ver” dedi. İkrime de, suyu alırken, Ayyaş'ın kendisine baktığını görünce sucuya: “Götür Ayyaş'a ver” dedi. Fakat sucu, daha Ayyaş'ın yanına varmadan Ayyaş vefat etti. Bunu üzerine İkrime'ye döndü ve fakat daha ona ulaşmadan o da vefat ettiği için bu sefer Hâris'e döndü. Fatat ona ulaştığında Hâris de son nefesini verdiği için her üçü de su içemeden vefat etmiş oldular. (M.Yusuf Kandehlevî, Hayatu's Sahabe, çev. Ahmet Meylani, İslâmi Neşriyat, Ank., TY, c. 1, s. 414; Kenzu'l Ummal, c. 5, s. 310 -Ebû Nuaym ve İbn Asâkir'den-)

 

“Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın  azâbından  hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olmaz.” (Tirmizî, Zühd 64)

  

“Ey diliyle inanıp iman kalbine inmeyenler topluluğu, müslümanları gıybet etmeyiniz. Onların ayıplarını araştırmayınız. Kim onların ayıplarını araştırırsa, Allah da onların ayıplarını araştırır. Allah kimin ayıbını araştırırsa, onun evinin içinde dahi ayıbını açar, perişan eder.” (Ebû Dâvud, Edeb 40, hadis no: 4880; benzer rivâyetle, yakın bir mânâda: İbn Mâce, Hudûd 5, h. no: 2548; Tirmizî, Birri ve's-Sıla 84, h. no: 2101)

 

 “Eğer sen, insanların ayıplarını araştırmaya kalkışırsan, onları ifsad eder veya ifsad etmeye ramak kalırsın.”  (Ebû Dâvud, Edeb 44, hadis no:4888)

 

“Kim bir ayıp görür de onu örterse, (Câhiliyye devrinde) toprağa diri diri gömülen kızları diriltmiş gibi olur.” (Ebû Dâvud, Edeb 45, hadis no: 4891)

 

 “Kim bir mü'mini, bir münâfığın şerrinden korursa, Allah ona bir melek gönderir. Kıyâmet gününde onun etini cehennem ateşinden korur. Kim bir müslümanı kötülemek  isteyerek ona söz atarsa, söylediği sözü isâbet edip içinden çıkana kadar Allah, onu cehennem köprüsü üzerinde hapseder.” (Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no: 4883)

 

 “Kim, hürmeti düşecek, şerefinden noksanlık olacak bir yerde müslümana yardımcı olmaz, onu yalnız bırakırsa, Allah da yardımını istediği yerde onu yalnız bırakır. Kim şerefinden kaybedeceği, saygının azalacağı bir yerde müslümana yardımcı olursa, yardımını istediği yerde Allah, ona yardımcı olur.” (Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no: 4884)

 

Hz. Âişe (r.anhâ), haber verip şöyle dedi: Bir kimse, Rasûlullah (s.a.s.)'ın huzuruna gelmek için izin istedi. Rasûlullah: “Ona izin verin. O, aşiretin ne kötü kardeşidir (yahut, o, aşiretin ne kötü oğludur.” buyurdular. O kimse, Rasûlullah (s.a.s.)'ın yanına girince; Rasûlullah ona karşı yumuşak sözler söyledi. Ben: “Yâ Rasûlallah, biraz önce sen, onun için söylediğin o sözleri söyledin. Sonra da ona yumuşak kelâm ettin?” diyerek bunun sebebini sordum. Rasûlullah: “Yâ Âişe, insanların en şerlisi, çirkin hareketlerinden korunulması için insanların kendisini terk ettikleri yahut, karşılaşmak istemeyip yalnız bıraktıkları kimsedir.” buyurdular. Not : İbn Battal'ın beyanına göre gelen kişi: Uyeyne b. Hısn El Ferazi'dir. (Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Birr ve's-Sıla, 83; Tirmizî, Birr ve's-Sıla, 58, hadis no: 2064)

 

“Kardeşinle münakaşa etme, onunla (kırıcı şekilde) şaka yapma ve ona, yerine getiremeyeceğin vaadde bulunma!” (Bu hadis ğaribtir.) (Tirmizî, Birr ve's-Sıla, 57, hadis no: 2063)

 

“Kardeşinin derdine sevinip gülme! Sonra Allah onu esirger de, senin başına verir.” (Bu hadis, hasen ğaribtir.) (Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyame, 18, hadis no: 2621)

 

“Kim bir  (din) kardeşini bir günahtan ötürü ayıplarsa, kendisi de o günahı işlemeden ölmez.” Ahmed bin Hanbel diyor ki: Şârihler, (bu hadisin şerhinde) “tevbe ettiği bir günahtan ötürü” dediler. (Bu hadis, ğaribtir ve senedi muttasıl değildir.) (Tirmizi, Sıfatu'l-Kıyâme 17, hadis no: 2620)

 

"Bir genç, ihtiyar bir kimseye yaşı  sebebiyle ikramda bulunursa, Allah yaşlılığında ona ikram edecek kimseleri mutlaka takdir eder." (Tirmizî, Birr 75, h. no: 2023)

 

"Küçüklerimize merhamet, büyüklerimize sayı göstermeyen bizden değildir." Bir rivâyette şu ziyâde gelmiştir: "...Ma'rûfu emretmeyen, münkerden  nehyetmeyen de bizden değildir." Tirmizî, Birr 15, h. no: 1920)

 

“Ölülerinizin iyiliklerini anın (hayırla yâd edin). Kötülüklerini (anmaktan) vazgeçin.” (Ebû Dâvud, Edeb 50, hadis no: 4900)

 

“Ölülere sövmeyin. Çünkü onlar, önden göndermiş oldukları amellerinin karşılıklarına ulaşmışlardır.” (Buhârî, Cenâiz, 148 -98’inci ölülerin şerlilerini anmak bâbı-)

 

“Hasedden sakının, ateşin odunu veya otu yediği gibi, hased de iyi amelleri yer.” (Ebû Dâvud, Edeb 52, hadis no: 4903; İbn Mâce, Zühd 22, h. no: 4210)

 

“Sizden biriniz, yaratılış, mal ve evlât husûsunda kendisinden üstün kılınmış kimselere baktığı zaman (üzülmesin), hemen kendisinden aşağı (halli) kimselere baksın!” (Buhari, Rikaak 77; Müslim, Zühd ve'r-Rekaaik.8, h. no: 2963)

 

"İki müslüman karşılaşıp musâfahada bulununca (tokalaşınca), ayrılmalarından önce (küçük günahları) mutlaka affedilir." (Ebû Dâvud, Edeb 153, h. no: 5211, 5212; Tirmizî, İsti'zân 31, h. no: 2729)

 

"Musâfaha edin (tokalaşın) ki, kalplerdeki kin gitsin, hediyeleşin ki birbirinize sevgi doğsun ve aradaki düşmanlık bitsin." (Muvatta, Husnü'l-Hulk 16, h. no: 2, 908)

 

"Hasta ziyaretinde bulunan kimse, ziyaretten dönünceye kadar cennet meyveleri arasındadır." (Müslim, Birr 40, h. no: 2568; Tirmizî, Cenâiz 2, h. no: 967)

 

"Kim Allah rızâsı için bir arkadaşını ziyaret eder veya bir hastaya geçmiş olsun ziyaretinde bulunursa, bir münâdi ona şöyle nidâ eder: ‘Dünya ve âhirette hoş yaşayışa eresin. Bu gidişin de hoş oldu. Kendine cennette bir yer hazırladın." (Tirmizî, Birr 67, h. no: 2009)

 

"Komşusu, zararlarından emin olmayan kimse cennete giremez." (Buhârî, Edeb 29; Müslim, İman 73, h. no: 46)

 

"Kim Allah'a ve âhirete inanıyorsa misafirine ikrâm etsin. Kim Allah'a ve âhirete inanıyorsa komşusuna ihsanda (iyilikte) bulunsun. Kim Allah'a ve âhirete inanıyorsa hayır söylesin veya sükût etsin." (Buhârî, Edeb 31, 85, Nikâh 80, Rikaak 23; Müslim, İman 74, h. no: 47; Ebû Dâvud, Edeb 132, h. no: 5154)

 

"Size Ashâbımı, sonra da onların peşinden gelecekleri (sonra da bunların peşinden gelecekleri) tavsiye ediyorum. Daha sonra (gelenler arasında) yalan, öylesine yayılacak ki, kişi, kendisinden yemin taleb edilmediği halde yemin edecek, şâhidliği istenmediği halde şehâdette bulunacak. Haberiniz olsun, bir erkek bir kadınla baş başa kaldı mı onların üçüncüsü mutlaka şeytandır. Size cemaati tavsiye ederim. Ayrılıktan sakının. Zira  şeytan, tek kalanla birlikte  olur. İki kişiden uzak durur. Kim cennetin ortasını dilerse, cemaatten ayrılmasın. Kimi yaptığı hayır sevindirir ve kötülüğü de üzerse, işte o, mü'mindir." (İbn Mâce, Ahkâm 27, h. no: 2363; Tirmizî, Fiten 7, h. no: 2166)

 

“Kim sevdiğini Allah için sever, buğz ettiğine Allah için buğz eder, verdiğine Allah için verir ve men ettiğini Allah için men ederse, iman kemâle erer.” (Ebû Dâvud, Sünnet 16, h. no: 4681; Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâme 22, h. no: 2642)

 

“Allah rızâsını dileyerek öfke yudumunu yutan bir kulun yudumundan sevabça daha büyük (ve faziletli) bir yudum Allah katında yoktur.” (Buhâri, Edebu'l Müfred, B.640, no.1318; İbn Mâce, Zühd 18, h. no: 4189)

 

“Müflis kimdir bilir misiniz?” Ashâb: “Bizim aramızda müflis, hiçbir dirhemi ve eşyası olmayan kimsedir, demişler. Bunun üzerine: “Gerçekten benim ümmetimden müflis, kıyâmet gününde namaz, oruç ve zekâtla gelecek olan kimsedir. Amma şuna sövmüş, buna zinâ isnâdında bulunmuş (fâhişe, namussuz demiş), şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, diğerini de dövmüş olarak gelecektir. ve buna hasenâtından, şuna hasenâtından verilecektir. Şâyet dâvâsı görülmeden hasenâtı biterse, onların günahlarından alınacak, bunun üzerine yüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır.” (Müslim, Birr ve's-Sıla, 59 h. no: 2581)

 

“Enes (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: O der ki: “Din üzerinde münâkaşa yapıyorduk ki, üzerimize Hz. Peygamber (s.a.s.) geldi. Bizi münâkaşa (mirâ) eder halde görünce, şimdiye kadar hiç görülmemiş derecede kızdı ve şöyle dedi: “Ey Muhammed’in ümmeti, nefislerinizi bu derece ateşlendirmeyin; siz bununla (din ve akîde konularında münâkaşa ile) mı emrolundunuz? Bundan nehyedilmediniz mi? Sizden öncekiler de sadece bu sebepten yok olmadılar mı? Hayrı az olduğu için mücâdeleyi terk edin. Münâkaşayı terk edin; zira münâkaşa, kardeşler arasına düşmanlık sokar. Münâkaşayı terk edin; zira fitnesinden emin olunmaz. Münâkaşayı terk edin; zira o, (zihinlerde) şüphe meydana getirir, amelleri yok eder. Münâkaşayı terk edin, zira mü’min (dinde) münâkaşa yapmaz. Münâkaşayı terk edin, zira  münâkaşa yapanın haserâtı (zararı) tam olmuştur. Münâkaşayı terk edin, zira münâkaşada devam, günah için kâfidir. Münâkaşayı terk edin, zira o, Rabbim’in putlara tapmak ve şarap içmekten sonra beni nehyettiği ilk şeydir. Münâkaşayı terk edin, zira şeytan ibâdetten ümitsiz olduğu halde, aranıza fitne ve fesat sokmaktan ümitvârdır. İşte bu, dinde münâkaşadır. Münâkaşayı terk edin, zira İsrâiloğulları (bu yüzden) 71 fırkaya, hıristiyanlar 72 fırkaya ayrıldılar. Ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır. Bunların bir kısmı (biri) hâriç, hepsi de dalâlet üzerindedir.” Bu kurtulan kısmın kimler olduğu sorulduğu zaman Rasûlullah şu cevabı verdi: "Benim yolum üzerinde olanlar, ashâbım, Allah'ın dini üzerinde mücâdele ve münâzaraya girmeyenler ve herhangi bir günah sebebiyle tevhid ehlinden birini tekfir etmeyenlerdir." (El-Âcurrî, eş-Şerîa, s. 55; T. Koçyiğit, Hadisçiler ve Kelâmcılar Arasındaki Münakaşalar, s. 225-226) (Not: Bu hadis rivâyeti, Kütüb-i Sitte ve benzeri sahih hadis kitaplarında yer almaz, hadisin sıhhati bilinmemektedir.)      

 

 

 

Ahlâkî Örnek Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)

 

“Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça  zikredenler için en güzel örnek” olan Hz. Muhammed (s.a.s.), rahmeti her şeyi kuşatmış olan  Allah’ın tasdikiyle “yüce bir ahlâk” üzere yaşamıştır.

 

Ahlâkın özünü kişilik; kişiliğin özünü ise kendiliğinden, devamlı ve kuşatıcı olan kısmı teşkil eder. İzlenmesi gerekli yol olarak “sünnet” de içerdiği devamlılık ve kuşatıcılık ile Hz. Peygamber’in eşsiz ahlâkını şüphe ve yanlış anlamaya meydan vermeyecek şekilde insanlığın düşünme, ibret alma ve doğruyu bulma yeteneğinin istifadesine sunar. Muhtemel her yönü ve her türlü tezahürü ile hayatı bütünüyle kucaklayan istikamet, doğruluk ve adâlet; özü sözle, sözü de davranışla ayrılmaz bir vücut halinde birbirine nakşeden içtenlik ve samimiyet; düşünülen, söylenen ve yapılan her şeye güzellik ve insanilik damgasını vuran incelik, nezaket ve haya; her türlü iyiliğin özünü simgeleyen şefkat, merhamet ve muhabbet; her durum ve şartta insancalığı, insana yakışırlığı temsil eden hilm, cömertlik, sabır ve cesaret; kökü sağlam, dalları ise gökte olup her daim Rabbin izniyle yemişini veren iman ağacının özünü teşkil eden takvâ, itidal ve hakkaniyet; her türlü güzellik ve olgunluğun en güzel elbiseleri olan tevazu, sadelik ve vefa... O’nun yüce ahlâkının ana çizgilerini oluşturur.

 

Yeme-içme, giyim-kuşam, istirahat ve eğlenme gibi tabi ihtiyaçlarını karşılamasında; ailesi , akrabaları, dostları ve düşmanları ile ilişkilerinde; duâ, ibâdet ve niyazında; tebliğ ve sohbetlerinde; geçimini teminine yönelik faaliyetlerinde; tebessüm ve vakarında; afiyet ve hastalığında; zenginlik ve fakirliğinde; savaşta düşmanla olan mücadelesi ile evinde çocuklarıyla olan muhabbetinde; vefat etmiş oğlu İbrahim’in bedenine damlayan gözyaşlarıyla şehid olmuş amcası Hz. Hamza’nın delik deşik edilip hunharca parçalanmış bedenine bakan gözlerinde... kısacası hayatının her an ve her aşamasında bütün bu yüce değerler olgunlaşma çabası altında kendilerini gösterir ve O’nun şahsiyetinin ayrılmaz parçaları haline gelirler.

 

Hayat, devamlı değişen ilişkiler bütünü olup bütün değişimleri ile bir süreci ifade eder. Ahlâkîse istikrarı, gelişimi ve olgunlaşması ile bu sürece kimliğini kazandıran, şahsiyetini verendir. Bu açıdan Peygamber Efendimizin detaylarıyla bilinen hayatına bakıldığında, bu hayata örnek şahsiyetini verenin, yüce değerlerin, dosdoğru yolun, insanca, insanın yaratılış amacına uygun yaşamanın İlâhî kelimelerle ifadesi olan Kur’an-ı Kerim’in olduğu rahatlıkla görülür. Kendisine O’nu en iyi tanıyan kimselerden biri olarak “O’nun ahlâkı nasıl idi?” diye sorulduğunda, sevgili eşi Hz. Âişe’nin “O’’nun ahlâkı Kur’an idi.” şeklinde cevap vermiş olması bu açıdan çok önemlidir. Öncelikle yaratan ve emredip en güzeline hidâyeteden yüce Allah’ın “Yâsîn, hikmet dolu Kur’an hakkı için, sen şüphesiz gönderilenlerden (Rasûllerden)sin, dosdoğru yol üzerindesin.” (36/Yâsîn, 1-4); “Nûn. Kaleme ve yazdıklarına andolsun ki sen Rabbinin nimeti ile bir mecnun değilsin ve hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir ecir vardır. Ve hiç şüphesiz sen yüce bir ahlâküzeresin.” (68/Kalem, 1-4) ve benzeri âyetler ile Peygamber Efendimizin bir yandan üstün ahlâkına bir yandan da bu üstün ahlâkın İlâhî öğreti ile bağlantısına şahadeti; sonra da bu İlâhî şahadete selim akıl ve kalpleri ile doğru bilgi, tecrübe ve haberlere istinaden katılıp, bu hakikati tasdik eden nice insanların buna tanıklığı göstermektedir ki O, özü, sözü ve hareketi ile hayatının başından sonuna kadar her anına damgasını vuran ahlâkı ile İlâhî öğreti Kur’ân-ı Kerim rehberliğinde insanî olgunluk ve kemale ulaşarak âlemlere rahmet olmuş; olgunluk ve kemali gaye edinenlere de en güzel örnek olarak Allah’ın kulu ve elçisi olmanın gereğini yerine getirmiş; “yaratan Rabbin adıyla” okumanın anlamını, şeklini ve beşeri düzlemdeki fonksiyonunu bütün insanlığa göstermiştir. Dolayısıyla O’nun eşsiz ahlâkını tetkik, insanı, Kur’an rehberliğinde yaşanmış bir olgunluğun, kemalin kıyısına götürmekte; insana, hayatı hayat olarak bütün karmaşıklığı içinde bütünlüğü ile anlama, tatma ve yaşama imkanı vermektedir. Zaten O’nu âlemlere rahmet ve insanlığa güzel örnek yapan da işte bu kuşatıcılık ile bütünlüğüdür; insanca yaşamanın eşsiz rehberi Kur’ân-ı Kerim’i özü, sözü ve davranışı; ailesi, topluluğu ve devleti ile hayata yansıtmış olmasıdır.

 

İnsan yaşamının üzerinde gerçekleştiği yeryüzü nice başarılara şahitlik etmiş; insan elinde çiçeklenen nice güzelliklerin tanığı olmuştur. Ancak bütün bu güzellik ve başarıların tek bir insanın şahsiyetinde Hakk’a ve hakikate şahitlik ettiği pek görülmemiştir. İşte Peygamber Efendimizi ve O’nun eşsiz ahlâkını mümtaz kılan, hayatın muhtelif yönlerinde ortaya konulan çeşitli başarıların sahibi olan diğer insanlardan ayırıp da O’nu tüm olgunluk ve kemalin numunesi haline getiren husus bu kuşatıcılığı ile bütünlüğüdür. Bu durumda insana ait yaşamın her anı ve her safhası için O’nun asil hayatı ve güzel ahlâkında olması gereken, olgunluk ve kemale işaret eden bir örneklik vardır.

 

 “Muhammedî Risâlet” adlı eserinde Allâme Seyyid Süleyman en-Nedvî bu hususu şu güzel cümleleri ile ifade eder: “...eğer zengin ve varlıklı bir insan isen, Rasûlullah’ın Hicaz’la Şam arasında eşya taşıdığı ve Bahreyn’in hazinelerine sahip olduğu zamanı hatırla! Ve sen de O’nun gibi hareket et. Eğer fakir ve yoksul isen Rasûl-i Ekrem’in EbûTalib mahallesinde mahsur kaldığı, vatanını ve bütün mülkünü terk ederek Mekke’den Medine’ye hicret ettiği zamanı düşün. Eğer hükümdar isen O’nun Arapların idaresini ele geçirdiği, her tarafa hakim olduğu, ileri gelenlerin, şan ve şeref sahiplerinin O’na itaat ettiği zamanı hatırla. Eğer zayıf ve kimsesiz isen Rasûlullah’ın Mekke’de yaşadıklarını hatırla! O’nda senin için güzel bir örnek vardır... Eğer fatih ve muzaffer bir hükümdar isen Bedir’de, Huneyn ve Mekke’de düşmana galip geldiği günlere bakarak Peygamber Efendimizin hayatından ibret al. Eğer mağlup olmuşsan Uhud harbinde Rasûlullah’ın şehid ve ağır yaralı ashâbı arasındaki halini düşün. Eğer öğretmen isen mescidin sofasında ashâbına nasıl öğretmenlik yaptığını hatırla! Eğer öğrenci isen Cebrail’in huzurunda nasıl diz çöküp hidâyetistediğini düşün. Eğer nasihat eden bir vaiz, emin bir mürşit isen Mescid-i Nebevi’de bir kütük üzerinde vaaz eden Rasûlullah’a kulak ver. Eğer hiçbir yardımcın olmadığı halde hakkı ayakta tutmak, iyiliği haykırmak istiyorsan Mekke’deki zayıf haline rağmen Peygamber Efendimizin hakkı açıkça ilan ettiği zamanı hatırla. Eğer düşmanını yenersen, Rasûlullah’ın Mekke’yi fethettiği günü hatırla. Hakem ya da hakim isen, İslâm güneşi doğmadan önce, Kureyş reisleri birbirine girmek üzereyken Rasûlullah’ın Hacer-i Esved’i yerine koymak için verdiği hükme bir göz at. Sonra gözünü çevir ve bir daha bak: Rasûlullah’ın Medine mescidinin avlusunda insanlar arasında adâletle hüküm verdiği zamanı düşün...Hülasa her ne olursan ol, ne işle uğraşırsan uğraş yaşadığın müddetçe, günün her saatinde Rasûlullah’ın hayatında senin için güzel bir hidâyet, hayat karanlıklarını aydınlatan güzel bir misal vardır. Böylece işlerin düzelir, sıkıntıların sona erer... O’nun hayatı bütün insanlık için hayatın her safhasında örnekti. O’nun hayatı aydınlanmak isteyenler için bir nur, hidâyete ermek isteyenler için bir kandil, doğru yolu bulmak isteyenler için de bir rehberdi.”

 

Peygamber Efendimizi herhangi bir şekilde görebilmek, O’nunla herhangi bir şekilde hayatın bir anını paylaşabilmek ya da onunla ilgili güvenilir bir eseri okuyabilmek, bir şekilde ona ulaşabilmek, görüp duyabilme ve görüp duyduklarını gereğince değerlendirebilme imkanına sahip bir insan için onun şahsiyet ve ahlâkının güzelliği ve eşsizliğini idrak noktasında yeterlidir. Onu gereğince takdir edebilmek ve onun bu güzellik ve eşsizliğinden yeterince istifade edebilmek ise insanın taşıdığı “sorumluluk” endişesiyle bağlantılı olarak onu, Allah elçisi ve dolayısıyla hakikatin (kitap ve hikmetin) öğreticisi, açıklayıcısı; olgunluk ve kemalin eğitimcisi olarak görebilmek ve değerlendirebilmekle; hiçbir istisnaya yer vermeksizin hayatın bütününü onun evrensel örnekliğine açabilmekle mümkündür. Bu durumda meramı ifâde için şu âyet yeterli olacaktır: “Andolsun ki Allah’ın Rasûlünde sizler için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için elbette pek güzel bir örnek vardır.” (33/Ahzâb, 21)

 

Yakınları, dostları ve kendisini görenler tanıklık ederler ki Rasûl-i Ekrem’in mübârek cismi baştan aşağı kusursuz, bütün azası birbirine uygun, alnı, göğsü ve iki omuzlarının arası ve avuçları geniş; boynu uzun ve düzgün; omuzları, pazuları, baldırları iri ve kalın; bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Karnı, göğsü ile beraber olup şişman değildi. Ayaklarının altı çukurdu, düz değildi. Uzuna yakın orta boylu, iri kemikli, güçlü kuvvetli idi. Cildi ipekten yumuşak, başları orta büyüklükte, kaşları hilal, çekme burunlu, az değirmi (yuvarlak) çehreli idi. Kirpikleri uzun, gözleri kara ve güzeldi. İki kaşının arası açık, fakat kaşları birbirine yakındı. Çatık kaşlı değildi. İki kaşının arasında bir damar  vardı ki hiddetlendiğinde kabarıp görünürdü. Yüzü adeta pembe beyazdı. Yani ne kireç gibi beyaz ne de kara yağız, esmer idi. İkisi ortası gül gibi kırmızıya dönük, beyaz ve berrak olup yüzünde nur gibi bir parıltı vardı. Dişleri inci gibi beyaz ve parlak olup hafifçe seyrekti. Konuştuğu ve tebessüm ettiği vakit beliriverirdi. Saçları ne pek kıvırcık ne de pek düzdü. Uzadığı zaman kulaklarının memelerini geçerdi. Sakalı sıktı fakat uzun değildi. Bir tutamdan fazlasını keserdi. Vefatlarında saçı sakalı henüz ağarmaya başlamıştı. Başında pek az, sakalında yirmi kadar beyaz kıl vardı. Vücudu tertemizdi. Koku sürsün, sürünmesin teni ve teri en güzel kokulardan daha güzel kokardı... Haline hüzün ve tefekkür, bakışlarına da netlik ve derinlik hakimdi. Çoğu zaman sükut eder ancak gerektiğinde konuşurdu. Konuştuğunda ağır ağır, tane tane konuşur; önemli yerleri tekrar ederdi. Sevgi ve sevincini tebessümle ifade eder; yüz rengi ve hatları, haline delalet ederdi. Yürüdüklerinde ayaklarını kuvvetle kaldırır, vakar ve sükunetle çabuk ve uzun adımlarla, sanki yüksekten iner gibi yürürlerdi. Bir şeye yönelmek istediklerinde sadece başlarıyla değil bütün vücutlarıyla döner, sebepsiz hiçbir tarafa bakmazlardı. Temiz, düzenli ve sağlıklı idiler. Ağırbaşlı, vakur, canayakın, sıcak, samimi ve ilgili idiler...

 

Peygamberimizin dış görünüşü ve tabii özellikleri, iç ahlâkı ve iç dünyasını aksettirmektedir. Bu meyanda yapılan tarifler, nihâyetinde samimiyeti, içtenliği, sevecenliği, güvenilirliği, dürüstlüğü, bilinçliliği, dinginliği....ile noktalanmaktadır. Yüzünün parlaklığı, yürüyüşünün eminliği, yönelişinin tamlığı bu açıdan değerlendirilirse bu açıkça görülecektir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de  bir çok yerde (2/Bakara, 173, 7/A’râf, 46-48, 47/Muhammed, 30, 48/Fetih, 29 ve 55/Rahmân, 41) Yüce Allah “sîmâ”yı “iç”i tanıtan, ahlâkı gösteren bir alâmet olarak değerlendirmiştir. İbn-i Abbas’ın: “İyiliklerin yüzlerde bir parlaklığı, kalpte bir nuru, bedende bir kuvveti, rızıkta bir genişliği ve gönüllerde bir sevgisi vardır. Kötülüklerin de yüzlerde bir sevimsizliği vardır.” sözü ile, Hz. Osman’ın “Kişinin işlediği her bir amelin elbisesi kendisine giydirilir. Hayır ise hayır; şer ise şer...” sözleri de bunu göstermektedir. Bu durumda, Medine dışında konaklamış bir kervandan, pazarlık etmeksizin söylenen fiyat ile kırmızı bir deveyi alıp, yularından çekerek şehre doğru yürüdüğünde Hz. Peygamber’in arkasından olayı değerlendirerek tanımadıkları bir kimseye bu şekilde karşılığını peşin olarak almaksızın deveyi vermiş olmalarından hayıflanan kervan ehline “rahat olun! bundan daha temiz ve daha nurlu başka bir insan görmedik” şeklinde görüş bildiren o kadının, ya da vefatı sonrasında, hücre-i saâdetine girip de peygamberimizin yüzünü açıp alnını öptüğünde “Ah! Hayatında olduğun gibi ölümünde de güzelsin.” diyerek duygularını ifadeye çalışan Hz. Ebûbekir’in bu samimi sözlerini ve de neden onu ansızın görenlerin heybetinden heyecana kapıldıklarını, görüp tanıyanların ise onu o derece sevdiklerini daha iyi anlayabiliyoruz.

 

Rasûl-i Ekrem’in şahsiyetinde, “yaratan Rabbin adıyla okuma...” ve “emredildiği şekilde istikamet üzere olma” çaba ve gayretinin yeri ve etkisi âşikârdır. Kendisine gelen ilk vahyin “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan yarattı. Oku! Kâlem ile öğreten, insana bilmediğini öğreten Rabbin ne büyük kerem sahibidir.” âyetlerinden oluşmuş olması; yaşlılık emareleri üzerinde belirdiğinde, halini soran ashâbına “Beni, Hûd sûresi ihtiyarlattı.” şeklinde cevap vermiş olması buna işaret etmekte olup, mezkûr sûrede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O halde sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Ve aşırı gitmeyin. Çünkü O, her ne yaparsanız onu hakkıyla görendir.” (11/Hûd, 112)

 

İnsan, bir münasebetler sentezidir. Her insan bir ilişkiler bütünü içerisinde yaratılır ve şahsiyetini, kişiliğini, ahlâkını bu bütün içerisindeki tavrı ve rolü ile ortaya koyar. Yüce Allah’ın “birleştirilmesi emredilen” olarak ifade ettiği bu ilişkiler bütününü muhafaza edebilmenin yolu olan yaratana kulluk, yaratılana da şefkat, merhamet ve adâletin, emrolunduğu üzere dosdoğru şekilde yerine getirilmesinin zorluğu ve zor olduğu kadar da insani olgunluğa ulaşabilmedeki önem ve rolü tartışmasızdır. İşte bizler Rasûl-i Ekrem’in eşsiz ahlâkında, özünde, sözünde ve davranışlarında ve hatta ağaran saç ve sakallarında hep bu “emrolunduğu gibi dosdoğru olma” endişesi ve gayretini görmekteyiz. O, Allah Teâlâ ile olan ilişkisinde, iç dünyasında, evinde, ailesi ve akrabası ile olan münâsebetinde; dostlarına, tanıdık tanımadık bütün insanlara karşı olan tavırlarında; istirahatinde, ticaretinde, savaşta ve savaş sonrası ganimet taksiminde; mescitte imamlıkta, en önde liderlikte, hayatı ve vefatında hep bu endişeyi taşımış, olanca gayretini buna sarfetmişti. O, durumunu şöyle ifâde ediyordu: “Rabbim beni ne güzel terbiye etti.”, “Ben ancak ahlâkî faziletleri tamamlamak üzere gönderildim.” O halde, Rasûlullah’ın ahlâkını tanımak, onu, içerisinde bulunduğu ilişkiler bütünü ile tanımakla mümkün olacaktır. Bu yapıldığında ise onun ahlâkî yüceliğinin temelinde bu ilişkiler bütününü hayranlık verecek şekilde, biç birini ihmal etmeksizin muhafaza etmiş olmasının; birleştirilmesi emrolunan her şeyi hayatı ile birleştirmiş olmasının bulunduğu görülecektir.

 

Ahlâkî faziletlerin başında “adâlet” ve “ihsân” gelir ki her iki kavram da nihâyetinde “herşeyi yerli yerine koyma”yı ve “yapılması gerekeni layıkı ile yapma”yı ifade eder. Nitekim Yüce Allah: “Muhakkak ki Allah adâleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye sizlere öğüt verir.” (16/Nahl, 90) buyurur. Rasûl-i Ekrem, hayatı boyunca her şeye gereken değeri gerektiği kadarı ile vermiş; ihmalkarlık, duyarsızlık ve aşırılık onun hayatında kendine bir yer bulamamıştır. Bir insanın ihmal ve dengesizliğe meydan vermeksizin, hiçbir aşırılığa düşmeksizin, hayatın her bir yönünde davranmış olması ve bu denge ve istikrarı hayatın hem yatay hem de dikey boyutunda muhafaza etmiş olması elbette olgunluk ve kemalin zirvesidir. Beşer olması peygamberliğine bir nakısa getirmemiştir. Peygamberliği ona ailesini, dostlarını unutturmamıştı. Allah’a olan bağlılığı ve deruni duyguları onu dünyadan el etek çekmeye yöneltmemişti. Liderliği, komutanlığı, hakimliği onu hastaları ziyaretten, fakirlerle sohbetten men etmemişti. Mekke’deki hayatı ile Medine’deki hayatı arasında yaşananlar ve sahip olunan imkanlar çok farklı da olsalar duruş bakımından hiçbir farklılık olmamıştır.

 

Adâlet ve ihsan onun hayatının her demini kuşatmıştı. Gençliğinde toplumda el-Emin olarak tanınır ve bilinirdi. Ticaret hayatındaki dürüstlüğü takdir edilir, insanlar arası anlaşmazlıklardaki hakemliği makbul görülürdü. “Doğruluk iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Yalan kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür” der, doğruluğu imanın gereği; yalanı, emanete ihaneti ve verilen sözlerde durmamayı nifak alameti sayardı. Doğruluk hassasiyeti o derecede idi ki şaka bile olsa ondan tâviz vermezdi. “şaka yapar mısınız?” diye sorulduğunda “evet, ama doğru sözden başkasını söylemem” demişti. Onun bu özelliğini düşmanları bile bilir, onu öldürmek için ellerinden geleni yaptıkları halde kıymetli eşyalarını ona emanet etmekten çekinmezlerdi. Mekke’den Medine’ye hicretinde yatağına yatırıp geride bıraktığı Hz. Ali’ye her emaneti sahibine vermesini tembihlemişti.

 

 En zor durumlar bile onu verdiği söze bağlılıktan vazgeçiremezdi. Hiçbir menfaat ona, bu konuda geri adım attıramazdı. Mekke’den Medine’ye gelirken müşriklere yakalanan ve kendilerine karşı savaşmamak şartıyla serbest bırakılıp Bedir savaşı öncesi Hz. Peygamber’e kavuşan Huzeyfe el-Yeman ve bir arkadaşı, olayı Rasûl-i Ekrem’e anlattığında sayılarının azlığı, adama olan ihtiyaçlarının şiddetine rağmen onlara savaşa katılamayacaklarını ifade ile “siz geriye dönün, her hâl u kârda sözünüze riâyet edeceğiz. Bizim sadece Allah’ın yardımına ihtiyacımız var” demişti. Hudeybiye’de müşrikler ile yapılan anlaşmanın şartlarından biri de Mekke’den müslüman olarak Medine’ye gidecek olan kimselerin, talep edilmesi durumunda Mekkelilere geri verilmesi idi. Daha antlaşma henüz imzalanmış iken EbûCendel, elleri zincirli bir halde, hapsedildiği zindandan kaçarak müslümanların bulunduğu yere gelmişti. O esnada orada bulunup, anlaşmayı yapmış olan müşrik Süheyl Bin Amr, antlaşmanın derhal tatbikini talep ile kaçağın kendisine teslimini istediğinde bu durum müslümanların ağırına gitmişti. Rasûl-i Ekrem ise inananların selamet ve kurtuluşuna olanca düşkünlüğüne rağmen “Ey Ebû Cendel, sabret! Biz ahdimizden dönemeyiz. İnşâallah Allah sana yakında bir yol açacaktır!” demişti. Ne ahde bağlılıktan tâviz vermiş ne de Ebû Cendel’i ihmal etmişti. Sözde durmayı, ahde bağlılığı kul olmanın gereği olarak görmüş; işin sonucunu Allah’a havâle etmiş, O’na güvenip dayanmıştı.

 

“Helâl rızık kazanmak için çalışmanın mecburi bir görev” olduğunu; en hayırlı kazancın da el emeği ve meşrûticaret vasıtasıyla sağlanan kazanç olduğunu söyler; satarken ve satın alırken kolaylık gösterene Allah’ın rahmetini müjdeler, doğru ve güvenilir tacirlerin peygamber ve şehidlerle beraber olacaklarını ilan ederdi. Bazen pazarları gezer, satıcıların mallarını kontrol eder ve “bizi aldatan bizden değildir” derdi. Kendisi de bilfiil ticaretle uğraşmış, kanaati, dürüstlüğü ve vefası ile tanınmıştı. Bazen borçlanır, borçlarını vaktinde ve en güzel şekilde öderdi. Hakka riâyete önem verir, her hak sahibine hakkının mutlaka verilmesinde ısrar ederdi. “Hak sahibinin söze hakkı vardır” diyerek hakkın üstünlüğünü ilan ederdi. Hiçbir olayın hakkı zayi etmesine müsâade etmezdi. Yahudi alacaklısı, alacağını talep üzere gelip de elbisesini çekerek, yakasından tutarak “Siz Abdulmuttaliboğulları hep borcunuzu uzatırsınız” gibi kaba sözler söylediğinde, Hz. Ömer sinirlenerek sert bir şekilde karşılık vermişti. Rasûl-i Ekrem ise olup biteni tebessümle karşılamış ve Hz. Ömer’e “Ey Ömer! Ben ve o, senden bunun dışında bir söz duymaya çok daha muhtaç idik. Bana borcumu güzelce ödemeyi, ona da alacağını güzelce istemeyi tavsiye etmeliydin, vâdenin dolmasına daha üç gün vardı” diyerek fazlasıyla ödenmesini sağlamıştı. Bu olay, yahudinin müslüman olmasına vesile olmuştu.

 

Bir defasında kestiği hayvanın etini satan bir bedeviden, evde var zannettiği hurma karşılığında bir miktar et almış; eve geldiğinde ise hurma kalmadığını görmüştü. Derhal çarşıya gelerek bedeviyi bulmuş “senden hurma karşılığında et almıştım fakat ne yazık ki hurmam kalmamış” diyerek durumu izah etmişti. Aldatıldığını düşünen bedevi bağırıp çağırmış, Rasûl-i Ekrem ise onu susturmaya çalışanlara “siz müdahale etmeyiniz zira bedevinin hakkı var” diyerek tekrar meseleyi anlatmaya çalışmış ama bedevi söylenmeyi bırakmamıştı. Bunun üzerine Peygamberimiz bedeviyi, Ensar’dan bir kadına havâleederek etinin karşılığı olan hurmaları almasını sağlamış, bedevî de Rasl-i Ekrem’in sabır ve müsamahakarlığından duygulanarak “Muhammed! Cenâb-ı Hakk sana ecir ve mükafatını versin, sen bana hakkımı hem de fazlasıyla verdin” demişti. Hakka riâyetve en güzeliyle karşılık vermek onun ahlâkının en önemli esaslarındandı. O, “borçlarını daha iyi, daha mükemmel bir şekilde ödeyenler faziletli kimselerdir” der , aldığı borçları fazlasıyla geri öderdi.

 

Adâlete riâyet, kişinin kendisi, anne babası ve yakınlarının aleyhine de olsa âdil olabilmeyi; muhataba duyulan kin ve nefret duygularının adâletsizlik ve aşırılık yönündeki baskılarına direnebilmeyi gerektirir. Üst tabakada hırsızlık yapmış bir kadın için aracılıkta bulunulduğunda “İsrailoğulları işte bu yüzden helak olmuştur. Onlar, kanunları fakirlere uygular, zenginleri ise affederlerdi. Allah’a yemin ederim ki eğer Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı onun da elini keserdim” diyerek her türlü iltiması reddeden, buna karşılık suçun tesbiti ve cezanın terettübü için kılı kırk yaran Rasûl-i Ekrem, bu tarafsız adâlet ve hakkaniyetin emsalsiz temsilcisidir. Onun bu eşsiz özelliğidir, yahudilerin bile anlaşmazlıklarını ona götürmesine sebep olan.

 

 Rasûlullah, Hz. Ali’ye şöyle nasihat etmişti: “Sana iki kişi muhakeme için geldiğinde ikisini de dinlemeden sakın karar verme! Zira ancak her ikisini de dinlediğinde doğruyu bulabilirsin.” Hz. Ali, bu nasihat sayesinde davalarda zorluk çekmediğini, kolaylıkla doğruya ulaşabildiğini söylerdi. Rasûl-i Ekrem, âdil liderlerin kıyâmet gününde Allah’a en yakın kimseler olacaklarını, zalimlerin ise en uzak olacaklarını; fakir, yoksul ve muhtaç kimselere kapısını kapatan hakimlere Allah’ın da kapısını kapatacağını söylerdi. Bir savaş sonrası ganimetleri taksim ederken “bu taksim Allah rızası için yapılmıyor” şeklindeki bir ifadeyle karşılaştığında “ben âdil olmazsam kim âdil olur?” diyerek mukabelede bulunmuştu. Kalabalık içerisinde üzerine yüklenen birisini, elindeki ince değnekle uyarmak istediğinde kazara o kimsenin ağzı çizilmişti. Peygamberimiz bu durumda, o kimseden aynısını kendisine yapmasını istemişti. Adâlet hususundaki hassasiyeti, hakkaniyete riâyeti ile tamamlanıyordu.

 

Onun adâleti sert, kaba ve kırıcı değil, bilakis yapıcı, onarıcı ve ıslah edici idi. Adâlete bağlılık ile geçen güzel ömrünün sonunda ölüm döşeğinde iken halka hitaben “birisine bir borcum varsa veya birini kırdıysam yahut birinin mal veya şerefine bir zarar verdiysem işte şahsım, işte şerefim, işte malım mülküm! Benden karşılığını bu dünyada alsın” demiş, onun bu sözleri sükunet ile karşılanmış, ancak bir adam Rasûl-i Ekrem’den birkaç dirhem alacağı olduğunu söylemiş ve parasını almıştı. Ne mutlu, adâlete riâyetle zulmün zerresine bile bulaşmadan ömür sürmüş olanlara!

 

Adâletten her ayrılış, zulme doğru atılan bir adımı ifade eder. “Muhakkak ki şirk elbette pek büyük bir zulümdür” (31/Lokman, 13) âyetinin de işaret ettiği üzere, adâlete en uzak nokta şirk; adâletin  özü de her türlü erdem ve iyiliğin bayrağı tevhiddir. Dolayısıyla yaratana kulluk peygamberimizin ahlâkının  özünü teşkil eder ki, hayatı bunun en güzel şahididir. Hayatın yatay ve dikey boyutundaki her türlü kemale ait istikrar ve sebatının temelinde de bu sağlam bağlılık yatar. “şükreden bir kul olabilmek” onun her türlü düşünce, söz ve eyleminin saiki idi. Gece boyu namaz kılmaktan ayakları morardığında “Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladı. Niçin böyle yapıyorsunuz? diye soran Hz. Âişe’ye: “Şükreden bir kul olmayayım mı?” diyerek cevap vermişti.

 

Allah’ın dinine dâvetettiği Tâifliler kendisine horlama, aşağılama hatta taşlama ile mukabelede bulunmuş, o ise teselliyi Rabbine münâcaatta bularak, O’na olan bağlılık ve sevgisini “senden gelen her şeye ben râzıyım, yeter ki bana gazap etmiş olma....” şeklindeki duygu yüklü sözleriyle ifadeye çalışmıştı. Birçok vesile ile ashâbına “içinizde Allah’tan en çok korkanınız benim” demişti. Bu hayatının her ânı için geçerliydi. Bir defasında bütün gece boyunca Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İsa’nın duâsı olarak geçen “eğer onlara azap edersen elbette onlar senin kullarındır. Şâyet onları bağışlarsan elbette sen yegâne izzet ve hikmet sahibi olansın” (5-118) âyetini tekrar edip durmuştu.

 

Allah’ı zikir ve O’nu tesbih her ânını kuşatmıştı. Devamlı Kur’an okur, hatta başkalarının da okumasını ister, onu başkalarından dinlemeyi çok sevdiğini söylerdi. Özü, sözü ve davranışı ile Kur’an’ı hayata yansıtmak, her anının en büyük hedefiydi. “Gözümün aydınlığı namazdır” der, her vesilede namaz kılmayı arzulardı. “Haydi Bilal! Kalk, kamet getir de bizi rahatlat, bizi huzura kavuştur” derdi. Bu, O’nun için bütün dünya güzelliklerinin üstünde idi. Hz. Enes, “Rasûlullah’ı gecenin hiç ihtimal vermediğiniz bir anında namaz kılarken, yine hiç ummadığınız bir anında da uyurken görebilirsiniz” demektedir. Bazen o kadar oruç tutardı ki hiç orucu bırakmayacağı zannedilir; bazen de oruca o kadar ara verirdi ki artık daha oruç tutmayacak denilirdi.

 

Allah’a olan bağlılığı, ibâdete olan düşkünlüğü had safhada olmakla birlikte bu, onu dünyadan ve insanlardan uzaklaştırmaya sevk etmemiş, bilakis itidali sâyesinde  ihsan üzere bütün sorumluluklarını yerine getirmesinde en önemli etken olmuştur. “En hayırlı amel, az da olsa devamlı olandır” der, dinde aşırılık ile insanın bir yere varamayacağı ihtarı ile arkadaşlarına itidal üzere yaşamayı tavsiye ederdi. Sadece ibâdette değil yeme-içme, giyim-kuşam, dostluk-düşmanlık gibi hayatın her yönünde aşırılıklardan korunmada ısrar ederdi. Acıkmadan yememek, yediğinde ise iyice doymadan sofradan kalkmak, O’nun adeti idi. Bir seferinde her gün oruç tutmak, her geceyi namaz ile ihya etmek ve evlenmemek üzere anlaşan arkadaşlarını “İçinizde Allah’tan en çok korkanınız ve O’na karşı sorumluluklarını en fazla bileniniz olduğum halde bazı günler oruç tutarım, bazı günler ise tutmam. Aynı şekilde geceleri bazen uyur bazen de namaz kılarım, kadınlarla da evlenirim” diyerek itidâle yönlendirmiş; nefsin, vücudun, gözlerin... hanımın, çocukların, akrabaların ve dostların... insanın üzerinde hakları olduğunu beyan ile itidalin esasını ortaya koymuştur. Zaten bu, adâlet ve ihsanın da gereğidir. O’nun hayatı ve ahlâkı da olanca ağır sorumluluk ve muhtelif işlerine rağmen bu itidalin kusursuzluğu ile parıldar; yolunu arayana rehber, karanlıklardan çıkmaya çalışana da ışık olur.

 

Rasûl-i Ekrem nasıl yaşardı, diye sorulduğunda buna en kısa ve en basit olarak kul gibi yaşardı şeklinde cevap verebiliriz. Kulluk bilinci ve tevazuu hayatının her anında hakimdi. “Şüphesiz ki ben bir kulum. Kulun yediği gibi yer, oturduğu gibi otururum” der, hayata da bu gözle bakardı. Sadelik ve tevazu, şahsiyet ve yaşamının ayrılmaz vasıflarıydı. “Allahım! Âhiret hayatından başka bir hayat yoktur” diyerek dünyadaki yaşamını bir yolculuğa benzetir ve bu tanımlamaya aykırı her türlü tavır ve davranıştan kaçınırdı. Külfet, zorlama, gösteriş, riya, ucub ve kibir dünyada en çok O’na uzaktılar. Şekilcilik ve resmiyet O’nun ahlâkında kendilerine hiçbir yer bulamazlardı. Sade giyinir, önüne gelen nimeti küçük görmezdi. Çoğu zaman kuru ekmek, hurma ve sütle yetinir, şikâyetçi olmazdı. Kuru ekmek  ve sudan oluşan mütevazi dâvetleri kırmazdı. Bir yemekten hoşlanmadığında herhangi bir yorum yapmaz yiyemeyeceğini belirtirdi. Hasır üzerinde yatardı. Çoğu zaman kalktığında sağ tarafında hasır iz yapmış olurdu. Üç gün art arda buğday ekmeği ile karnını doyurmamış, Medine dönemi boyunca bir günde iki öğün yemek yememiştir. Hz. Âişe“Ay gelir geçerdi de biz Muhammed ailesi yemek pişirmek üzere ateş yakmaz, sadece hurma ve su ile karnımızı doyururduk” demiştir. EbûÜmame de Rasûlullah’ın şöyle dediğini bize naklediyor: “Rabbim, Mekke vadisini benim için altına çevirmeyi teklif etti. Fakat ben ‘hayır ey Rabbim! Gün aşırı yiyeyim ve aç kalayım. Aç olduğum zaman sana yakarıp seni hatırlayayım. Doyduğum zaman da sana duâedip şükredeyim’ dedim.

 

Bir gün Hz. Ömer, peygamberin evine geldiğinde Rasûlullah’ın hasır üzerinde örtüsüz yattığını ve hasırın izlerinin sağ yanında çıkmış olduğunu, odada bulunan bütün eşyanın hurma lifleriyle doldurulmuş bir yastık, bir hayvan derisi ve bir su kırbasından ibaret olduğunu, yiyecek olarak da sadece birazcık arpanın bulunduğunu görmüştü. Manzara karşısında duygulanarak ağlamış ve peygamberin “neden ağlıyorsun?” diye sorması üzerine “Bizans’ın kayseri, Fars’ın kisrası debdebe içinde yaşarken sen seçilmiş insan, Allah’ın Rasûlü böyle mi yaşayacaksın?” demişti. Rasûlullah ise “Ey Ömer! Sen bunun için mi ağlıyorsun? Bilmez misin ki onlar bütün nasipleri dünya hayatında verilmiş insanlardır” diyerek hayata bakışını dillendirmiştir.

 

Cuma günleri ve dışardan heyetler geldiğinde giymesi için ipekten bir elbise alması teklif edildiğinde de “Bunu âhiretten alacak bir payı olmayan giysin” demişlerdi. Sâlim bir kafaya, sıhhatli bir bedene ve günlük yiyeceğine sahip olan kimsenin bütün dünya nimetine sahip olduğunu söylerdi. İnsanın dünyadan nasibini de giyilip eskitilen, yenilerek tüketilen ve hayır olarak sarfedilip kazanılan olarak özetler; 28/Kasas suresinin 77. âyetinin ifâdesiyle Allah’ın verdiklerinde âhiret yurdunu gözetirdi. Vefatında, üzerinde iki yerinden yamalı bir elbise vardı. Zırhı, ailesinin geçimi için bir miktar arpa borç aldığı bir yahudinin elinde rehin olarak bulunuyordu. Ve evinde yiyecek olarak sadece bir avuç arpa vardı.

 

O’nun bu hali inancının, dünya hayatına bakışının, fedakarlığının ve cömertliğinin doğal bir sonucuydu. Yoksa bir zorlamanın ve dünyevi nimetlere olan soğukluğun eseri değil. Zira olanca sadeliğine rağmen bazen güzel yemekler yediği, güzel elbiseler giydiği olurdu. Nimeti takdir eder, Allah’ın bir lütfu ve ikramı olarak görürdü. O’nun yaptığı, içinde bulunulan ortamda yapılabilecek olanın en iyisini yapmaktan ibaretti. Komşusu açken tok yatmamak gibi.

 

Rasûl-i Ekrem’in tevâzûve sadeliği, kendini beğenmenin, gösteriş ve kibrin ve hatta her yerde bir şekilde kendine yer edinen bencilliğin bir elbisesi değil, aksine eşsiz bir samimiyet ve içtenliğin doğal bir muhafazası idi. Arkadaşları arasında bulunurken, O’nu farkedilmez yapan da işte bu özelliğiydi. Bir meclise geldiğinde boş bulduğu yere oturur, “Ben bir kral değilim” diyerek kendisi için ayağa kalkılmasını istemez, elinin öpülmesine müsaade etmezdi. Bir defasında kendisini görüp de heyecanlanan bir kimseye “Heyecanlanma!! Ben kuru et yiyen bir kadının oğluyum” demişti. Kendisine “yaratılmışların en hayırlısı” diye hitap edildiğinde “yaratılmışların en hayırlısı İbrâhim idi” diyerek cevap vermiş, kendisi için Allah’ın O’na vermiş olduğu “Allah’ın kulu ve elçisi” vasfından başka bir vasfın kullanılmamasını istemişti. Sık sık bu konuda arkadaşlarını uyarır, şeytanın kendilerini kandırmaması için dikkatli olmalarını tavsiye ederdi.

 

Oğlu İbrahim vefat ettiği gün, güneş de tutulmuştu. Bazı kimselerin “işte bakın güneş de Rasûlullah’ın matemine iştirak ediyor” yollu düşünmeleri üzerine olaya hemen müdâhale etmiş ve “güneş tutulması Allah’ın âyetlerinden biridir. Kimsenin ölüm veya doğumu üzerine meydana gelmez” diyerek insanların kendisine olan sevgi, hürmet ve bağlılıklarının yanlış mecralara kaymasını engellemiştir.

 

“Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övmede aşırıya gittikleri gibi sizler de beni övmede aşırıya gitmeyin. Ben sadece bir kulum. Benim için sadece ‘o, Allah’ın kulu ve Rasûlü’dür’ deyin” sözleri, O’nun bu konudaki hassasiyetinin güzel bir göstergesidir. Yine O’nun tevâzûve sadeliği, pasifliğin, acizliğin kendisine yüklediği geçici bir vasıf değil, aksine Allah sevgisi ve kulluk bilincinin incelik ve ruhi derinliğinin hayata doğru doğal bir inkişafıydı. Başarıları arttıkça, insanların sevgi ve bağlılığı çoğaldıkça O’nun büyük bir içtenlik ve tevâzûile Rabbine yönelişi, hayatının hiçbir safhasında bu sadelik ve tevazuundan tâviz vermeyişi bunu açıkça göstermektedir.

 

 Bizler Rasûl-i Ekrem’i, Hayber’i fethettiğinde, dizgini hurma ağacının kabuğundan yapılmış bir merkep üzerinde Hayber’e girerken düşündüğümüzde; ya da yaşanan onca zorluğun ve çekilen onca hasretin ardından büyük fetihle birlikte, başını devesinin eyerine değecek kadar eğmiş, yüzü şefkat parıltılarıyla parlar olduğu halde Mekke’ye girerken gördüğümüzde eşsiz bir manzara ile karşı karşıya olduğumuzu idrak ederiz. O anda o, sadece Rabbini hamd ile tesbih ediyor ve O’ndan mağfiret diliyordu. “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde ve insanları bölük bölük Allah’ın dinine giriyor gördüğünde, Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Zira O tevbeleri çokça kabul edendir” (110/Nasr, 1-3).

 

Yaşlı bir yük devesinin üzerinde, sırtında dört dirhem bile etmeyecek basit bir hırka, veda haccına giderken şöyle duâediyordu: “Allahım! Bu haccı riyâ, gösteriş ve ünden uzak et.”

 

İnsan kişiliğinin en açık ve net olarak gözlemlenebileceği yer, evidir. Rasûl-i Ekrem, Hz. Âişe’nin ifadesiyle evde normal, sıradan bir insan ne yapıyorsa onu yapardı. Kendi işini kendi yapardı. Elbisesini diker, yamar, ayakkabılarını tamir ederdi. Keçilerinin sütünü sağar, devesinin boynuna yağ sürer, evi süpürürdü. Evde ailesi ile meşgul olur, ezan okunduğunda da namaza giderdi. Sorumluluklarının fazlalığı ve ağırlığı O’nun hayatında herhangi bir açığa, ihmale meydan vermezdi. Düzenliydi, tertipliydi; yaşanması gerekli her şeyin O’nun hayatında bir yeri vardı. Eşlerini sever, onlarla ilgilenir, dini yaşayıp uygulamada, kötülüklerden temizlenip, iyiliklerle olgunlaşmada onlara rehberlik eder, aile sorumluluğu ile hareket ederdi. Onlar için en iyisi ve en güzelini, ahlâkî faziletlerin en üstününü arzular, sevgi, şefkat ve ilgisi ile elinden geleni yapardı. Her akşam eşlerini ziyaret eder, onlarla sohbet ederdi. Geceleri onları namaza kaldırır, daima onları iyilik yapmaya teşvik ederdi. “Kişinin, eşinin ağzına koyduğu lokma sadakadır” der, kendisini ailesinin dünya âhiret saâdetinden mesul tutardı. Hz. Âişe, Hz. Peygamber’in hiçbir eşine vurmadığını, kaba söz söylemediğini belirtir. Zaten Rasûl-i Ekrem, “en hayırlınız ailesine karşı en merhametli olanınızdır” derdi. Ailesine karşı en merhametli olan da oydu.

 

Çocuklarını çok sever, onlarla oynar, ilgilenirdi. Çocuk sevgisini merhametin bir eseri olarak görürdü. On çocuğu olduğu halde, onlardan hiçbirini öpmediğini söyleyen bedeviye “Allah, senin kalbinden merhameti aldıysa ben ne yapabilirim?” demişti. Ahlâkve fazilet ile dolu hânelerinde mânevî havayı, kendilerini kuşatmış olan sevgi ve şefkat halesi içinde teneffüs ederek yetişen çocuklarının her derdiyle ilgilenir, bir baba olarak bütün sorumluluklarını yerine getirirdi. Kız çocuklarını iyi yetiştirip güzelce evlendirmeyi, cennetin anahtarlarından biri olarak görürdü. Erkek çocukları zaten daha küçük yaşlarda vefat etmişlerdi. Kızlarını ise büyütmüş ve evlendirmiş, torunları olmuştu. Yine onlarla ilgileniyor, onları ziyaret ediyordu. Gece namaza kalktıklarında onları da uyandırır, daima iyilik yapmaları, âhiret yurdu için hazırlanmaları gerektiğini söyler, “yarın kıyamet gününde ben sizler için bir şey yapamam” derdi. Bütün gayret ve çabası onların iyi birer kul, faziletli birer insan olmaları içindi. Bunun için herkesten önce onlardan sabır ve fedakarlık beklerdi. “Allahım! Muhammed ailesine geçinecek kadar rızık ihsan buyur” diye duâ eder, ailesini her türlü aşırılık, lüks, israf ve cimrilikten; dünya malına düşkünlükten sakındırırdı.

 

Tehlike, sıkıntı ve zorluk olan yerlerde onları öne geçirir, menfaat, rahat ve kolaylığın olduğu yerlerde ise onları geriye alırdı. Bir defasında kızı Hz. Fâtıma’yı ziyârete gitmiş, ancak içeride süslü bir perde gördüğünde, kapıdan geri dönmüştü. Sebebi sorulduğunda “benim dünya ile ne işim olabilir?” demiş, kızına perdeyi satıp bedelini ihtiyaç sahiplerine vermesi tavsiyesinde bulunmuştur. Hz. Fâtıma, işlerinin yoğunluğu ve değirmende tahıl öğütmekten dolayı karşılaştığı zahmetten dolayı, kendilerine bir harp esirinin hizmetçi olarak verilmesini istediğinde, Hz. Peygamber, “mescidde yatan aç ve çıplak insanlar varken, bu isteğinizi karşılayamam!” diyerek, onların bu taleplerini geri çevirmiştir. Akşam olduğunda kızı ve dâmâdının yanına giderek, “size benden istediğinizden daha hayırlı bir şey söyleyeyim mi? Yatacağınız zaman 34 defa Allahu Ekber, 33 defa Elhamdu lillâh ve 33 defa da Subhânallah deyiniz” buyurmuştur.

 

Hz. Peygamber ve ailesinin, hiçbir sadakayı kabul etmemesi ve bunun kendilerine haram oluşu da bu açıdan çok önemlidir. Rasûl-i Ekrem’e 10 yıl boyunca hizmet eden Hz. Enes’in şu şehâdeti, Rasûl-i Ekrem’in ev halkına muamelesini uzun uzadıya anlatmaya gerek bırakmamaktadır. “Rasûlullaha on yıl boyunca hizmet ettim. Bir kere bile bana, “yaptığım bir şey için neden bunu yaptın, yapmadığım bir şey için de neden bunu yapmadın?” demediler.

 

Mescidde, cemaate hitap ederken, sevgili torunları Hasan ile Hüseyin’in düşe kalka kendilerine doğru geldiklerini görünce, dayanamayıp hutbesine ara vermiş, aşağı inerek torunlarını kucağına almış, sonra da “elbette ki mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer imtihandır” (64/Teğâbün, 15) âyetini okumuştur.  

 

Yüce Allah, 4/Nisâ sûresinin 36. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunanlara ‘ihsan’ üzere davranın. Muhakkak ki Allah, kendisini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.” İhsan, Rasûl-i Ekrem’in içinde bulunduğu ilişkiler bütünündeki istisnâsız tutumuydu. Sevgi, şefkat, merhamet, hilm, nezaket, incelik, fedâkârlık, cömertlik ve cesaret gibi üstün ahlâkî vasıflarının bir yumağı idi. “Gerçekten iman etmedikçe cennete giremezsiniz; gerçekten birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Sizlere gerçekten birbirinizi sevebilmenin yolunu öğreteyim mi!? Selâmlaşınız.” der; yemek yedirmeyi, tanıdık tanımadık herkese selâm  vermeyi İslâm’ın en hayırlı amellerinden sayardı. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) çevresindeki herkesle ilgilenir, karşılaştıklarına önce davranıp selâm verir; musâfaha ettiğinde karşısındaki elini çekmedikçe elini çekmez; birisiyle konuştuğunda muhâtabı sözünü bitirip ayrılmadıkça onu bırakmaz; döndüğünde bütün cephesiyle dönerdi.

 

Herkesi kuşatan sevgi ve ilgisi ahlâkının ayrılmaz parçasıydı. Anne ve babasını küçük yaşlarda kaybetmiş olmasına rağmen onları unutmamış; yıllar sonra bir vesile ile harap olmuş bir mezarın yanından geçerken durup oturmuş, ince ruhundan sızan gözyaşları ile ‘Bu Vehb kızı Âmine’nin kabridir’ demişlerdi. Kendisine emeği geçenleri asla unutmaz, daima onları hayırla yâd ederdi. Amcası Ebû Tâlib’in hanımının, dadısı Ümmü Eymen’in, süt annesi Halime’nin ve ailesinin O’nun gönlünde özel bir yeri vardı. Süt annesi geldiğinde, onu hürmetle karşılar, ilgi ile ağırlar, hırkasını çıkarıp altına sererdi. Ölümü sonrasında babanın arkadaşlarına iyiliği merhametin gereklerinden sayar, ‘içlerinde akrabâları ile ilişkilerini kesen bir kimsenin bulunduğu topluluğa Allah’ın rahmeti inmez’ der; sırasıyla annenin, babanın, yakın akrabaların kişinin üzerinde hakları olduğunu beyan ederdi. Dostlarına karşı vefalı ve samimi idi. 26 yıl beraber yaşadıkları ilk eşi Hz. Hatice’yi daima hayırla yâd etmeleri; vefatından yıllar sonra bile bir koyun kestiklerinde bir parçasını Hz. Hatice annemizin arkadaşlarına göndermeleri; kızı Zeyneb’in, savaşta esir düşmüş kocasının fidyesi için annesinden yâdigâr gerdanlığını Rasûl-i Ekrem’e gönderdiğinde gerdanlığı görüp de ağlaması eşsiz bir vefânın örnekleri değil midir?

 

Rasûl-i Ekrem, bir peygamber, bir insan, bir komutan, bir hâkim, bir dost, bir komşu, bir akraba... Bir insan olarak bütün sorumluluklarını yerine getirir, hayatı her şeyiyle paylaşırdı. Kendisini arkadaşlarından ayırmaz, ‘kendisini ayrıcalıklı göreni Allah sevmez’ derdi. Ashâbı ile birlikte oturur, fakirler ve kimsesizler ile birlikte yiyip içerdi. Onların konuşmalarına katılır, mecliste boş bulduğu yere otururdu. Meclisinde bulunan herkes ilgi ve sevgisinden hisselenir, her biri Rasûl-i Ekrem’in en çok kendisini sevdiği duygusuna kapılırdı. Dertleriyle dertlenir; sevinçleriyle sevinir; gecesi gündüzüyle hayatı onlarla paylaşırdı. Yapılması gerekli bir iş olduğunda hemen el atar, Mescid-i Nebevî’nin yapımında, şehrin etrafına hendek kazımında olduğu gibi onlarla beraber çalışır; girdiği savaşlarda olduğu gibi tehlike anlarında hep ön plana çıkarak onlara örnek ve siper olurdu.

 

 “Büyüklerine saygı duymayan, küçüklerini de sevmeyen kimse bizden değildir” der, çevresinde bulunan herkese güzelce muâmele ederdi. Mekke’de iken arkadaşı Habbâb bin Eret’i bir yere göndermiş, dönünceye kadar da bu işi yapacak kimsesi olmadığından her gün Habbâb’ın evine giderek keçilerini sağmıştı. Hayber fethi sonrası Habeşistan muhâcirleri Medine’ye döndüklerinde “hangisine sevineyim, Hayber’in fethine mi, yoksa Cafer’in gelişine mi?” diyerek arkadaşlarına olan sevgisini göstermiştir.

 

Ashâbından biri vefat ettiğinde, arkasında mal bıraktıysa, onu mirasçılarına güzelce dağıtır; borç bıraktı ise onu üstlenip ödemeye çalışır, ödeyemediğinde “borçlu kimsenin cenaze namazını kılamam” diyerek müslümanları borcu ödemeye teşvik ederdi.

 

 İyilik ve takvâ üzere yardımlaşmak; kötülük, günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmamak, O’nun çevresindekiler ile ilişkisinin genel karakteriydi. Ashâbını eğitmek, kötülüklerden temizleyerek iyiliklerle olgunlaştırmak için elinden geleni yapar; dünya ve âhiret saâdetleri için gayret ederdi.Onlara olan sevgi ve samimiyetine halel gelmemesi için “bana birbiriniz hakkında herhangi bir şey söylemeyin. Zira ben hepinizin karşısına temiz bir kalple çıkmak isterim” der, kimsenin kusurunu araştırmaz, kimseyi de hatasından dolayı yargılamazdı. Bir kimse bir hata yapıp günah işlediğinde, isim belirtmeden, kırıp incitmeden durumu düzeltir; aynı şekilde şüpheli şeylere meydan vermeyerek onların kalplerini de muhâfaza ederdi.

 

Hizmetinde bulunanlara evlâdı gibi muâmele eder, “köleleriniz sizin kardeşlerinizdir. Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin. Onlara köle, câriye değil; oğlum, kızım diye seslenin. Ağır bir iş vermeyin; verirseniz onlara yardımcı olun”; “köleleriniz hakkında Allah’tan korkun” der, onları her fırsatta özgürlüğe kavuşturmayı en büyük iyiliklerden biri olarak görür; bütün esirlerine bu şekilde davranıp her birini özgürlüğüne kavuşturarak ashâbına örnek olurdu.

 

Çocukları sever, onları yolda oynarken gördüğünde selâm verir, bineğine bindirir, aralarına karışırdı. Bazen bir hizmetçi, bir câriye teklifsiz yanına gelir, kendisine yardım etmesini ister, o da hemen kalkıp onların işini görürdü. Dulların ihtiyaçlarını karşılar; yaşlı insanlara daima yardımcı olurdu. Medine’de yaşlılık sebebiyle bunamış bir kadın vardı. Bir gün bu kadın Rasûl-i Ekrem’e gelmiş, “Muhammed, seninle bir işim var” demişti. Rasûl-i Ekrem de onunla beraber sokağa çıkmış, oturarak onu dinlemiş ve isteğini yerine getirmişti.

 

Sâliha kadını dünya nimetlerinin en güzeli olarak görür, “kadınlar hakkında Allah’tan korkun” derdi. Bir gün çok sayıda kadın akrabası Peygamberimiz’in etrafına oturmuş, yüksek sesle konuşuyorlardı. Hz. Ömer içeri girince hepsi susmuş ve çekilmişler; Rasûlullah da bu duruma gülmüştü. Hz. Ömer; “Ey Allah’ın Rasûlü, Allah seni hep mütebessim kılsın, neden güldün?” diye sorunca, Rasûl-i Ekrem, kadınların ondan çekinip de sakınmalarına güldüğünü söyledi. Hz. Ömer’in “benden değil; Rasûlullah’tan korkun” sözü üzerine kadınlardan biri “O, senin kadar hiddetli değildir” demişti. Medine’ye girerken yol kenarında şarkı söyleyen küçük kız çocuklarını gördüğünde “Beni seviyor musunuz?” diye sormuş, “evet yâ Rasûlallah, seni seviyoruz” demeleri üzerine “Ben de sizleri seviyorum” demiştir.

 

Rasûl-i Ekrem, “Geniş olun! Zira Yüce Allah, geniş olanı sever” der; genişliği, hilmi ve anlayışı ile ashâbına örnek olurdu. İnsanları, zayıflıkları, ihtiyaçları ve idealleri ile bütün olarak değerlendirir; yadırgayıcı, yargılayıcı olarak değil; anlayışlı bir yol gösterici olarak onlara muâmele ederdi. Anlamak, affetmek ve yol göstermek, O’nun insanlara karşı tavrının özüydü. “Hizmetçimi bir günde kaç defa affedeyim?” diye soran bir kimseye “yetmiş defa affet!” diye cevap vermiştir. Bir defasında bahçesine izinsiz girip de hurma toplayıp yiyen ve biraz da elbisesinin cebine koyan bir kimseyi azarlayarak ve elbisesini soyarak Rasûl-i Ekrem’e şikâyet eden birine; “O, bilmiyordu, ona öğretmeliydin; o, açtı, onu doyurmalıydın!” diyerek bahçe sahibine nasıl davranması gerektiğini öğretmişti.

 

Çöllerde göçebe halinde yaşayan bedevî insanlar, Medine’ye geldiklerinde Rasûl-i Ekrem onlarla ilgilenir, kabalıklarını yadırgamazdı. Bir defasında yolda giderken bir bedevî gelmiş, Rasûl-i Ekrem’in hırkasını arkadan çekerek “Muhammed! Yanındaki Allah’ın malından bana ver” demişti. Çekilen hırkası boynunda iz yapmış, Peygamberimiz bu haliyle dönmüş, tebessüm ederek arkadaşlarına “evet, istediğini verin” demişti.

 

 Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Âişe’nin ifadesiyle hiçbir zaman şahsî intikam peşinde koşmamıştı. Kötülüklere iyilikle mukabelede bulunurdu. O, her zaman kerem sahibi, yüce gönüllü idi. Hayatı boyunca O’na tuzaklar Kur’anmünâfıklar, yahûdiler ve müşrikler de onun kerem ve şefkatinden nasiplerini almışlardı. Hayatını anlatan eserlerde, O’nun, münâfıkların reisi Abdullah bin Übeyy vefat ettiğinde gömleğini kefen olarak ona verdiğini, olanca entrikalarına karşılık yahûdilere olan güzel ve âdil muâmelesini ve de onca mücadelenin neticesinde Mekke’ye girdiğinde orada müşriklere “gidiniz, hepiniz özgürsünüz” diyerek “Bugün sizi kınamak yok, Allah sizleri affetsin. O, merhametlilerin en merhametlisidir” (12/Yusuf, 92) âyetiyle hitap etmiş olduğunu; kendisini taşlayıp horlayanlar için; canına kastedip kendisiyle savaşanlar için Yüce Allah’a; “Allah’ım, onları affet, çünkü onlar bilmiyorlar” şeklinde duâ ettiğini okuduğumuzda “(Ey Muhammed) Sen af yolunu tut, bağışla, iyiliği emret, cahillere de aldırma” (7/A’râf, 199) âyetinin hayata konabileceğini ve yine Rasûl-i Ekrem’in “Rabbim, bana intikam alacak gücüme rağmen düşmanlarımı affetmemi, benimle ilişkisini kesenle görüşmemi ve beni mahrum bırakana vermemi emretti” sözünün hakikatini daha iyi anlayabiliyoruz.

 

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “... Allah’ın rahmeti ile onlara yumuşak davrandın. Kaba, katı yürekli olsaydın, zaten etrafından dağılıp giderlerdi. Öyleyse onları affet, bağışlanmaları için duâ et ve işlerinde onlara danış. Kararını verdiğinde de artık Allah’a tevekkül et. Zira O, kendisine tevekkül edenleri sever.” (3/Âl-i İmrân,  159). Âyette ifade edilen Allah’ın rahmetinden kaynaklanan “yumuşaklığın” ve gerçekten eşsiz bir şekilde insanların küçüğüyle büyüğüyle; kadınıyla erkeğiyle, fakiriyle zenginiyle O’nun etrafında sevgiden bir tek vücut haline gelmelerinin sırrını merak eden için, namazı uzun tutup da cemaatten bazılarını usandıran sahâbisini “namaz kıldırırken fazla uzun tutma. Cemaatte yaşlı olan, hasta olan vardır” diyerek uyaran ya da “nice zaman olur, uzunca bir namaz kılayım, diye namaza başlarım da, ağlayan bir çocuk sesi işittiğimde, arkamda namaz kılan annesinin şefkat duygularını bildiğimden, namazı kısa tutarım” diyen peygamberi düşünmek yeterlidir.

 

Naz ve nimet içinde büyüdüğü halde, müslüman olması sebebiyle ailesi tarafından dışlanıp fakr u zarûrete dûçar kalan Mus’ab bin Umeyr’i yırtık-pırtık elbiseler içinde gördüğünde gözyaşları akıtarak onun bu fedâkârlığına saygı gösteren; Câbir bin Abdullah’ın ifadesiyle, kendisinden bir şey istenildiğinde asla “hayır!” demeyen, kapısına gelenleri boş çevirmediğinden nice geceler ailesi ile birlikte aç yatan, elinde kalmış bir miktar parayı verecek bir fakir bulamadığında, o parayı alıp evine gidip yatmaktan utanıp da mescidde yatan ve sabahleyin bir fakir bulunup da o parayla ihtiyacı karşılandığında Allah’a hamd edip evine giden... evet, bu örneklerde ve benzeri yüzlerce örnekte Rasûlullah’ın eşsiz ahlâkını görmek mümkündür.

 

 Hz. Peygamber, hediyeleşmeyi tavsiye eder, bunun sevgiyi arttırıp dostlukları pekiştireceğini söylerdi. Sadaka kabul etmemesine rağmen hediye kabul eder ve daha güzeli ile hediyelere karşılık verirdi. Varını yoğunu çevresindeki yoksul, ihtiyaç sahibi kimselerle paylaşır; verecek bir şeyi olmadığında da güzel sözler ile gönüllerini doyururdu. Gelir kaynaklarını, ailesinin geçimi için ayırdığı bir kısmı müstesnâ, fakirlere dağıtılacak şekilde düzenlemiştir. Cimrilik ve kötü huyun mü’minde bulunmayacağını söyler, insanların durumunu düzeltmek için elindeki tüm imkânları seferber ederdi. Bazen ödünç aldığı bir şeyi fazlasıyla geri öder; bazen satın aldığına anlaştıkları fiyatın fazlasını verir, bazen de ihtiyaç sahibi olduğunu anladığı bir kimseden bir şey satın alır, sonra da onu ona hediye ederdi.

 

İbn Abbas’ın deyimiyle O, hayırlı işlerde rüzgârdan daha fazla cömerttir. Dostu Ebû Zer’e fakirleri sevmeyi ve onlara yakın olmayı tavsiye etmiş, sevgili eşi Hz. Âişe’ye de “Ey Âişe! Hiçbir zaman muhtaç birini kapından boş çevirme, verebileceğin yarım bir hurma da olsa ver. Ey Âişe! Fakirleri sev, yakınına al ki Allah da kıyâmet gününde seni yakınına alsın” diye nasihat etmişti. Yüce Allah’tan, gerçek zenginlik olarak tanımladığı “gönül zenginliği” isterdi.

 

Ashâbının en fakir ve yoksul olanları, bir de devamlı eğitim-öğretimle meşgul olduklarından  geçim sıkıntısı çekenleri, Ashâb-ı Suffe olarak tanınırlardı. Zira genelde mescidde kalırlar; Hz. Peygamber’in yanından ayrılmazlardı. Rasûl-i Ekrem, her şeyini onlarla paylaşır, yemeğini onlarla yerdi. Büyük bir kazanı vardı. Yemek onda pişirilir ve beraberce yenilirdi. Onlar, O’nun daimî misafirleriydi. Bütün mü’minler de öyle. “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse, misafirine ikram etsin” diyerek “yemeğini, bıçağın deve hörgücüne gelmesinden daha çabuk ikram edildiği eve hayrın geleceğini” ve “misafiri kapıya kadar geçirmenin sünnetin bir parçası olduğunu” söylerdi.

 

Yetimlere bakmanın, şefkat göstermenin üstünlüğünden bahseder, dul ve miskinlere bakmanın Allah yolunda savaşmak veya gündüz oruç tutup gece namaz kılmak gibi olduğunu söylerdi. Ebû Zer’e bir gece yürürlerken “Ebû Zer! Şu Uhud dağı altın olsa da bana verilse, borcum için ayıracağım müstesnâ, bir dirheminin bile yanımda üç gün kalmasını istemem” demiştir.

 

Rasûl-i Ekrem, yağan yağmur tanelerinde Allah’la olan ahdi görür, “her bir canlıya yapılan iyiliğin sevap olduğunu” söylerdi. Sırtı karnına yapışmış bir deveye rastladığında sahibine; “bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan korkun; onlara güzelce binin, onları güzelce doyurun” demiştir. Yine bir defasında: “Otu bol bir yerde yolculuk ederseniz, devenize yerden nasibini verin. Eğer kurak bir bölgede yolculuk ederseniz, oradan süratle geçin. Eğer geceleyin bir yerde konaklarsanız, sakın yol kenarında konaklamayın, zira yol, geceleyin hayvanların gidip geldiği, böceklerin yuvalandığı yerdir” buyurmuşlardı. Canlıya canlı gibi davranır, hayata Allah’ın bir emaneti olarak bakardı.

 

Rasûl-i Ekrem, yüksek sesle konuşmaz, arkadaşlarının yanında ayaklarını uzatmazdı. Ashâbından Ebû Said el-Hudrî’nin ifadesiyle “bâkire kızlardan daha hayâlı idi, hoşlanıp hoşlanmadıkları yüzünden anlaşılırdı.” Ağızlarının içi görülecek şekilde kahkaha ile gülmezdi. Hayânın, imanın bir parçası olduğunu beyan ile bir defasında “hayâ imandandır ve hayâlı olan kişi cennettedir. Hayâsızlık kalbin katılığındandır. Kalbi katı olan ise cehennemdedir” buyurmuşlardı.

 

Yine bir defasında Hz. Âişe’ye “cezasını ben çekecek bile olsam, hiç kimsenin kabahati hakkında konuşmak istemem” demişlerdi. Asla kaba ifadeler kullanmaz, hayâ duygusunu davranışların kontrol mekanizması olarak görürdü. “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” sözü Peygamberlerin ortak sözü olup bunun en güzel ifadesi değil midir? O’nun hayâsı ve utangaçlığı, O’nu, soyutlanmaya, pasifleşmeye sevk etmez; yapması gerekenin ardında bırakmazdı. Zaten O’nun hayatı, Mekke’de yaşadıklarıyla, Medine’de yaşadıklarıyla, bütünüyle şükrün ve sabrın; Allah’a derin bir bağlılığın ve tevekkülün; azim ve sebatkârlığın ve nihâyeteşsiz bir cesâretin en somut örnekleri ile doludur.

 

Dinî, tebliğ süreci incelendiğinde sözlerin ifadeden âciz kalacağı bir manzara ile karşılaşılır. Derin bir huşû ile sarsılmaz bir iman ve azim ile... Bu gerçeği ifade için, kendisine yapılan her türlü teklife karşılık olarak verdiği şu tarihî cevabın yeterli olacağını düşünüyoruz: “Güneşi sağ elime; ayı da sol elime koysalar ben, yine de dâvamdan vazgeçmem!” Hz. Ali der ki: “Bedir’de savaş bütün şiddetiyle devam ederken bazen biz Rasûlullah’ın arkasına sığınırdık. En cesurumuz O idi. Düşman saflarına en yakın yerde O bulunurdu.”

 

Hayâsı, cesaretine gölge olmadığı gibi, ciddiyet ve vakarı da neşe ve tebessümüne engel olmazdı. Allah ile beraberliği sıcak ve canlı muâşeretine perde olmazdı. Abdullah bin Hâris, Rasûlullah’tan daha hoş ve mütebessim bir kimse görmediğini söylerdi. Ashâbıyla şakalaşır ve onlarla beraber gülerdi. Küçük kuşunun ölümüne üzülen Enes’in küçük kardeşine: “Ebû Umeyr! Nuheyr’e (küçük serçe) ne oldu?” diye soracak kadar çevresiyle ilgiliydi. “Bir peygamber zırhını giydi mi artık onu çıkarmaz” diyecek kadar sebatkâr; “Allah’ın hizmetçileri sefâhat içinde yaşamazlar” diyecek kadar da fedâkârdı.

 

 Karamsarlık, O’nun kalbinde bir yer bulamaz, imanı ve samimiyeti ile hayatın her ânında, her türlü şart altında sorumluluk bilinciyle hareket ederdi. Kıyâmetin kopması esnâsında bile eldeki fidanın dikilmesini tavsiye edecek kadar “hayır” ve “sorumluluk” anlayışına sahipti. Vefatına sebep olacak hastalığı ağırlaştığı için Hz. Ebû Bekir’i imamlığa geçirmiş, biraz iyileşip de odasının kapısından saf saf huşû ile namaz kılan ashâbını gördüğünde Allah’a hamd etmişti. Vefatı esnâsında, hazırlatıp Üsâme bin Zeyd’i kumandan tâyin ettiği son ordusu sefere hazır halde şehrin dışında bekliyordu. Belki bu ordu, O’nun yeryüzüne diktiği son fidanıydı.

 

Hayatı boyunca insanlar için tek üstünlük ve fazilet ölçüsü olarak “takvâ”ya başvurmuş, “üstünlük ancak takvâ iledir” diyerek her türlü emâneti ehli olana tevdî etmişti. Bu evrensel ilke Hz. Üsâme’nin kumandanlığında ne güzel parıldıyordu.

 

Hz. Hatice’nin oğlu Hind bin Hâle, Rasûl-i Ekrem’i bize şöyle tanıtır: “Rasûlullah’ın hüzün ve tefekkür içinde olmadığı bir an yoktu. Devamlı tefekkür ederdi. O’nun için rahat yoktu. Çoğu zaman sükût eder, gereksiz yere konuşmazdı. Söze başlayınca mağrur ve kibirli kimseler gibi dudak ucuyla konuşmaz, kelimeleri gâyetgüzel telaffuz ederdi. Güzel konuşurdu. Sözleri, hakkı bâtıldan ayırırdı. Ne fazla, ne de eksik, gerektiği kadar konuşurdu. Sert ve kaba bir insan değildi. Başkalarını hiçbir zaman hor ve hakir görmezdi. Nimet az bile olsa, ona büyük değer verir, asla nankörlük etmez, onu hiçbir şekilde kötülemezdi. Yiyecek ve içecekleri ne över ne de kötülerdi. Dünya için ve dünyada kendisini ilgilendiren işler için asla öfkelenmezdi. Fakat hakka tecâvüz söz konusu olduğunda hakkı sahibine iâde etmedikçe ve haksızı gereğince cezalandırmadıkça öfkesi dinmezdi. Kendisine ait bir şey için asla kızmaz ve intikam almazdı. Bir şeye işaret ettiğinde parmağıyla değil; bütün eliyle işaret eder, bir şeye hayret ettiğinde elini ters çevirirdi. Konuşurken ellerini birleştirir ve sağ elinin ayasını sol elinin baş parmağının iç tarafına vururdu. Öfkelendiğinde hemen vazgeçer ve bunun için büyük gayret sarf ederdi. Sevindiği zaman gözlerini yumardı. En fazla güldüğünde tebessüm eder, gülümsediğinde de dişleri dolu taneleri gibi gözükürdü. Kahkaha ile gülmezdi...”

 

Rasûl-i Ekrem, ilk İlâhî vahye mazhar olduğunda sevgili eşi Hz. Hatice, onu şu şekilde teselli etmişti: “Cenâb-ı Hak, hiçbir vakit seni mahcup etmeyecektir. Çünkü sen yakınlık bağlarına saygı gösteriyor, borçluların borcunu veriyor, fakirlere yardım ediyorsun. Misafirlerini ağırlıyor, doğruları destekliyor, yükünü taşıyamayanlara yardımcı oluyorsun.”

 

Yine Hz. Âişe annemiz de Rasûl-i Ekrem hakkında şu sözleri söylüyordu: “Hz. Peygamber hiç kimseyi azarlamazdı. Kendisine fenalık edenlere fenalıkla mukabele etmezdi. Kendisine yapılan kötülüklere göz yumar, fâillerini bağışlardı. Bir şey hakkında iki şıktan birini tercih durumunda kaldığında günah olmamak kaydıyla kolay olanını seçerdi. Şahsına yapılan bir kötülüğün intikamını almaz, ancak bir kimse İlâhî emirlere isyan ettiğinde onu hak ettiği cezaya çarptırırdı. Rasûl-i Ekrem, hiçbir müslümanı ismiyle lânetlememiş; hiçbir kadın, köle, câriye, hizmetçi veya hayvanı dövmemiş ve hiçbir kimsenin meşrû ricâsını reddetmemiştir. Evine her girdiğinde tebessüm eder, arkadaşları arasında oturduğu zaman kesinlikle ayağını uzatmaz; sözlerini dinleyenler ezberleyecek kadar ağır ağır söylerdi.”

 

Hz. Hüseyin, babasından kendisine dedesini anlatmasını istediğinde Hz. Ali, Rasûl-i Ekrem’i şöyle anlatmıştı: “Rasûlullah, söz ve davranışlarında hep mûtedil olmuş, hiçbir zaman haddi aşmamış, çirkin bir söz söylememiş, çirkin bir davranışta bulunmamıştır. Bunun için özel bir gayret de sarf etmemiştir. Çarşı ve pazarlarda çok dolaşmazdı. Kötülüğe kötülükle mukabele etmezdi. Affeder ve bağışlardı. Allah yolunda cihad müstesnâ, hiçbir şeye eliyle vurmamıştır. Hiçbir hizmetçisini ve hanımını dövmemiştir. Kendi şahsına yapılan zulümlerden intikam aldığını hiç görmedim. Allah’ın haramları çiğnendiğinde ise şiddetle öfkelenirdi. İki şeyden birini tercih etmede muhayyer bırakıldığında kolay olanı tercih ederlerdi. Evine girdiğinde herkes gibi elbisesini temizler, koyununu sağar ve kendi hizmetini kendisi görürdü.”

 

“Lüzumsuz yere konuşmazdı. Müslümanları birbirine ısındıracak ve birbirlerinden nefret ettirmeyecek şekilde konuşurdu. Her kabilenin güzel hasletli insanlarına ikramda bulunur ve onları kavmine başkan tâyin ederdi. Halkı hatalı işler ve sözlerden sakındırır, kendisi de sakınırdı. Güzel yüzünü ve güzel ahlâkını kimseden esirgemezdi. Ashâbını daima arar, halka olup biten hâdiseleri sorardı. İyiliği över ve pekiştirir, ona güç katardı. Kötülüğü zemmeder ve onu zayıf düşürürdü. Her işinde îtidal üzereydi, ihtilâfsızdı. Müslümanların gaflete düşmesinden korkar, onları ikaz etmeyi ihmal etmezdi. Her halinde ibâdet ve iyiliğe hazırdı. Hakkın sınırını aşmadığı gibi, hakkı yerine getirmekten de geri kalmazdı. O’na yakın olanlar halkın en hayırlılarıydı. O’nun yanında arkadaşlarının en üstünü nasihati en yaygın ve kuşatıcı olanıydı. Mertebesi en yüksek olanlar da insanların durumunu düzeltmek için canıyla, malıyla çalışan; iyilik ve yardımı en güzel olanlardı.”

 

“Hz. Peygamber kalkarken de otururken de hep Allah’ı zikirle meşgul olurdu. Bir cemaatin yanına geldiğinde üst başa geçmez, hemen meclisin sonuna otururdu. Ashâbına da bunu emrederdi. Kendisiyle beraber oturan herkese değer verirdi. Orada bulunanların her biri kendisini en itibarlı kişi zannederdi. Kendisiyle oturan ya da bir ihtiyacı için yanına gelen kimseye dönüp gidinceye kadar sabrederdi. Biri bir istekte bulunursa onu hemen yerine getirir; imkânı olmadığında tatlı dille bunu anlatırdı. Gönlü ve hoşgörüsü bütün insanlığı kuşatacak kadar genişti. Onlara şefkatli ve merhametli bir baba olmuştu. Hak konusunda herkes O’nun katında eşitti.

 

Rasûlullah’ın meclisi bir ilim, hayâ, sabır ve emanet meclisiydi. Orada yüksek sesle konuşulmaz, hiç kimse ayıplanmaz ve kimsenin ayıp ve kusuru dışarı vurulup yayılmazdı. O meclisteki herkes eşitti. Tek üstünlük ölçüsü takvâ idi. Büyüklere herkes saygı gösterir; küçüklere şefkat ve merhametle muâmele ederdi. Fakir ve muhtaç olanları, herkes kendisine tercih eder, garipleri koruyup gözetirdi.” “Rasûlullah daima güler yüzlü, yumuşak huylu, şefkat ve merhameti bol bir insandı. Sert ve kaba sözlü değildi. Orada burada dolaşıp durmaz, kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazdı. Cimri bir insan değildi. Hoşuna gitmeyen şeyleri görmezlikten gelirdi. Hiç kimsenin ümidini kırmaz, hoşlanmadığı bir söz ya da davranışı sükûtla karşılardı.

 

Kendi hesabına şu üç şeyden sakınırdı: 1- İnsanlarla münâkaşa ve mücâdele etmekten, 2- Boş sözlerden, 3- Yararsız ve boş şeylerle, kendisini ilgilendirmeyen işlerle uğraşmaktan. Başkaları hesabına da şu üç şeyden uzak dururdu: 1- İnsanları tenkit etmekten, 2- İnsanların ayıp ve kusurlarını, gizli hallerini araştırmaktan, 3- İnsanlara hakaret etmekten.

 

Rasûlullah konuşurken mecliste bulunanlar başlarını öne eğer, başlarına kuş konmuş gibi hareketsiz dururlardı. Hz. Peygamber sustuğunda konuşurlar, ama asla O’nun yanında tartışmazlardı. Biri konuşacak olursa, diğerleri o, sözünü bitirinceye kadar sessizce beklerlerdi. Hz. Peygamber, ilk konuşanın sözüyle son konuşanın sözünü aynı dikkatle dinler, asla bıkkınlık göstermezdi. Onların güldüklerine güler, onların hayret ettiklerine de hayret ederdi.” “Yabancıların konuşma ve sorularındaki kabalık ve sertliğe ashâbı da kendisi gibi davransın düşüncesiyle sabrederdi. “Bir ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi aradığını görürseniz onun bu ihtiyacını karşılayınız veya ona yardım ediniz” derdi. Kendini, olduğu gibi göstermeyen övgüleri kabul etmezdi. Hakkın sınırını aşmadıkça kimsenin sözünü kesmezdi. Hakkın sınırı aşıldığında ya müdâhale eder ya da kalkıp giderdi.” “İnsanların gönülce en cömerdi, dilce en doğrusuydu. Tabiat itibarıyla en yumuşak huylusu, soyca da en şereflisiydi. O’nu ansızın görenler heyecana kapılır, tanıma imkânına erenler ise O’nu severdi. O’ndan önce de O’ndan sonra da O’nun gibi mükemmel bir şahsiyet görmedim.”

 

Enes bin Mâlik de der ki: “Rasûlullah’ın elinden daha yumuşak bir dibace veya ipekli kumaşa dokunmadım. O’nun kokusundan daha güzel bir koku koklamadım.”

 

Rasûl-i Ekrem’in ahlâkını birazcık olsun öğrenebilmek adına tarihî tecrübe ve tanıklıklar içerisindeki bu küçük seyrimizin sonunda diyebiliriz ki, söz biter, kalem kırılır, kulaklardan kalplere sadece Yüce Allah’ın “Şânım hakkı için, size kendi içinizden bir Rasûl geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona çok ağır geliyor; üzerinize hırs ile titriyor; mü’minlere de pek raûf, pek rahîm” (9/Tevbe, 128) âyetinin eşsiz ifadesi akar. Hamd olsun âlemlerin rabbi Allah’a! Salât u selâm da mesajlarıyla insanlara rehber, hayatlarıyla da ışık olan kutlu elçilerine. (Yasin Günaydın)       

 

 

 

Câhiliyye Ahlâkı

 

Tevhid kelimesindeki espri, İslâm’ın genel bakış tarzıdır. Önce reddedilmesi gereken hususların ortaya konulup belirlenmesi; zihin, kalp ve ilgili organlardan bu “bâtıl”ların uzaklaştırılması gerekir ki, sonra boşalıp temizlenen yere “hakk”a ait hususlar girsin. İslâm ahlâkının ayrıntılarına geçmeden önce de, câhiliyyenin ve özellikle günümüz modern câhiliyyesinin ahlâka bakış tarzlarını incelememiz gerekir. Anca bu şekilde İslâm ahlâkı, câhiliye ahlâkıyla karışıp bulanması, reddedilmesi gereken sentezler oluşması engellenebilir.

 

Kur’ân-ı Kerim’de Câhiliyye Kavramı: Kur’ân-ı Kerim’de câhiliyye kelimesi, toplam 4 yerde geçer: 3/Âl-i İmrân, 154; 5/Mâide, 50; 33/Ahzâb, 33; 48/Feth, 26. Câhiliyye kelimesinin kökü olan “c-h-l”  ve türevleri ise toplam 24 yerde zikredilir.

 

Câhiliyyenin, kendine göre (Allah'a dayanmayan) inanç sistemi, yaşayış biçimi, ahlâk anlayışı ve devlet görüşü vardır. Kur’an’da câhiliyye kelimesinin geçtiği dört âyet, câhiliyyenin temel dört görünüşünü ifade eder:

 

a- Câhiliyyenin inanç sistemi, Allah hakkındaki zannı: “...Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir grup da, Allah hakkında haksız olarak câhiliyye zannına kapılıyorlardı.”  (3/Âl-i İmrân, 154). Dolayısıyla vahye/ilme dayanan bir inanç değil; zanna ve cehâlete dayanan bir inanç câhiliyyenin özelliğidir.

 

b- Câhilî yaşayış biçimi, câhiliyye taassub ve barbarlığı: “O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliyyet taassubunu yerleştirmişlerdi...” (48/Fetih, 26). Dolayısıyla câhiliyyenin kendine has, İslâm dışı bir hayat tarzı, dünya görüşü söz konusudur.

 

c- Câhiliyyenin hüküm, yönetim ve devlet anlayışı: “Yoksa onlar câhiliyye idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü/hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?” (5/Mâide, 50). Demek ki, Allah’ın hükmüne dayanmayan câhiliyye yönetimi, İslâm öncesi câhilî yönetimin hortlatılmasından başka bir şey değildir.   

 

d- Câhiliyye ahlâk anlayışı/ahlâksızlığı: “(Ey peygamber hanımları!) evlerinizde vakarınızla oturun, ilk câhiliyye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak, zînetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin...” (33/Ahzâb, 33). İslâm ahlâkıyla bağdaşmayan modern bazı tavır ve kıyafet/kıyafetsizliğin eski câhiliyyenin devamı olduğu anlaşılmaktadır.

 

Kur’an’ın ifâdelerinden anlaşılan odur ki; câhiliyye mensûbu câhil insan, puta tapmakta ısrar eder (46/Ahkaf, 23; 6/En’âm, 111), azap, mûcize istemekle Allah’ı ve Peygamber’i kendine göre âciz bırakmaya çalışır. Tuzak kurar, yalancıdır, kıskançtır (12/Yusuf, 89). Şirke dâvet eder (25/Furkan, 63). Allah’a yalan isnad eder (2/Bakara, 67). Peygmaberlerden insan gücünün sınırlarını aşan olağanüstü şeyler göstermelerini talep eder (6/En’âm, 35). Allah hakkında kötü zanda bulunur (3/Âl-i İmrân, 154). Kavmiyetçidir (48/Fetih, 26). Ayrıca açılıp saçılmak (33/Ahzâb, 33), zinâ etmek (12/Yusuf, 33; 4/Nisâ, 17) de câhilî birer davranıştır. Fâsıklar câhiliyye hükmünün özlemi içinde olan, câhilî bir hayat tarzını benimseyen insanlardır (5/Mâide, 50). Mü’minler câhil olmamak için, bu kötü hasletlerden uzak durmanın yanında, şirke dâvet edenlerden yüzçevirmeli (7/A’râf, 119), Allah’tan kâfirleri bağışlamasını istememeli (11/Hûd, 46) ve fâsıkların getirdikleri haberleri aslını araştırmadan kabul edip kullanmamalıdırlar (49/Hucurât, 6).     

 

Câhiliyye kelmesi “İslâm’dan önce” diye tercüme edilemez. Çünkü o daha çok şimdiyi gösterir. Câhiliyyede teslimiyet ve tevâzuya aykırı düşen özellikler baskındır. İnsanın kendi gücüne güvenmesi, sınırsız benliği, İlâhî ölçü tanımazlığı ile kulluğa aykırı düşen her şeyi câhiliyyede vardır (Toshihiko İzutsu, Kur’an’da İnsan ve Allah, Yeni Ufuklar Neşriyat, s. 190). Câhiliyye insanından kimse İslâm’daki kulluk, teslimiyet ve alçakgönüllülüğü isteyemez. O, kendi kendisinin Rabbidir (25/Furkan, 43). Tevâzu ve teslimiyet kime karşı olursa olsun, ona göre hür doğmuş Arab’ı köleleştirmekten başka bir şey değildir (A.g.e., s. 191). Çağımızdaki benmerkezci ve ferdin inanç ve amellerinin sadece kendisini bağlayacağı, dolayısıyla sorgulanamayacağı anlayışı, eskinin aynen benzeridir.

 

Câhiliyye, belli bir döneme ait bir olgu değil; insan hayatında sürekli var olan dinamik ve yaşayan bir olgudur. Peygamberimiz’den önceki dönem câhiliyye devri olduğu gibi; günümüz modern câhiliyyesi de, Batı etkisindeki yaşayış ve ahlâksızlıklar ve atalar dini halinde devam eden Kur’an’a ters eski gelenekler de en büyük ve en ilkel câhiliyyedir.

 

Günümüzde Câhiliyye: Câhiliyye’yi, yanlızca İslâm’dan önceki dönem diye çevirme yanlış olacaktır. O dönemin adı da ‘câhiliyye’dir. Ancak bu kavram, câhilî davranış ve inançların genel adıdır. Firavun nasıl, haddi aşan, azan, kibirlenip kendini Allah’a muhtaç görmeyen, zulmün ve tuğyanın (azıp-sapıtmanın) sembolü ise; câhiliyye de bilgisizliğin, bilgisizce hareket etmenin, yaptığı şeyin sonucunu düşünmemenin, Allah’ı ve O’nun âyetlerini anlamamanın, Allah’a isyan etmenin ne kadar kötü olduğunu idrâk edememenin sembol kavramıdır.

 

         İnsanların hevâlarına uyduğu, nefislerinin, isteklerinin kulu oldukları, Allah’ın hükümlerinin kabul edilmediği, çeşitli ilâhlara ibâdet edildiği, sömürü ve zulmün bulunduğu, kavmiyetçilik ve asabiyyenin (tarafgirliğin) yaygın olduğu, hüküm vermede hakkın ve adâletin uygulanmadığı her yer ve zamanda câhiliyye var demektir. Günümüzde de çeşitli yerlerde, tıpkı câhiliyye döneminde olduğu gibi Allah (c.c.)  unutulmuştur. O ve O’nun hükümleri hayata ve insanların işlerine sokulmamaktadır. O’nun gönderdiği hükümlere uymayı bir tarafa bırakalım; o hükümler, yani şeriat yanlış, eksik ve hatta çağdışı sayılmaktadır. Günümüz insanlarının çoğu, unuttukları âlemlerin Rabbi Allah’ın yerine sayısız ilâhlar ve putlar bulmuşlar ya da koymuşlardır. Tıpkı eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi sahte tanrılara ibâdet edilmektedir. Ölçüler İlâhî kaynaktan değil, hevâlardan alınmaktadır. Güçlünün borusu ötmekte, sözü geçmektedir. Zayıflar yine ezilmekte, insanlar haklarına yine gereği gibi kavuşamamaktadır. Kumar, zinâ, fuhuş, hırsızlık en geniş şekilde yapılmakta, içki su yerine içilmekte, ribâ (fâiz) ekonominin can damarı kabul edilmektedir. İslâm’ın günah dediği pek çok şey çağdaş ahlâk sayılmaktadır. Kadınlar yine alınıp satılmakta, açılıp saçılmaları kadın hakkı, çağdaşlık kabul edilmektedir. 

  Kısaca, Kur’an’ın câhiliyye toplumu dediği müşrik toplumun anlayışı ve ahlâkı az bir değişiklikle günümüzde de aynen devam ediyor. Allah (c.c.), O’nun yüce hükümleri ve Âhiret hesaba pek katılmıyor. Bu durum da ‘câhiliyye’den başka bir şey değildir (Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y. s. 101).

 

Câhiliyyenin Temel Özellikleri, Câhiliyye Ahlâk ve Âdetleri

Câhiliyye Arapları'nın sürdüğü hayattan ve içinde yaşadıkları ortamdan bazı örnekleri şöyle sıralamak mümkündür:

1) Putlara tapmak: Câhiliyye insanları Allah'ın varlığını kabul etmekle beraber putlara taparlardı. Onlar putlarının Allah katında kendilerine şefaatçı olacaklarına inanırlar ve: "Biz onlara ancak bizi daha çok Allah'a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz" (39/Zümer, 3) derlerdi.

 

2) İçki içmek: Şarap içmek âdeti çok yaygındı. Şâirleri her zaman içki ziyafetinden bahseder, içki şiirleri edebiyatlarının büyük bir kısmını teşkil ederdi. Hatta Enes b. Mâlik (r.a.)'in bildirdiğine göre İslâm'da içki, Mâide Suresi'nin doksan ve doksan birinci âyetleriyle kesin olarak haram kılınmış, Hz. Peygamber (s.a.s) tellal bağırttırarak bunu ilân ettiğinde Medine sokaklarında sel gibi içki akmıştır (Müslim, Eşribe 3).

 

3) Kumar oynamak: Câhiliyye çağında kumar da çok yaygındı. Câhiliyye Arapları kumar oynamakla övünürlerdi. Öyle ki kumar meclislerine katılmamak ayıp sayılırdı. Onların şâirlerinden biri karısına şöyle vasiyette bulunur: "Ben ölürsem, sen, âciz ve konuşma bilmeyen, iki yüzlü ve kumar bilmeyen birini isteme."

 

4) Fâiz yemek: Tefecilik almış yürümüştü. Para ve benzeri şeyleri birbirlerine borç verirler; kat kat fâiz alırlardı. Borç veren kimse, borcun vâdesi bitince borçluya gelir: "Borcunu ödeyecek misin, yoksa onu artırayım mı?" derdi. Onun da ödeme imkânı varsa öder, yoksa ikinci sene için iki katına, üçüncü sene için dört katına çıkarır ve artırma işlemi böylece kat kat devam ederdi. Tefecilik ve fâizin her çeşidini haram kılan Allah, özellikle Araplar'ın bu kötü âdetlerine dikkati çekerek "Ey iman edenler! Kat kat fâiz yemeyin." (3/Âl-i İmrân, 130) buyurmuştur.

 

Fâizcilik Araplar arasında o kadar yerleşmişti ki ticaretle onun arasını ayıramıyorlar; "Fâiz de tıpkı alış-veriş gibi" diyorlardı. Bunun üzerine inen âyette: "Allah alış-verişi helâl, fâizi ise haram kılmıştır." (2/Bakara, 275) buyrulmuştur.

 

5) Zinâ etmek: Câhiliyye Araplar'ı arasında fuhuş da nâdir şeylerden değildi. Câriyelerini zorla fuhşa sürükleyenler vardı. Kur’ân-ı Kerîm'de bu hususa işaretle: "İffetli olmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın." (24/Nûr, 33) buyurulur.

 

Kocanın birkaç metresi olduğu gibi, kadının da başkalarıyla ilişkide bulunması, bazı çevrelerce nefretle karşılanmayan bir davranıştı. Fuhuşla ilgili câhiliyye Araplarının şu âdetlerini zikredebiliriz:

 

Kadın, âdetinden temizlendikten sonra kocası ona (kendisinden çocuğu olmadığı ve asil bir çocuğa babalık yapmak istediği için) "şu adama git ve ondan hâmile kal" derdi. Kadın istenilen adamla beraber olduktan sonra kocası hamileliği belli oluncaya kadar ona yaklaşmazdı. Sonra yaklaşabilirdi. Bu, iyi bir çocuğa sahip olmak için yapılırdı.

 

Sayıları üç ila on arasında değişen bir grup erkek kadının evine girerek, sırasıyla hepsi de onunla cinsî münâsebette bulunurdu. Kadın hâmile kalıp da doğum yaparsa doğumdan birkaç gün sonra bu erkekleri çağırır, erkekler de zorunlu olarak bu dâvete iştirak ederlerdi. Sonra onlara: "Olanları biliyorsunuz, doğum yaptım" içlerinden birine işaret ederek "çocuğun babası sensin" derdi. O da bundan kaçınamazdı.

 

Bazı fuhuş yapan kadınlar da tanınmaları için kapılarına bayrak asarlardı. Bu tür kadınlardan biri doğum yaptığı zaman teşhis heyeti toplanıp çocuğun kime ait olduğunu tespit ederdi. O da çocuğun babası olduğunu kabul etmek zorunda kalırdı (Buhârî, Nikâh 36).

 

6) Kadına hakkını vermemek: Kadına değer verilmez, hak ve hukuku tanınmaz, âdetâ bir eşya gibi telâkkî edilip miras alınırdı. Biri ölüp karısı dul kalınca ölenin varislerinden gözü açık biri hemen elbisesini kadının üzerine atardı. Kadın daha önce kaçıp bu halden kurtulamazsa artık onun olurdu. Dilerse mehirsiz olarak onunla evlenir, dilerse onu bir başkasıyla evlendirerek mihrini almaya hak kazanır ve kadına bundan bir şey vermezdi. Dilerse, kocasından kendisine kalan mirası elinden almak için onu evlenmekten menederdi. Bunun üzerine inen âyette: "Ey inananlar! Kadınlara zorla mirascı olmaya kalkmanız size helâl değildir." (4/Nisâ, 19) buyurulmuştur (Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, I/440).

 

7) Bazı yiyecekleri kadınlara haram kılmak: Yiyeceklerin bazısı yalnız erkeklere ait olup kadınlara yasak ediliyordu. "Onlar: ‘Bu hayvanların karınlarında olan yavrular yalnız erkeklerimize mahsus olup, eşlerimize yasaktır. Ölü doğacak olursa hepsi ona ortak olur’ dediler.” (6/En'âm, 139)

 

8) Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek: Câhiliyye Arapları'nın kötü âdetlerinden biri de kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeleriydi. Onlar bunu namuslarını korumak veya ar telâkkî ettikleri için, bazıları da sakat ve çirkin olarak doğduklarından yapıyorlardı. Kur'ân-ı Kerîm'de şu âyetlerde buna işaret edilir:

"Onlardan birine Rahman olan Allah'a isnat ettikleri bir kız evlât müjdelense içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilirdi." (43/Zuhruf, 17)

"Diri diri toprağa gömülen kız çocuğunun hangi suçla öldürüldüğü sorulduğu zaman..." (81/Tekvîr, 8-9)

"Ortak koştukları şeyler, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi süslü gösterirdi." (6/En'âm, 137)

 

9) Ekin ve hayvanlarından putlarına pay ayırmak: Ekin ve hayvanlarını iki kısma ayırıyor, bir kısmını Allah'ın böyle emrettiğini sanarak Allah'a veriyor ve bir kısmını da Allah'a eş koştukları putlarına bırakıyorlardı. Onlar bu bâtıl inanç ve âdetlerinde biraz daha ileri giderek Allah'ın payına düşeni alıyorlar, onu eş koştukları putların payına ekliyorlardı. Ama putlarının payından alıp öbürüne ilâve ettikleri görülmüyordu. "Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan O'na pay ayırdılar ve kendi iddialarına göre: ‘Bu Allah'ındır, şu da ortak koştuklarımızındır’ dediler. Ortakları için ayırdıkları Allah için verilmezdi. Fakat Allah için ayırdıkları ortakları için verilirdi. Bu hükümleri ne kötüydü!" (6/En'âm, 136). Bir kısım hayvanlarla ekinlerin bazısını dilediklerinden başkasına yasaklıyorlardı. Ayrıca bir kısım hayvanlara binerken ve keserken Allah'ın adının anılmasına engel oluyorlardı (6/En’âm, 138).

 

"Onlara: Allah'ın indirdiğine ve peygambere gelin dendiği zaman: ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter' derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu da bulamayan kimseler olsalar da mı?" (5/Mâide, 104). İslâm, topluma hâkim olunca bütün bu câhilî sistemin ilkel davranışlarını tamamen yasaklamıştır (5/Mâide, 103).

 

Bütün bunlara baktığımızda, câhiliyye'nin bir inanma biçimi olduğunu görüyoruz. Câhiliyye; bir şeyi gerçeği dışında bilmek, anlamak ve buna göre amel etmek demektir. Bu duruma göre câhiliyye; insanın ve toplumun İslâm öncesi ve İslâm dışı bir yaşayış biçimiyle yaşaması demektir. Doğru yolun zıddı, ilmin aksi olan, eskiyen ve değişken olan, bölgelere, kavimlere ve anlayışlara göre kurulan her türlü İslâm dışı rejimler; câhilî sistemler ve hükümlerdir.

 

Câhiliyye; insanın insan irâdesinin dışındaki unsurlar üzerinde toplanmasını temine çalışan, insanı insana ve topluma köle yapan bir sistemin; beşeriyeti Allah'a ibâdetten uzaklaştırıp, herhangi bir adla anılan beşerî sistem ve prensiplere itaata zorlayan yönetimin adıdır. İnsanları, kavimlere, renklere, tarihlerinin karanlık çağı efsânelerine yönlendiren, ayrı ayrı dil farklılığı sebebiyle ümmet şuurundan uzaklaştırmaya çalışan her türlü despotizm, câhiliyyenin bir görüntüsüdür. Kısaca câhiliyye, Allah'ın hükmünden başka hüküm arayan ve Allah'ın hükmünden başka hükme rızâ gösterenlerin tavrı, hayat biçimi ve sistemidir (Ahmed Ağırakça, Durali Pusmaz, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 269-270).

 

Câhiliyye erkekleri için en büyük zevk içki içmekti. Onlar için şarap tâlihin üstün hediyesiydi. Sürekli içerlerdi. İstedikleri şarabı içmekle hem övünür, hem de gurur duyarlardı. Şaraba büyük paralar harcanırdı (T. İzutsu, Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Pınar Y. s. 79). Abid’in şiirlerinden birisi o dönem ile birlikte âdeta modern câhiyyeyi tasvir etmektedir: “Ayıkken yıllanmış güzel kokulu şarabın fiyatını yükseltiriz. Ve zevkini aldığımız zaman, hesabını tutmayız heder olan servetin.” (A.g.e., s. 79-80).

 

Misâfirperverlik, hürriyet aşkı, cesâret, mertlik vasfılarına önem veren câhiliyye insanı, bir taraftan misâfirine her türlü ikrâmı yaparken, diğer taraftan yolcuyu çevirip soyuyordu. Tam bir muammâ içinde olan câhiliyyenin sosyal yapısı, özde kavmiyetçi idi. Kan yoluyla yakınlık bağı üzerinde binâ edilmiş olan ve bir kişinin haklı ya da haksız olsun kavimdaşlarından yana olmasını zorunlu kılan o yıkıcı haysiyet duygusu, kişinin kendi kavmine olan sevgisi, başkalarına dil uzatması, câhiliyyenin kişisel değerleri ölçmekte kullandıkları nihâî kriterlerdi. Putperestlik devrinde, kavmiyetçiliği aşan bir “iyi” ölçüsü hiç yok gibi gözükmektedir (A.g.e., s. 88). Bu sapkın anlayışın modern temsilciliğine örnek olarak Almanya’da Hitler’i, İtalya’da Mussolini’yi, Arap ülkelerinde de Baas rejimlerini gösterebiliriz. Câhiliyyenin bu yanı, Türkiye’de “Ne mutlu Türküm diyene!”, “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur”, “Bir Türk dünyaya bedeldir!” ifâdelerinde somutlaşmaktadır. Türk’ün Türkten başka dostunun olmadığı, Arap Müslümanların Türkleri her zaman arkadan vurdukları türünden anlayışlar kadim câhiliyyenin bölgedeki bu topraklardaki yansımasıdır. Bunun en uç ifâdesi de “Kâbe Arabın olsun, bize Çankaya yeter” ifadesidir.

 

Kâbe’de 360 kadar put vardı. Her kabilenin kendine has bir putu vardı. Bundan başka her evde birput bulunur, âile fertleri buna ibâdet ederdi. Putperestlik câhiliyye Arabının ikinci tabiatı olmuştu ve günlük hayatın her konumunda nüfûzunu icrâ etmekteydi. Câhiliyye Arap inancının esası hastaya şifâ, çocuk edinme, kıtlık, vebâ gibi belâları kaldırma işini başka ilâhlara devrederek, dünyanın idâresini onlara taksim etmekten ibâretti. Cenâb-ı Hakk’ın yardımının ancak bu putlardan şefaat dilemekle elde edilebileceğine inanırlardı. Araplar bu putlara secde ederler, bunlar adına kurban keserler, ekinlerinin bir kısmını, sürülerinin bir kısmını bunlara tahsis ederlerdi. Günümüzde benzer şekilde kabirlere gidilip kabir ehline duâ ederek onların tasarrufuyla çocuk sahibi olmak istenmektedir. Ayrıca bazı şeyhlerin nefeslerinden şifâ umulmakta, diri veya ölü olsun şefaatlerine sığınılmaktadır. Kur’an’da Yüce Rabbimiz şefaati ancak izin verilenlerin yapabileceğini ve yetkiyi sadece kendine has kıldığını belirtirken, günümüz câhiliyyesinde dünyada iken bazı efendi veya şeyhlere bu makam verilmiştir. Bu yanlış anlayış, İslâmî kesime hitap eden kitap, dergi, radyo ve televizyonların büyük bir kısmınca sürdürülmekte ve yaygınlaştırılmaktadır.

 

Câhilî değerlere sahip böylesi bir zihniyet aynı zamanda korkunç bir ahlâkî çöküşün de temelini oluşturmaktadır. “Siz gerçekten kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Hayır, siz câhillik etmekte olan bir kavimsiniz.” (27/Neml, 55). Günümüz modern câhiliyyesinde de açıkça gördüğümüz ahlâkî değerlerin gittikçe ivme kazanan ifsâdı, câhiliyyenin belirgin özelliklerindendir. Tapınma duygularını kendilerine sunulan ve kendileri gibi âciz varlıklarla tatmin eden zavallı insanlar onların getirdikleri ahlâksız tutumları bir ibâdet coşkusu içerisinde îfâ etmektedirler.

 

Defalarca tebliğ edildiği halde, artık yola gelmeyen bilinçli olarak tercihini kullanmış olan câhilî bir topluluğa nasıl tavır alınacağı konusunda Allah, Rasûle ve dolayısıyla bize şunu emretmektedir: “Onları hidâyete çağırsanız işitmezler. Onların sana baktıklarını sanırsın, oysa onlar görmezler. Sen affı tut, ma’rûfu emret ve câhillerden yüzçevir.” (7/A’râf, 198-199). Câhillerden yüzçevirmek, onlardan, öncelikle zihinsel olarak kopuşu gerektirmektedir ki, onların diniyle Müslümanların dini arasında hiçbir alâka kalmasın.

 

Buraya kadar bahsettiğimiz câhiliyye; İslâmî düşünüş, davranış ve ahlâkına aykırı tüm değer yargılarına sahip, vahye karşı alınmış bilinçli bir tavrın adıdır. Bu tavırda vahiyle bir çatışmaya girilmiştir. Bu câhilî yaşayış biçimi bir çağda olup geçen ve bir daha tekerrür etmeyen tarihî bir olay değil; bir sistemdir, bir inançtır ve her zaman da aynı organik yapıya ve güçlere sahiptir (S. Kutub, a.g.e., s. 315).

 

 

 

Câhiliyye Teberrücü; Kadının Açılıp Saçılması

 

Câhiliyye dönemi Arap toplumunda Kadın; genellikle bütün tarihçilerin kabul ettiği üzere kadının hiçbir değeri yoktu. Öyle ki kadın olmak utanç verici bir durumdu. Bu yüzden kız çocukları diri diri toprağa gömülüyorlardı. Kadının miras hakkı yoktu. Kısaca kadın, erkeğin kölesinden başka bir şey değildi.

 

Kur'an'dan anladığımıza göre, müşrik Araplar kendi zihinlerinde düşük ve değersiz saydıkları kızları Allah'a lâyık görüyorlar, beğenip hoşlandıkları erkekleri ise kendilerine izâfe ediyorlardı (16/Nahl, 57). Meleklerin de Allah'ın kızları olduğunu iddiâ ediyorlardı (43/Zuhruf, 19). Allah Teâlâ ise Arapların kendilerince değersiz bulduklarını Allah'a, değerli saydıklarını kendilerine ayırmalarını kendilerine ayırmalarını "çarpık bir paylaşma" olarak niteliyor (53/Necm, 21-22). Ve kızları diri diri toprağa gömecek kadar aşağılamaları hakkında "bak ne kötü hüküm veriyorlar!" (16/Nahl, 59) buyuruyor.

 

Yine Kur'an, çeşitli konuları işlerken, kadının toplumsal, hukukî uygulamalarda uğradığı zulümlere işaret ediyor. Meselâ: "Kadına zorla mirasçı olmanız size helâl değildir." (4/Nisâ, 9) mealindeki âyetten, kadının mal gibi miras kalması ve kadına zorla mirasçı olunması şeklindeki zulmün câhiliyye döneminde yürürlükte olduğunu anlıyoruz. Zıhar'ı yasaklayan âyetler de Kur'an'ın tâbiriyle "çirkin" bir geleneğin varlığına işaret ediyor. Boşanma ile ilgili âyetlerde, kadınların haklarını koruma noktasında mü'minlere Allah'tan korkmalarını emrediyor. Bu ve bunun gibi birçok âyetlerle, kadının câhiliyye dönemindeki, hukukî uygulamalarda zulme mâruz kaldığını, yaratılış itibarıyla da hor ve hakir görüldüğünü anlıyoruz. 

Batıda ve Batılılaşmış Toplumlarda Kadın: Eski câhilî düşünceler, modern dünyanın "izm"lerinde de farklı biçimlerde bütün çirkinliğiyle gözler önüne serilmiştir. Bilindiği gibi Rönesansla başlayıp Aydınlanma Çağı ve Endüstri Devrimiyle günümüze kadar devam eden, akılcı ve pozitivist temele oturan modernizm; Batının geçirdiği tarihî sürecin doğal bir sonucudur. Modernizm hayatı sekülerleştirip, her türlü dogmaya karşı olduğunu söylerken sahih-muharref ayrımı yapmamış, tahrif edilmiş dinî düşüncelerden topladığı verileri, sahih din için de genelleştirmiştir. Artık modernizm, sadece Ortaçağ kiliselerinin ruhban sınıflarını değil; tarihte oluşmuş tüm geleneksel değerler yanında sahih din değerlerini de karşısına almaktadır. Modern insanın kadına bakış açısında hiçbir zaman sahih-muharref ayrımı yapılmadığı görülmektedir.

 

Batı mâcerasında kadın konusundaki yaklaşımlara bir göz atacak olursak, Hıristiyanlığın, Yunan ve Eski Roma kültüründeki "kadının ikinci sınıf bir varlık" olduğu anlayışını düzeltmemiş olduğunu hatta kadının aşağılanmasının Hıristiyanlıkta daha da güçlendiğini görürüz. Kadın öylesine kötülenmiştir ki 6. Yüzyılda Mason meclisinde kadının ruhu var mı, yok mu diye ciddî bir şekilde tartışılmıştır. Batı tarihinde kadına yapılan zulümler önemli bir yer tutar. Acaba bu zulümler, tarih sayfaları arasında mı kalmıştır, yoksa kılık değiştirerek başka şekillerde mi devam etmektedir? Eşitlik, özgürlük, bağımsızlık söylemlerinin bayraklaştırıldığı günümüzde kadının aşağılanması ve sömürülmesi bitmiş midir?

 

Modernizm bütün değerleri tüketerek, dünya genelinde yepyeni bir sistem oluşturma iddiasında. Bunu yaparken de insanın varoluş nedenini çarpıtarak "insan"ı sömürmektedir. Ve modern düşünce, insanın tüm zaaflarını kışkırtarak korkunç bir tüketim alışkanlığını "moda" adı altında sunmaktadır. Bu çerçeveden bakıldığında "çağdaş kadın" aldatmacası içerisinde kadının sömürülmesi ciddî boyutlara ulaşmıştır. Sanayi Devrimi ile ucuz iş gücüne duyulan ihtiyacı karşılamak üzere kullanılan kadınların, bugün de bir reklam aracı olarak kullanıldığı herkes için âşikârdır. Kadın fizikî güzelliğini sağlamak için kendisine sunulan kozmetikleri tüketirken, başkalarının da tüketmesi için hazırlanan her türlü reklamda bir nesne olarak cinsel kimliği ile kullanılır. Kapitalizmin hayatiyeti için gerekli olan sınırsız tüketim "reklam" ile sağlandığına göre kadın, reklamcıların dolayısıyla kapitalizmin kullandığı vazgeçilmez bir sömürü unsurudur.

 

Modern düşüncede genellikle kadın, bilgisi, görgüsü ve ahlâkıyla değil; kendi güzelliğini pazarlayabildiği oranda değer kazanır. Öyle ki günümüzde haremin değil; harem duvarlarının kaldırıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. "Modernizmin evleri, işyerlerini ve sokakları kaplayan hareminde sadece genç, güzel ve bu özelliklerini bir şekilde pazarlamaktan kaçınmayan kadınlara yer vardır."    

 

Modernizmde hayat bulan feminist hareketler kadın-erkek arasındaki uyum yerine, haksız bir rekabet ortamı oluşturarak iki cinsi birbirine düşman hale getirip fıtratı bozmaktan başka bir fonksiyon görmemektedirler. Dünyada ve yaşadığımız toplumdaki kadının problemlerini bu şekilde ortaya koymak ise tam bir çözümsüzlüktür. Feminizm, ahlâkî kuralları kadının özgürlüğünü sınırladığı gerekçesiyle protesto etmektedir. Kadın özgürlüğünden anlaşılan ise onun eğitim, sosyal ve siyasî hayata katılımı değil; âile, eş ve çocuğun sınırlayıcılığının(!) keşfedilerek câzibesini kullanma yolunda serbestliğidir.

 

Türkiye'de kadın özgürlüğü ve bağımsızlığından dem vuran dergilerdeki ağırlıklı konular kadınların gerçek problemleri değil; cinsellik, moda gibi konular olmakta, siyaset ile ilgili verilen haberler ise ancak dedikodu düzeyinde sunulmaktadır. Dergilerin genelinde oluşturulmaya çalışılan kadın tipi ise "akleden, sorgulayan, bilgili" tanımlamalarının çok ötesinde "çağdaş, câzibeli, tehlikeli ve yasak ilişkiler deneyebilen, sıradışı" kadın tiplemesidir. Bu da kadının özgürleştirileceği yerde, kelimenin tam anlamıyla "kullanıldığı"nın göstergesi değil midir?

 

Kısacası, çağımız câhiliyyesinde kadın, özgürlüğü ve kendi kimliğini bulma adına, onurlu, şerefli konumunu bir kenara itip câhilî oyunların kurbanı olmuştur. Arap toplumunda diri diri toprağa gömülen kadın bugün, kendi mutluluğu ve bağımsızlığı iddiâsıyla tezgâhlanan oyunlarla toplum bataklığına yine diri diri gömülmektedir. Ancak bir farkla; bu defa kadın gerçekten diri diri bir batağa girdiğinin farkında değildir. Modern dünyanın kendisine sunduğu imaj ve kimliği, kutsadığı ve onu gerçekleştirebilmek için tüm değerlerini fedâ ettiği müddetçe de bunu farketmesi mümkün olmayacaktır.      

 

Modern dünyanın, geleneği sorgulayıp reddetmesiyle, kadının İslâm’daki konumu gündeme gelmiş ve temel amacı İslâm’a saldırı olan bu zihniyet, kadın konusunda kültürel İslâm’da kullanılmaya elverişli noktalar yakalayabilmiştir. Müslümanlar yapılan saldırılara cevap verme çabasıyla çeşitli kaynaklara başvurmuşlar, ancak çoğunlukla gerçek İslâm’ın kadına biçtiği konumu yansıtır mâhiyette güncelliği olan veriler ortaya koyamamışlardır. Çünkü pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da kalkış noktaları, tarih içinde şekillenen yorumlar olmuş ve bu yorumlar Kur’ânî çerçeveyi ortaya koymada yardımcı olacağı yerde engelleyici bir etki oluşturmuştur. Bu etkinin oluşması, gerek insanların bu yorumları ele alış tarzından, gerekse yorumların bizzat içeriklerinden kaynaklanmıştır (H. Koç, F. Candan, Kur'an Çerçevesinde Kadın, Haksöz, sayı 31, Ekim 93, s. 25-27).

 

Câhiliyye Döneminde Fuhuş: Câhiliyye döneminde erkekler çoğunlukla zinâyı ayıp saymazlar, hatta bununla övünürlerdi. Nitekim bu husus İmru'ulkays'ın şiirlerinde açıkça görülmektedir. Câhiliyye devrinde fâhişelik yapan câriyeler öksürerek ilişki teklifinde bulundukları için kendilerine "kahbe" de denirdi. Aralarında sahipleri tarafından para kazanmak amacıyla zorla bu işe itilenler de vardı. Kur'an'da; "...Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye nâmuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın" (24/Nûr, 33) meâlindeki âyet bunlarla ilgilidir.

 

Câhiliyye devrinde dost hayatı yaşayan çiftler de vardı. Erkek, kadının dostu ve arkadaşı (haden) olduğu için bu tür kadınlara "zevâtu'l-ahdân" veya "muttehızâtü ahdân" adı verilirdi. Kur'an'ın iffetli yaşamaları, zinâ etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartıyla câriyelerle evlenmeye izin veren (4/Nisâ, 25), açık ve gizli kötülükleri (fevâhiş) yasaklayan (6/En'âm, 151; 7/A'râf, 33) âyetlerinde dolaylı olarak bunlardan söz edilir. Bu dönemde metres hayatı yaşayan evli kadınlar da vardı. "Dımd" denilen bu kadınlar kocalarından başka bir veya birkaç erkekle beraber olurlar, özellikle kıtlık zamanlarında karınlarını doyurmak için bu tür ilişkide bulunurlardı.

 

İslâm öncesinde livâta, sevicilik, hayvanlarla ilişki şeklindeki cinsî sapıklıklara da rastlanmaktadır. Kur'ân-ı Kerim bunlardan özellikle livâta üzerinde durmakta ve bu çirkin ilişkiyi ilk defa başlatan Lût kavminin (27/Neml, 54; 7/A'râf, 80-84) bu yüzden helâk olduğunu anlatarak bundan ibret alınmasını istemektedir (29/Ankebût, 28-35). Câhiliyye devrinde birçok yerleşim merkezinde ve ticaret kervanlarının uğrak yerlerinde "mâhûr" (muhtemelen Farsça "mey-hor"dan -içki içen-) denilen işret ve zinâ âlemlerinin yapıldığı evler vardı. Buralarda câriyeler içki sunar, rakseder ve gayrı meşrû ilişkide bulunurlardı. Bu tür ilişkilerde pezevenklik (kıyâde) yapan kimseler de vardı. Bunlara "kavvâd" (Türk argosunda "kavat") veya "kavvâde"; âilesini kıskanmayan ve fuhşa itenlere de "deyyûs" denirdi.

 

Bazı fâhişeler evlerinin veya panayırlarda kurdukları çadırların kapılarına bayrak asarak ücret karşılığı ilişkide bulunmak isteyenleri dâvet ederlerdi. Hz. Âişe, Câhiliyye dönemindeki nikâh türlerinden söz ederken bunlar hakkında da bilgi vermektedir (Buhârî, Nikâh 36). Aynı rivâyette, eşlerini kıskanmayan ve asil gördüğü bir kimseden çocuk sahibi olmak için onunla ilişkiye zorlayan ve eşi o kimseden hâmile kalıncaya kadar bunu sürdüren erkeklerle (buna nikâhu'l-istibdâ' denirdi), on kadar erkekle ilişki Kur’an kadının doğurduğu çocuğun nesebinin nasıl tâyin edildiği hakkında da bilgi vardır. Kadın çocuğu doğurduktan sonra ilişki kurduğu erkekleri çağırır ve içlerinden birini çocuğun babası olarak belirlerdi. Doğan çocuk erkekse o kişi bunu kabullenmek zorundaydı. Kız çocuğu olması durumunda ise birtakım problemler ortaya çıkardı. Kız çocuğuna sahip olmanın utanç vesilesi sayılması ve doğan kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi âdeti de toplumda fuhşun yaygın olması, kız çocuklarının ileride fuhşa sürüklenmesi ihtimalinin bulunması ile açıklanabilir (Nebi Bozkurt, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 13, s. 210).

 

Eski Türklerde durum:

Eski Türklerde kadın yerli ve yabancı erkekler­den kaçmaz, onlarla gâyet serbest görüşebilirdi. Ör­tünmeye dâir hiçbir kayıtları yoktu, İbn Fazlan'ın Seyahatnâmesi'nde anlattığına göre Bulgar Türkleri, kadın-erkek hep beraber nehre inip çırılçıplak yıka­nırlardı. Bununla beraber herhangi bir şekilde zina etmezlerdi. Zina onlara göre en büyük suçtu. Zina eden şahıs kim olursa olsun, yere çakılan dört kazı­ğa el ve ayaklarını bağlayıp sonra da. onu boynun­dan uyluklarına kadar balta ile yararak iki parçaya ayırırlardı. Kadına da aynı cezayı tatbik ederlerdi. Kadın ve erkeği ikiye ayırdıktan sonra vücutlarının her parçasını bir ağaca asarlardı.

 

Oğuz Türklerinde de durum aynıydı. Kadın erkeklerden kaçmaz ve vücudunun hiçbir yerini insan­lardan gizlemezdi. İbn Fazlan bunu şöyle bir misâl­le anlatır: “Bir gün bir adamın evine misafir olduk. Adam ve karısıyla beraber oturuyorduk. Kadın bizimle gö­rüşürken bir aralık gözümüzün önünde avret yerini açıp kaşımağa başladı. Biz utancımızdan yüzlerimizi kapayıp “Estağfirullah!” dedik. Kocası güldü. Tercü­mana: Onlara söyle: Bu kadın onu sizin huzurunuzda açıyor. Siz onu görüyor ve koruyorsunuz. Sizden ona hiçbir zarar gelmiyor. Bu hareket, kadının onu örtüp de başkalarına müsaade etmesinden daha iyidir” de­di, İbn Fazlan sözlerini şöyle bağlıyor: “Zina diye bir şey bilmezler. Böyle bir suç işleyen birini ortaya çıkarırlarsa onu iki parçaya bölerler. Şöyle ki: Bu kimseyi, iki ağacın dallarını bir yere yak­laştırarak bağlarlar. Sonra da bu dalları bırakırlar. Dalların eski durumuna gelmesi neticesi, o kimse iki parçaya bölünür.”

 

Kutluklarda da zina eden kadın ve erkeği yakar­lardı (Geniş bilgi   için  bkz.  İbn-i Fazlan Seyahatnamesi, s. 31, 57, 91). Göktürklerde sağlam bir aile hayatı vardı. “Fu­huş nedir bilmezlerdi. Evli bir kadına tecavüzün ce­zası idamdı. Bir genç kıza tecavüz ise, genç kız evlen­meyi kabul etmezse aynı ceza ile karşılık görürdü. Hırsızlık yapan, çaldığının on mislini öder ve cemi­yetteki yerini kaybederdi. On mislini ödeyecek ser­veti yoksa hürriyetini kaybeder, esir olarak satılır­dı” (Yılmaz Öztuna,  Türk Tarihinden Yapraklar, s. 286-297).

 

Fuhşun yasak olduğu, zina edenlerin en ağır şe­kilde cezalandırıldığı bir yerde muhakkak ki iffetin derin bir mânâsı vardır. Nitekim eski bir inanışa göre kadınlar doğum yapacağı zaman imdatlarına koşan Ayzıt adında bir doğum tanrıçası olduğu kabul edilir­di. Ayzıt'm hiç müsamaha kabul etmeyen bir şartı vardı: İsmetini muhafaza etmemiş olan kadınların yardımına, ne kadar yalvarırlarsa yalvarsınlar ve ne kadar kıymetli kurbanlar ve hediyeler takdim eder­lerse etsinler, bir türlü gelmezdi (Türkçülüğün Esasları, s. 167; Mustafa Rahmi Balaban, Ta­rih Boyunca Ahlâk, s. 97).

 

Bu misâller bize gösteriyor ki, müslüman olma­dan önce bile Türklerde, câhiliyet Arapları ve hristiyanlık sonrası Avrupa milletleri ile mukayese edi­lemeyecek şekilde sağlam bir iffet ve namus anlayışı vardı. Bu anlayışın onların sadece örf ve âdetlerin­den doğan sosyal bir ahlâk olduğu söylenemez; zira Ayzıt'ın iffetsizliğe müsaade etmemesi, kadını iffetli olmaya iten tamamen dini bir motiftir. Onların diğer milletlerden tamamen farklı olarak fuhuş bataklığına düşmelerine mâni olan otorite, İslâmîyetten önce ka­bul ettikleri Budizm, Brahmanizm, Mani. ve Zerdüşt dinleri ile Şamanizm'den kalan inançların oluştur­duğu bir milli ahlâktır. Daha sonra İslâmîyet Türk ka­dınının şahsiyetine yakışmayan mezkûr pürüzleri tör­püleyecek, onu gerçek iffet anlayışına sahip kılarak lâyık olduğu üstün değere kavuşturacaktır (M. Yaşar Kandemir, Örneklerle İslâm Ahlâkı, Nesil Y., 5. Bsk, s. 73-75).

 

Modern çağda ilericilik adıyla sergilenen câhiliyye hükmü, ahlâk(sızlığ)ı, dünya görüşü ve değer yargıları, her çeşit müşriğin çok ilkel olduğunu, on dört asır öncesinin câhiliyye hayatına dönmek isteyen gericilik olduğunu göstermektedir. Müslümanlara gerici diyerek akılları sıra hakaret edenler, eski câhiliyyeyi hortlatmak isteyen kimselerdir. Bilindiği gibi, her dönemdeki İslâm dışı değer yargıları demek olan câhiliyyenin kendine göre inanç sistemi, yaşayış biçimi, ahlâk anlayışı ve düzen/yönetim şekli vardır. Câhiliyyenin itikadı/inanç sistemi, cehâlete dayanan, Allah hakkında câhiliyye zannı ve inancı ile şirke giden bir bâtıl inançtır (Bak. 3/Âl-i İmrân, 154). Câhiliyyenin kendine göre ilimden/vahiyden kaynaklanmayan, hevâya dayanan ahlâk anlayışı vardır. Özellikle kadınların toplumu ifsad edecek şekilde açılıp saçılması şeklinde kendini gösteren, kadınları orta malı olarak değer(siz)lendiren, kadınları hor gördükleri için kız çocuklarını küçükken toprağa diri diri gömmekten çekinmeyen bir yaklaşım sergileyebilirler (Bk. 33/Ahzâb, 33; 16/Nahl, 58-59; 81/Tekvîr, 8-9, 14).

 

 

Eski Arap Câhiliyyesinde Ahlâkî Durum

İnsan kanı değersiz kabul edilmektedir. Kabilecilik, baskınlar, düşmanlık ve zulüm her tarafı kuşatıyor, özellikle müstaz’af dediğimiz güçsüz halk yığınları bu zorbalık ve yanlışlıklardan çok etkileniyor. Kız-erkek ayrımı sözkonusudur ve kız çocuklarının doğumuna ana-babalar çok üzülürler (Bkz. 16/Nahl, 58, 59). Kız çocuklarını fakirlikten ve namus anlayışından dolayı diri diri toprağa gömenler vardır (Bkz. 5/Mâide, 32). Toplumun sınıflara ayrılması, kölelere eziyet, câriyeleri fuhşa zorlama ve köle ticareti gibi insan onuruna ters ahlâkî problemler mevcuttur. Fuhuş, zina gibi ahlâksızlıklar yaygındır, kız çocuklarının geleceği tehlikededir. Bütün bunların temel sebebi ve önemli problem olarak putlara tapma, şirk, içki, kumar, fal, medyumluk, sömürü, egemen güçlerin tahakkümü câhiliyyenin temel görüntüsüdür.

             

Asr-ı Saâdette İslâm’ın mücâdele ettiği ve sonunda tarihin çöplüğüne attığı bu ahlâkî problemlerin, günümüz câhiliyyesinde ne oranda mevcut olduğunu değerlendirmemiz zor olmasa gerektir.

 

Günümüz câhiliyyesinin en belirgin temsilcisi olan Batı kültür ve uygarlığınının temel dayanaklarını, ahlâkla ilişkisi bakımından kısa da olsa tanımak gerekir. Batı tarihi, kökleri itibarıyla Roma, Yunan uygarlıklarının ve Hıristiyanlığın mirası üzerine bina edilmiştir. Sanayi devriminden sonra kapitalizm, aşırı özgürlükçülük, ateizm, hümanizm, pragmatizm ve sömürü ahlâk ve din halini almıştır.

 

 

 

Batı Câhiliyyesine Göre Ahlâk Anlayışı  

 

Hayatın tümü bu iki durumun dışına asla taşmaz; ya hidâyet veya sapıklık. “Ya İslâm veya câhiliyye.”

 

Bugünkü çağdaş Avrupa medeniyetinin(!) temellerini Yunan ve Roma  câhiliyyeleri teşkil eder. Bu gerçeği, her ne kadar “câhiliyye” olarak değil de “medeniyet”(!) diye adlandırıyorlarsa da durum değişmez (Muhammed Kutup, Yirminci Asrın Câhiliyyeti, s. 30-31).

 

 Gerçekten uluslararası siyonizm, Darwin ve tekâmül nazariyesini ve Avrupa câhiliyyetinden arta kalan bütün erdemlilikleri üç büyük bilim adamı(!) olan, Marx, Durkheim ve Freud vasıtasıyla tamamen yok etmek için en korkunç bir şekilde istismar etmiştir. Bunların üçü de dinle alay etmek, onu hafife almak ve onu aşağılamak sûretiyle kitlelerin gözünde en kötü bir şey haline getirmişlerdi.

 

Durkheim: “Din, fıtrî değildir.”

Marx: “Din halkın afyonudur.”

Freud: “Ahlâkın normal hallerinde bile bir katılık vardır. O, bizzat insan varlığı için zararlı bir baskıdır” der.

 Kadının evinden sokağa dökülmesine yol açtılar.

Marx: “Kadın, mutlaka çalışmalıdır.”

Durkheim: “Kadın için evlenmek fıtrî bir şey değildir.”

Freud: “İnsan, mutlaka kendi cinsel varlığını gerçekleştirip her türlü (dinî ve ahlâkî) baskı ve prangalardan kurtulması gerekir.” (M. Kutub, A.g.e., s. 58-59)

Freud: “Cinsiyet her şeydir. Her şey de cinsiyetten fışkırmaktadır.”

“Çocuk, annesinin memesini seksüel (cinsî) lezzetle emiyor. Cinsel şuurla annesine (tabii olarak kız çocuk da babasına) yapışıyor” demektedir (Muhammed Kutup, Taklitlerin Çarpışması, s. 23).

 

Freud’un bu görüşlerinin, ahlâkın bozulmasında katkıları vardır. Günümüzde hâlâ Freud’un bu görüşlerini savunanlar da vardır. Meselâ, Aile Mutluluğu ve Cinsel Eğitim adlı kitaptan bir örnek verelim: Freud “Çocuğun anne karnında duruş biçimini bile cinsel tatmin amacına yönelik bir pozisyon şeklindedir, çocuk anne karnında bu şekilde durmak sûretiyle bir cinsel haz arayışı içindedir, çocuğun anne karnında duruş şekli bunun bir tecellisidir” anlamında olayı açıklamaktadır. (Yazar bu görüşün üzerine şunları ilâve etmektedir:)

 

Çocuk yaşantının ilk yıllarında cinsel yaşamın oral  dönemindedir. Oral, ağız demektir, yani ağız yoluyla, emmek yoluyla bir nevî haz duyar, cinsel hazzını bir şey emmekle karşılar, annesini emer, emzik emer, gerekirse parmağını emer vs. bu, onun için bir cinsel gelişim evresidir.

 

Çocuk annesini emerken sadece bedensel olarak süt içtiği için beslenmekle kalmaz. Bu, görüldüğü gibi çocuğun  gelişmesinde oral safha olarak bilinen bir aşamada önemli katkılar sağlamaktadır. Çocuk, annesinin memesini bazen acıtarak emer veya ısırır, bunların yorumları vardır. Çocuk bunları zannedildiğinin aksine bilinçsiz olarak değil, belli  bazı gereksinimlerini karşılamak için, örneğin cinsel tatmin sağlamak ihtiyacıyla böyle davranmış olabilmektedir (Kemal Çakmaklı, Aile Mutluluğu ve Cinsel Eğitim, Seha Yay., s. 117-118). 

 

Görüldüğü gibi çocuğun masum davranışlarının ve annesinin memesini beslenmek için emmesini dahi “cinsel tatmin sağlamak” da olduğunu söylemektedirler. Böylece çok yanlış anlamalara sebep olmaktadırlar.

 

Hakka karşı olan, haksızlığı, ahlâksızlığı, zulmü esas alan Batı emperyalizmi, İslâm topraklarını işgal ederek, insanların İslâm’dan uzaklaşmasına, bâtıl yolu takip etmelerine sebep olmuşlardır.

 

İslâm’ı reddeden,  ona karşı çıkan Batılılar her yönüyle  İslâm’a aykırı yaşam sürmektedirler. Bu şekilde devam ederek kötülük, yanlışlık, haksızlık, hırsızlık, zulüm, içki, kumar, zinâ, homoseksüellik ve  her türlü ahlâksızlık  dünyaya yayılmıştır ve bunları da normal karşılamaktadırlar. Bunların bu sorumsuzca, gayr-i İslâmî yaşantıları câhiliyye yaşantısıdır.

 

İslâm dini câhiliyye yaşantısını ortadan kaldırmak için gelmiştir ve kaldırmıştır. Rasûlullah (s.a.s.): “Câhiliyye (yaşantısının) her bir nevi ayağımın altındadır, kaldırılmıştır.” (Müslim, Hac 147; Ebû Dâvud, Menâsık, 57, Hds no: 1905) buyurarak câhiliyye hayatına  son vermiştir. İslâm’a karşı olan Batılı güçler, canları istediği gibi zevklerine, keyiflerine göre yaşamak istedikleri için ne gerekiyorsa yapmışlardır. Yaşam içerisinde her şeyi kolaylaştırmak, zevkli ve keyifli yaşamak adına her türlü teknolojik icatlar yaparak bu kolaylığı sağlamışlardır. Bu imkânları, kolaylıkları nasip eden Allah’a  şükredeceklerine, son din olan İslâm’a bağlanarak hak yoldan gideceklerine aksine bu Batılılar, bâtıl yolu tercih ederek teknolojilerini bu mantıkla kullanmışlardır. Sinema, televizyon, video, internet ve basın-yayınla müstehcenliği sergilemişlerdir. Seks filmleri, pornografik ve erotik yayınlar yaparak insanların ahlâklarının bozulmasına, haktan uzaklaşmalarına çok büyük katkı sağlamışlardır. Bunları yaparken de kalkınma, çağdaşlık, modernlik, ilericilik diyerek İslâm’a aykırı tüm yaşantılarını, çağın gereği diyerek ahlâksızlıklarını iyi göstermeye çalışmışlardır ve çağdaşlaşma, ilerleme, batılılaşma budur demişlerdir. Halkı müslüman olan ülkeler de Batının teknolojisini biz de alalım, biz de bu kolaylıklardan yararlanalım diyerek, onların tüm yaşantılarını aynen almışlar ve böylece onlar da İslâmî yaşantıyı bırakarak, İslâm’a aykırı yaşantıya uymuşlardır (S. Gülek).

 

Batıya Göre Ahlâk Anlayışı

   

A-   Ahlâkın Lüzumsuzluğu ve Zararları

Bazılarına göre ahlâk, beşer tabiatıyla uyuşmamaktadır. O, insana güç ve kuvvet sahibi hâricî bir kuvvet tarafından zorla yüklenmiştir. Bunlara göre ahlâk, insanî arzuların tatmin edilmesine engel olan, insana hürriyetten faydalanma imkânı vermeyen bir baskı aracıdır. Özgürlükleri kısıtlar, insanı baskı altında tutar. Bu baskı sonucu birçok rûhî hastalıkların, asabî buhranların isâbet etmesi kaçınılmazdır. Stresler, bunalımlar… hep bu ahlâkî baskının sonucudur.

 

Bazıları ahlâkın geçmiş asırların bir artığı olduğu kanaatindedir. Onlara göre ahlâk, vahşi ve ilkel insanların kötü(!) duygularından kaynaklanmış, sert ve katı kayıtlardan ibarettir. Tekâmül ve medeniyet yolunda insanlık ilerleyince, ahlâkın bu kayıtları hafiflemiş, zincirleri yavaş yavaş çözülmüştür.

 

Neticede şunları söylemek isterler: İnsanlığın, artık ahlâkın boyunduruğundan tamamen kurtulması, bu vahşi kural ve bağlardan tamamen sıyrılması ve uygar olması icap etmektedir.

 

Meselâ Freud: “Ahlâk, en zayıf derecesinde bile katılığın timsalidir. Beşerin en çirkin duygularından ortaya çıkmıştır ahlâk. Beşerî duygulara güzel veya çirkin denilemez. Çünkü beşer tabiatı böyledir” der.

 

Bunlar, insanın şerefini, yüceliğini, kutsal değerleri ayaklar altına alır ve insanı hayvan derekesine indirmek isterler. İnsanların da aynen hayvanlar gibi hiçbir ahlâkî kurala bağlı olmadan, istedikleri gibi anırıp istedikleri yere pislemelerini, yani tümüyle özgür olmalarını istemektedirler. Bu yüzden Darwin de insanın aslının hayvan (maymun) olduğunu iddia etmiyor mu? Hayvan derekesine inen, şerefi ve ahlâkı olmayan insanları sömürmek çok kolaylaşacaktır çünkü. Zaten insanlık, onların inancına göre yahûdilerin merkebi sayılmaktadır.

 

Ahlâken çöken insanlık, ciddi şeyleri düşünemeyecek, bu emperyalistlere kolaylıkla yem olabilecektir. Emperyalist ve kapitalistlerin oyuncağı olacaktır. Moda, kadının pazarlanması (yan ürünleriyle birlikte fuhuş sektörü), lüks, israf, oyun, eğlence, düşüncesizce ve doymamacasına tüketim…

 

İnsanla hayvan arasındaki en önemli farklardan biridir ahlâk. Hâlbuki bazı hayvanların bile terbiyesi mümkün olmaktadır. İnsanın terbiyesi, elbette daha önemli ve daha mümkündür.

 

Freud: “İnsanın arzu ve istekleri şuur altına itilmek sûretiyle ancak ahlâk meydana gelebilir” diyor. İslâm toplumu için bu sözler doğru ve geçerli değildir. İnsan (müslüman), hislerini görmezlikten gelmez, onları inkâr etmez. İslâm ahlâkı duyguları sınırlandırır, kontrol altına aldırır ve onlara güzel hedef (yön, istikamet) çizer. Şehevî hislerin şuur altına alınması ile bu şekilde kontrol edilmesi arasında çok fark vardır. Şuur altına atılma şuursuz bir işlemdir. Müslüman, şuurlu/bilinçli olarak, hem kendine ve hem de başkalarına zarar vermemek için duygularına sınır ve hedef çizer.

 

Hayvan, arzularını zapt etmeye muktedir değildir. Dıştan bir zorlama ile ancak arzularını durdurabilir. İnsanda ise bu, Allah’ın ona ihsan ettiği bir meziyettir; duygu ve hareketlerine hükmeden “irâde”siyle kendisini durdurmayı becerir. Güçlü insan, irâdeli insandır. İnsanın yeryüzünün halifesi olarak Allah tarafından en güzel sûrette yaratılması, mükerrem olması, meleklerden bile üstün seviyeye çıkabilmesi, irâdesi ve kendini yönlendirebilmesi sâyesidindedir.

 

Sınırsız özgürlük, ahlâk kurallarından kurtulmak, aşırı hürriyet anlayışı, kendisine hiçbir sınır konulmamasına çalışarak insanı bir yönden ilâhlaştırmaya götürür. Diğer yönden insanı böyle sınırsız yüceltmenin sonu, insanı aslında alçaltmak, hayvandan da aşağı hale getirmek olur. İnsan, kendi hevâ ve hevesinin, nefsî duygularının ilâhlığını kabullenmiş, aşağı isteklerin kulu durumuna düşmüş olur.

 

İnsan, nefsinin isteklerine tâbi olduğunda, hevâsının/keyfinin, her arzusuna uyduğunda ilerleyebilmesi, terakki edebilmesi ve yüce hedeflerini gerçekleştirebilmesi mümkün değildir. Çünkü beşerin gücü sınırlıdır. İnsan, bu gücü basit çıkarları ve şehevî arzuları tatmin yolunda tükettiğinde, üstün fikrî rûhî faâliyetlerde bulunabilmek, bunlara yönelebilmek için kendinde güç bulamayacaktır.

 

“Peki, Avrupa ve özellikle Amerika, ahlâk konusundaki bu yanlışlarına rağmen, nasıl yükselmiş ve yükseliyor?” Bu soruyu, kısaca ve maddeler halinde cevaplayalım:

 

1. Batının bugünkü durumu, bir yükselme midir? İnsanların rahat yaşamaları ve kolaylıkları için bazı teknik buluşlarını, yükselme ve ilerleme kabul etmek doğru mudur? Cinâyet ve intiharların, içki ve uyuştucuların, bunalım ve sterslerin, sömürü ve soygunların, savaş ve saldırıların… alabildiğine arttığı huzur ve mutluluğun filmlerde bile yer alamadığı bir hayat, yükselme kabul edilebilir mi? İlerleme kabul edilen hususlar ve buluşlar, hangi yolda ve hangi yönde gerçekleşmektedir? İnsanlığın esas faydası, huzur ve mutluluğu bu şekilde gerçekleşebilir mi? Hangi çağa ve hangi hayat biçimine saâdet asrı adı verilmektedir? Bu ve bunlara benzer sorulara cevap verildikten sonra olay daha bir netlik kazanacaktır.

 

Elbette, bazı ilerlemeler de var: Bu da, ahlâksızlığın bazı alanlara henüz yayılmadığının göstergesidir. Batılı insanda bazı ahlâkî özellikler, hatta “müslümanım” diyenlerden daha İslâmî ve ahlâkî şekilde varlığını sürdürebilmektedir. Bazı konularda farklı anlayışla ve bilinçsizce de olsa müslümanlık yaşanmaktadır. Ama özellikle kadın, şehvet, cinsellik, eğlence, sömürü, inanç ve ibâdet gibi konular toplumları hızla çöküşe doğru sürüklemektedir. Batının düşünürleri, aydın ve uzmanları, bilim adamları ahlâkî bataklığa batmadıkları için kendi alanlarında bir şeyler yapabilmektedirler. Bu sınıftaki insanların hemen hepsi, özel hayatlarında mazbut insanlardır. Hatta halkın ahlâkî çöküşüne karşı “bu, tehlikeli yoldur, bu gidişin sonu uçurumdur!” diyebilmektedirler. Seslerini kitlelere duyurup duyuramadıkları ayrı bir konu.

 

2. Batı uygarlığı ve yaşayış tarzı, yüzlerce senelik sömürü ve hırsızlığa dayanmaktadır. Asırlardır mazlumların kan ve terleriyle, sömürdüğü yer altı kaynaklarıyla beslenmiş koca ağacın içindeki çürüme, dışarıdan hemen belli olmayabilir; dışarıdan güçlü gibi gözüken ağaç, içerideki çürüme arttıkça ânî yıkılışlara gebedir. ABD ise Avrupa’ya göre genç ve zengin bir devlettir. Çoğunlukla zulüm, köleleştirme, işgal ve sömürülerden kazandığı ekonomik, maddî ve mânevî güçlerini henüz harcayıp tüketmemiş durumdadır. Mikrop bünyeye girdiği halde, genç bünyede zâhiren belli olmaz; hâlâ bünye güçlü ve sağlıklı gözükebilir. Tedbir alınmadığı takdirde bu mikrop, güçlü zannedilen bünyeyi yine ânîden deviriverir.

 

3. Şehevî ve nefsî bağları tamamen başıboş bırakan bütün toplumların âkıbeti helâktir. İşte tarih: Peygamberimiz zamanındaki Sasani ve Bizans İmparatorlukları. Bu dönemlerin ABD ve Sovyetler Birliği’ne eş iki süper güç olan bu iki devleti, İslâm çok kısa bir sürede temelden sarstı ve ânîden yıkıverdi. Âd, Nûh, Semûd kavimleri, Sodom Gomore, Babil, Roma İmparatorluğu ve nice güçlü zannedilen devlet ve toplumların yıkılması, hep bozuk inanç ve ahlâk sâyesinde olmuştur. Osmanlı Devletinin yıkılmasında da saray hayatının etkisi, entrikalar, kadınlar saltanatı, Katerina’lar, câriyeler, israf, lüks hayat, Batıya özenti; yani ahlâkî problemler önemli rol oynamıştır.

 

4. Batılılar, ahlâksızlık bataklığına battıkları halde, birikmiş güçleri sâyesinde dünyevî yönde belirli ölçüde çalışmaya ve gelişmeye muktedir olabilmektedirler. Fakat mânevî yükselmeye güç harcamadıkları için, medeniyetleri maddî bir uygarlıktan öteye geçememektedir. İnsanî duygulara ve ahlâkî ideallere yer vermeyen maddî uygarlıkların bir çatışmalık, bir savaşlık, bir devrimlik, hatta bir kaosluk güçleri vardır. Ve sonunda bu uygarlıklar ya kendi kendilireni yiyip bitirirler, ya da dışarıdan bir güçle mahvolurlar.

 

5. Toplum ve devletlerin eceli, yani helâk, bazen değişik şekillerde de oluverir. Güçlü kabul edilen eski kavimler, ahlâksızlıkları yüzünden farklı biçimlerde helâk olmuşlardı. Bugünkü Batılı toplumların helâki de aids, uyuşturucu gibi ahlâkî problemler ve bunların sonucuyla olabilir.  

 

6. Sovyetler Birliği’nin ve onunla birlikte Avrupa’daki Doğu blokunun 1988’lerde böylesine güçlü görüldükleri bir zamanda, böylesine ânî ve hızlı bir şekilde çökeceğini kim tahmin ediyordu? Dün Sovyetler’in ve bu bloğa bağlı nice komünist devletlerin ânî çöküşü gibi, yarın da bu gidişle Amerika ve Batı ülkelerinin sonu aynı, hatta daha feci olacaktır. Unutmamak gerekir ki, çok feci çağdaş hastalıklar, kalp sekteleri ve ânî ölümler bu çağda boy göstermektedir. Yoldan çıkan ahlâksız toplumların bazısını rüzgârla, sivri sinekle helâk eden Allah, belki bu toplumları da mikrop denen küçücük ordularıyla helâk edecektir. Her şey O’nun ordusudur, askeridir. “Göklerin ve yerin orduları Alla’ındır.” (48/Fetih, 4, 7) “… Rabbinin ordularını, Kendisinden başkası bilmez.” (74/Müddessir, 31)

 

7. Allah’ın kâfir/inkârcı toplumlara olan sünneti (sünnetullah) ile mü’min toplumlara ait sünneti farklıdır. İnkârcı/kâfir Batı ülkelerinde olup bitenler, Allah’ın kanunlarından bazısının gerçekleşmesiyle ilgilidir: “Onlar, kendilerine yapılan uyarıları unutunca, (daha önce indirmiş olduğumuz darlık ve musîbetleri kaldırıp) üzerlerine bütün he şeyin (nimetlerin) kapılarını açıverdik…” (6/En’âm, 44). “ Kim (yalnız) dünya hayatını ve süsünü isterse, onlara oradaki amellerinin karşılığını tamamen öderiz (tam veririz). Ve onlar orada hiçbir eksikliğe uğratılmazlar.” (11/Hûd, 15) “İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir. Sonra karşılığı ona tastamam verilecektir.” (53/Necm, 39-41). Bu kanunlara göre Batılılar dünyevî istek ve çalışmalarının karşılığını gördü. Ama tercüme akıllılar, yine Rabbanî kanunlardan olan iki konuyu bilmiyorlar:

 

a- Allah, Müslümanları, kâfirleri hâkim kıldığı yolla egemen kılmaz. Ancak O’nun yolunda düzgün yürüdükleri zaman onları hâkim kılar: “Allah, sizlerden iman edip sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri halîfe (sahip ve hâkim) kıldığı gibi, kendilerine de yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını (yeryüzünde halîfe kılacağını), onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve geçirdikleri korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaad etti. Çünkü onlar Bana ibâdet/kulluk ederler; hiçbir şeyi Bana şirk/eş koşmazlar. Artık bundan sonra kim küfredip inkâr ederse, işte bunlar asıl fâsıklardır (büyük günahkârlardır).” (24/Nûr, 55) “Andolsun, Zikir’den sonra ZEbûr’da ‘yeryüzüne sâlih/iyi kullarım vâris olacaktır’ diye yazmıştık. İşte bunda, (Bana) kulluk eden bir toplum için bir mesaj vardır.” (21/Enbiyâ, 105-106). Dolayısıyla kötüler ve kötülüğün sürekli pâyidar olamayacağı, ahlâksız insanların uzun süreli hâkimiyetlerini sürdüremeyeceği; iyiliğin asıl, kötülüğün ise ârızî olduğunu, hâkimiyetin eninde sonunda iyi insanların, güzel ahlâklı ve doğru inançlıların eline geçmesinin mukadder olduğunu Kur’an anlatır.

 

Ama yoldan, yani sırat-ı müstakîmden uzaklaşırlar ve sâlih amelleri terk edip sâlih insan olmaktan çıkarlarsa, yeniden doğru yola dönünceye kadar, Allah onları hükümran kılmaz.

 

b- Kâfirlerin bu hâkimiyeti, sonsuza kadar sürmez. Sadece Allah’ın takdir ettiği sınırlı bir zaman süreci içindir. Sonra onu kâfirleri helâk kanunu tamamlar: “Onlar, kendilerine yapılan uyarıları unutunca, (daha önce indirmiş olduğumuz darlık ve musîbetleri kaldırıp) üzerlerine bütün he şeyin (nimetlerin) kapılarını açıverdik. Nihâyet onlar, verilenlerle (nimetlerle) şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık, birdenbire bütün ümitlerini yitirdiler. Böylece, zulmeden toplumun kökü kesildi. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” (6/En’âm, 44-45)

 

“Kendilerine âyetlerimiz ayan beyan okunduğu zaman inkâr edenlere: ‘İki topluluktan hangisinin (dünyadaki) mevki ve makamı daha hayırlı, meclis ve topluluğu daha güzeldir?’ dediler. Onlardan önce de, eşya ve görünüş bakımından güzel olan nice nesiller helâk ettik. De ki: ‘Kim dalâlette/sapıklıkta ise, çok merhametli olan Allah ona mühlet verir. Nihâyet kendilerine vaad olunan şeyi -ya azâbı (mü’minler karşısında yenilgiyi) veya kıyâmeti- gördükleri zaman, mevki ve makamı daha kötü ve topluluğu daha zayıf olanın kim olduğunu çok geçmeden görecekler.” (19/Meryem, 73-75)

 

“Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, halkı (peygambere başkaldırmasınlar ve Bize) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır. Sonra kötülüğü (yoksulluk ve darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik, nihâyet çoğaldılar ve ‘Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu’ (onlar da sıkıntılı ve sevinçli günler geçirmişlerdi) dediler. Biz de onları, hatırlarından geçmediği bir anda ansızın yakaladık.” (7/A’râf, 94-95)

 

“Zâlimleri mutlaka helâk edeceğiz. Onları yok ettikten sonra yerlerine sizleri yerleştireceğiz. Bu da Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyanlar ve azap vaadimden korkanlar içindir.” (14/İbrâhim, 13)

 

“Biz bir ülkeyi yok etmek istediğimiz zaman, oranın mütreflerine (bolluktan şımaranlarına, azgın liderlerine) (itaat) emrederiz. Onlarsa orada bozgunculuk yaparlar, yoldan çıkarlar. Artık o belde cezâyı hak etmiştir. Biz de onu nasıl lâzımsa, öyle helâk ederiz.” (17/İsrâ, 16)

 

“Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler. Onlar, bunlardan daha çok, kuvvetçe daha sağlam idiler. Öyle iken, kazandıkları şeyler, kendilerinden (onlara gelen azaptan) hiçbir şeyi savamadı.” (40/Mü’min, 82) (Ayrıca, bkz. 35/Fâtır, 43-45)

 

 "De ki: 'Allah'ın azâbı size ansızın veya açıkça gelirse, zâlimlerden başkası mı yok olur!" (6/En'âm, 47)

 

“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde (şehirde ve kırda) fesat yayıldı, düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (30/Rûm, 41).

 

"Her ümmetin takdir edilmiş bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman, ne bir saat geri kalırlar, ne de ileri giderler." (6/A'râf, 34; 10/Yûnus, 49)

 

“Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş emel onları oyalayadursun. (Kötü sonucu) yakında bilecekler!”  (15/Hicr, 3)

 

Türkçe’de tehlike olarak bilip kullandığımız kelimenin aslı, helâk kavramıyla ilgilidir. Helâk kelimesiyle tehlike kelimesi aynı kökü paylaşırlar. Tehlike (aslı, tehlüke): Helâke Sebep olan, helâke yani yok olmaya, büyük zarara sebep olabilecek durum demektir. İnsanlar tehlikeden, tehlikeli olan şeylerden kaçınmak ister. Bu, doğaldır; insanın kendini koruma fıtratıyla ilgilidir. Yokolmak, helâk olmak istemez insan. Ama insanların çoğu, tehlikenin ne olup olmadığı ve esas tehlikeye karşı nasıl bir tedbir aldıkları konusunda çoğunlukla aldanmaktadırlar. 

 

İblis, kendine bağladığı, Hakk'tan yüz çeviren kimselerin yaptıklarının doğru, üzerinde bulundukları yolun sağlam olduğunu, inançlarında, sözlerinde ve işlerinde bir yanlışlık bulunmadığını onlara telkin eder. Onların yanlış ve sapık işlerini allayıp pullar. Böylece onların bu kötülüklere devam etmelerini sağlar (27/Neml, 24; 16/Nahl, 63).

 

Şeytan günahı, haramları, sağlığa zararlı, birey ve toplum için tehlikeli olan şeyleri tehlikeli olarak göstermeyip, içinde câzibe gösterir. “Şeytan, onların amlellerini ziynetleyip süsler.” (16/Nahl, 63; 27/Neml, 24; 29/Ankebût, 28…). Esas tehlike, esas helâk; dünyada başa gelenler değil; âhiretteteki ebedî felâketlerdir.

 

İnsanoğlu, suçlu olduğunu, elleriyle yaptıklarından dolayı helâki hak ettiğini vicdân mahkemesinin kararıyla anladığından dolayı, yakın gelecekteki helâk endişelerinin cezâsını şimdiden çekmeye başladı. Medyada sık sık yakın gelecekteki kıtlıktan, kuraklıktan, iklim değişikliklerinden bahsediliyor. “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde (şehirde ve kırda) fesat yayıldı, düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (30/Rûm, 41). Toplumsal fesâda ve yeryüzünün düzenini bozacak çevre felâketlerine yol açacak zararlı davranış ve kötü fiillere, ibret olsun diye dünyadayken verilen karşılıklar için “bir kısmı” denmekte ve asıl cezânın âhirette olduğuna işaret edilmektedir.

 

Kur’an’a teslim olup onun hükmünü tatbik etmeyen insanlar, kendini ve nesillerini de mahvedip helâk edilmesine sebep olacak fesattan kurtulamıyorlar. Ozon tabakasının delinmesi, uzayın birsürü uydularla kaplanması, “yıldızlar savaşı” diye ad verilen, içinde toplu katliamlara yol açacak silâhların uzayda bile cirit atması, ormanların mahvedilmesi, zararlı zannedilerek sayısız haşeratın topraklardan, arâzilerden yok edilmesi, denizlerin petrol ve benzeri atıklarla kirletilmesi, bunları yapan Batılı insanın helâkini hazırlayan ve kısmen şimdiden cezâsını çektiği ahlâksızlık cinsinden hemen sayılabileceklerdir.

 

Filmlerde çeşitli tehlike sahneleri, artık yerini helâk sahnelerine bırakıyor. Toplumsal helâk senaryoları romanların ve filmlerin temel konusu gibi oldu. Armagedon, Altıncı Element, Yarından Sonra gibi filmler, bir taraftan yaklaşan helâkin sinyallerini verirken, diğer yandan bu yaşayışın çıkmaz sokağını, yolun sonunun nasıl bir helâk olduğunun cezâsını da düşündürüyor, hatta sanal âlemde de olsa, psikolojik olarak kısmen yaşatıyor. Küresel ısınma, çölleşme, buzullaşma gibi insanın iklim değişikliklerine sebep olabilecek küresel fitne ve fesatlarının sonuçlarını, Allah bilir ama, bu çağın insanı tadacağa benziyor. Batının gidişi, teknolojinin aldığı boyut, uygarlık diye takdim edilen İslâm dışı dünya görüşünün durumu, toplu helâkleri paratoner gibi çekiyor. Kıyâmet senaryoları yetmiyor, Tanrıyı kıyâmete zorlama(!) faâliyetleri için Ortadoğudaki Müslümanlar, uygar Batının insanat bahçelerini dolduranlar tarafından, sözüm ona insan eliyle helâk edilmeye çalışılıyor. Aslında kıyâmeti, çevre felâketlerinin yol açacağı bir tabiat olayı olarak düşünmek, Kur’an’daki kıyâmet olayını çarpıtmak demektir. Bütün bunlarla birlikte, Kıyâmeti unutan, Kıyâmet sonrasına hazırlanmayan, hatta Kur’an’daki Kıyâmet olayını inkâr eden insan, bunun dehşetini istemese de daha şimdiden yaşıyor. Ne dersiniz, Batının öncülüğündeki bu tehlikeli gidiş tümüyle helâke doğru değil mi? Batılı toplumlar şimdiden helâki yaşamaya başlamadılar mı? Helâk gelip çatmadı mı?!

 

“Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş emel onları oyalayadursun. (Kötü sonucu) yakında bilecekler!”  (15/Hicr, 3). Yakında, çok yakında! 

 

 

B- Ahlâkın Kaynağı ile İlgili Yanlışlıklar

Ahlâkın ne olduğu asırlar boyu düşünürleri meş­gul etmiş, ahlâk sözünün neleri ihtiva ettiği üzerinde bir fikir birliğine, varılamamış; çeşitli çağlarda ve mu­hitlerde bu konuda birbirinden farklı görüşler ileri sürülmüştür. Ahlâkî fiilin (eylemin) kaynağı olan “iyi” üzerinde herkes mutlaka bir şey söylemiş; fakat iyinin haz mı, saâdet mi, vazife mi?... olduğu husu­sunda birleşememişlerdir. Bununla beraber felsefî ekollerin her biri, iyi ile kötü hakkında en doğru bil­giye kendilerinin sahip olduğuna inanmışlardır.

 

İyinin ne olduğu her çağda, her toplumda ve hat­ta toplumdaki fertler arasında münakaşa mevzuu ol­duğuna göre, acaba iyi anlayışı nereden geliyor? Mut­lak bir otoriteye sahip kesin ahlâk buyrukları var mı­dır? Bu buyruklar Allah tarafından mı, yoksa insan­lar tarafından mı konulmuştur?

 

Her iki görüş de felsefe tarihi boyunca savunul­muştur. Şunu hemen belirtelim ki, ahlâk kanunları­nın Allah tarafından konulduğu kabul edilince,  “Ah­lâk ile dinin münasebeti” bahsinde gördüğümüz üze­re - bunların mutlak bir otoriteye sahip kesin ahlâk buyrukları olduğu da kabul edilmiş olur.

 

Ahlâk kanunlarının toplum tarafından ortaya konduğunu iddia edenler şöyle diyebilir: Çağlar ve toplumlar değiştikçe ahlâk anlayışının değişmesi, ahlâk denen şeyin toplum tarafından tesbit edildiğinin ispatıdır. Kısaca, toplumun iyi dediği şey iyi, kötü de­diği de kötüdür!

 

Bu iddia karşısında şöyle sorulabilir: Acaba ço­ğunluğun görüşü her meselede ölçü olabilir mi? Buna müspet cevap vermek mümkün değildir; zira aslında değerli olmayan bir şeyi bâzen birçokları değerli bu­labiliyor. Halbuki gerçekten değerli olan bir şey top­lumların değişmesiyle değerini yitirmez. Üstelik bir kısım insanların değerli bulduğuna, diğer bir kısım itibar etmediğine göre değer ve ahlâk ölçüsünü toplumlar kendiliğinden tesbit edemezler. Ahlâk gibi in­sanlığa yön verecek bir değerin kaypak ve değişken bir şey değil, sabit ve köklü bir esas olması gerekir. Toplumların bir çağ boyunca daha sonraki devirler­de dehşetle hatırlanan bir çıkmaza düştüğü, bir ba­taklığa saplandığı olmuştur. Zulümleriyle ortaçağı ka­rartan engizisyon mahkemelerinin dindar hristiyanlar tarafından işletildiği bilinmektedir. Eskiçağ filozofla­rından Sokrat'ın, zamanındaki Yunan toplumunun kabul ettiği değerlerin karşısına çıkması. Yunan halkının “Bu dinsiz, çocuklarımızı baştan çıkarıyor!” di­yerek onu ölüme mahkûm etmesi de bir başka tipik misâldir. Biz bugün Yunan toplumunun değil, Sokrat'-ın ileri sürdüğü değerleri “iyi” olarak benimsiyoruz.

 

Fertler ve toplumlar ahlâkî değer ölçüsünü koy­ma gücüne ve üstünlüğüne sahip olmadığına göre, bu esasları tespite yetkili olan kimdir?

 

Bu sorunun açık ve kesin cevabı şudur: Ahlâkî kanunlar, “itaat” edilmesi gereken buyruklardır. Hal­buki insan, bir başka şahsın kendine emir vermesin­den hoşlanmaz. Bunu hürriyetinin bir nevi ihlâli olarak kabul eder. Şu hâlde ahlâk koyucusunun zaaflardan arınmış, yanılmaz ve otoritesine isteyerek boyun eğilen biri olması gerekir ki, bu da Allah'dan başkası de­ğildir (M. Yaşar Kandemir, Örneklerle İslâm Ahlâkı, Nesil Y., İst. 1986, 5. Baskı, s. 44-46).

 

 

Ahlâkın Kaynağı  

 

Batı Toplumunda Ahlâk

Olumlu Gözüken Taraflar:

Aslında, Allah’a hakkıyla ve şirksiz olarak iman etmeyen kimselerin mükemmel bir ahlâka sahip olmaları mümkün değildir. Tevhide dayanmayan ve Allah’ın rızâsı gözetilmeyen davranış biçimi gerçek anlamda güzel ahlâk vasfına sahip olamaz. Türk halkı, İslâm’ın hâkim olmadığı, hatta suç sayılıp küfrün çirkinliklerinin dayatıldığı bir ortamda yaşamak zorunda bırakıldığı ve çirkin bir kapitalizm içinde geçim kavgasına düşürüldüğü için, inanç ve amel konularında olduğu gibi ahlâk konusunda da yozlaştı. O kadar yozlaşıp dejenere oldu ki, gâvurlardan daha beter ahlâkî problemlere sahip oldu. Batılılar aslında örnek ahlâka kesinlikle sahip olamdadıkları halde, bazı tüccar Yahûdiler ve Batılılardan daha fazla ahlâksızlaşan halkımıza göre Batılılar daha ahlâklı olarak algılanmaya başlandı. Bu, belki imanı zayıf Türk halkıyla mukayese yapılınca bazı konularda böyle bir kabul ortaya çıkabilir, ama asr-ı saâdetteki Müslümanlarla karşılaştırılınca Batılıların da herhangi bir gayr-ı müslimin de ahlâk konusunda da geçer not almaları mümkün değildir. Buna rağmen bazı konularda Batılıların inancı küfür ahlâkı İslâm, Türk halkının da (bazı konularda) ahlâkı gâvurlardan daha beter küfür, denilecek durumlar ortaya çıabiliyor.

   

Batılı toplumlarda, bazı hususlarda güzel ahlâktan bazı özellikler, parçalar cılız da olsa bazı parıltılar olduğuna şâhit oluyoruz. Ama, tümüyle örnek alınacak, güzel ahlâk denilecek durumun olmadığı hikmetli bakan insanların hemen göreceği şekildedir.

 

Yüzeysellik, kandırmaya dayanan, şekilcilik, imaj ve gösteriş sozkonusudur. Câhiliye Araplarında da bazı ahlâkî erdemler sözkonusu idi. Her toplumda az da olsa iyi ahlâktan bazı parçalar bulunabilir. Ama, tevhide dayanmayan ve bütüncül olmayan ahlâkî özellikler toplumları ayakta tutmaya, onları dünyada bile huzurlu ve mutlu kılmaya yetmez. Batıda henüz kaybolmayan bazı iyi ahlâk özelliklerini sayalım:

 

Randevuya sadâkat (sözde durma, vakitlere riâyet). Çok ciddi meselelerde veya menfaatine gelmeyen noktalarda aynı özellik pek görülmez. Esas gösterilmesi gereken sadâkat ve ahde vefa olarak Allah’a karşı bu kurallara uyulduğu gözükmez.

 

Sosyal adâlet, sosyal hizmetler. İşçilerin hakkı, asgarî ücretin geçim standartlarıyla uyum göstermesi vb. insanî ve maddî özellikler. Mânevî özelliklere önem yok denecek kadar az. 

 

İnsan sevgisi, hümanizm. Diğer yandan bebek yerine köpek. İnsan sevgisi yerine hayvan sevgisi.

 

Kurallara (trafik kuralları vb.) uyma, kanunlara itaat, vergilere riâyet. Korku ve menfaatten dolayı düzen ve disipline uyulma gereği, ama Allah’ın kurallarına itaatin hiç önemsenmemesi…

 

Hürriyet, özgürlük anlayışı. Ama, sınırları çok geniş -hayvanî özgürlük-      

 

Demokrasi anlayışı. Ama demokrasi anlayışının da bir kandırmaca olduğu, halkın Batı ülkesinde de kendi kendisini yönetmediği, egemenliğin belirli zümrelerin tekelinde olduğu…

 

Eşitlik: Kadın-erkek eşitliği (abartılı ve yer yer yanlış şekilde, eşit olmadığı alanları yok sayıp kadına ve topluma zulmederek), dinli-dinsiz, ahlâklı-ahlâksız. Diğer ırklara, diğer dinlere ve diğer toplumlara karşı eşitlik uygulama yönüyle kesinlikle yok.  

 

İnsan hayatına ve sağlığına değer verilir. (Dayağa, işkenceye, insan hakları ihlâline karşı çıkılırken; sigortası olmayan kimseye kimsenin ilgi göstermediğini, başka ülkelerdeki başka inançtan insanlara karşı savaşın ve sömürünün alabildiğine kabul edildiğini veya fiilî durum olarak diğer insanlara zulüm, işkence, katliam, yeni ilaçların denenmesi için koboy olarak kullanım gibi örnekleri çoğaltabileceğimiz tezatlar Batı insanının çifte standardıdır.

 

(Dış) Temizlik, hijyenik özellikler: İnsanda, giyimde, çevrede (ev, hastane, şehir sokakları…) yüzeysel temizlik, gösteriş, makyaj, imaj, ambalaja önem. Su ile temizliğe fazla önem verilmez, meselâ tahârette su yerine sadece kâğıt tercih edilir. Koltuk ve etek tıraşı, tırnak kesimine dikkat gibi bazı insanî temizlikleri ve abdest gibi suyla sık sık ilişkileri yok. Batı ailelerinde bebek yerine köpek tercih edildiği için; sokaklarda köpek pisliği hayli yaygındır. Evlerde köpeğin yatağa, koltuğa çıkması, kucaklara alınmasının getirdiği temizliğe hiç de uygun olmayan durumlar ciddi bir çelişki gibidir; aslında temizlik anlayışlarının çok yüzeysel olduğunu da gösterir. Evlerde ayakkabı çıkarılması âdeti olmadığı için tuvalete girdikleri ve sokakta yürüdükleri ayakkabı ile oturma odalarına, yatak odalarına nice pislikleri getirdiklerini değerlendirebilirsiniz. Erkeklerin ayakta ve alelacele küçük tuvaletlerini yapmaları, çamaşırlarının temizliğini sorgulamaya iter. Pisliği, kiri belli etmediği için kot pantolon kadın-erkek giysisi olarak çok yaygındır ve Batıya özenen diğer toplumlara da yayılmıştır. “Müşrikler ancak pistirler, pisliktirler...” (9/Tevbe, 28)

 

Kadınlarda çıplaklık ve aşırı özgür/serbest tavır, kadın-erkek ilişkilerinde ahlâkî sınırların çok gevşeklik, bencillik, menfaat ve faydacılık, kendini başkalarından (özellikle başka toplum ve dindeki insanlardan) üstün görüp başkalarını hor görme (istiğnâ ve istikbâr), göstermelik kuralların dışında gönülden saygı, sevgi, kardeşlik, ziyaretleşme ve yardımlaşmanın olmadığı bir yaşayış. Aile dayanışmasının da yok denecek kadar zayıf olması…

 

Cinsel devrim geçiren Batı, kadınların kıyfat ve davranışlarına aşırı özgürlük getirerek, fuhşu, zinayı alenîleştirecek kadın-erkek ilişkilerinde sınır tanımaz bir tavra giderken, bir yandan da homoseksüelliği de doğal olarak kabul etti. Aynı cinsten kişilerin birbiriyle cinsel ilişkilerini ayıp ve günah sayanları dışlayıp suçlamaya başladı. Resmen erkek erkeğe evlilikleri onayladı. Dinden soyutlanmayı, ateizmi diğer inançlara tercih etmeye başladı. Kendi yaşam tarzlarına aşırı özgürlük ister ve bunu savunurken; bazı ahlâkî özellikleri kınamaya, ayıp saymaya başladı. Tesettür, karı-koca kıskançlığı, kızın erkek karşısındaki utanma duygusunu, evlenme öncesi ya da meselâ 18 yaşına girdiği halde hâlâ kızın bâkire olmasını… ayıp saymakta, bunları hatta neredeyse ahlâksızlık kabul edecek bir çirkin ahlâka sahip çıkmaktadır.    

     

A- Batıda Ahlâkın Kaynakları (Felsefî Ahlâk Sistemleri)

Toplumlar ve devletler, bir sürü acı tecrübeler geçirdiler. Ortaçağ zulümleri, engizisyon, Hıristiyanlığın (daha doğrusu Hıristiyanlık adına kilisenin) baskısı, halk huzursuzluk ve ayaklanmaları… Sonra bilim ve aklın kullanılmasıyla Batı toplumları, fıtrata ait olan bazı özellik ve değerlere ulaştılar, ama onların da ne derece yeterli ve doğru olduğu tartışılır.

 

Batı toplumlarının ve devletlerinin ahlâk anlayışında şunların kaynak olduğunu görüyoruz:

a- Roma, Yunan, Hıristiyanlık, sekülarizm/laiklik, hümanizm, demokrasi, özgürlük, egoizm, nefislerin hevâ ve hevesi,   

b- Emperyalizm, 

c- Propaganda, hile, aldatma, reklâm vâsıtasıyla bu araçları kendi amaçları doğrultusunda kullanan egemen güçlerin tahakkümü, vergi ve sosyal devlet anlayışı,

d- Pragmatizm: Kazın geleceği yerden tavuğun esirgenmemesi, eski gelenekler (kültür)

e- İnsan hakları, (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ndeki temel esaslar).

 

Batıda Fertler Açısından Ahlâkın Kaynakları:

a- Genel kültür: Okul, TV, çevre ve aileden aldığı ahlâkî değerler (ailenin önemi sıfıra yaklaştı),

b- Örf-âdet, gelenek (ki, bunlar hayli sarsıldı)

c- Fıtrat veya zorunlulukla ilgili birkaç özellik,

d- Hümanizm,

e- Felsefe.

 

Fertlerin ahlâk esaslarının kaynağı, toplumdur. Bireylerin ahlâkı; içinde yaşadığı toplumun inançlarından, uygulanan kanunlardan, âdet ve törelerden vücuda gelir. Batıda ahlâkın tek kaynağı vardır; o da insandır denilebilir. Akıl, ahlâkî vicdan, toplum kuralları… şeklinde ayrı şeyler söylenmiş olsa da, bunlar kaynağın insan olduğunu, insanın akıl, his ve eğilimleri, insanî itibarlar olduğunu unutturmamalıdır. İlâhî kuralları, kudsî makamın kaynaklığı mevzûbahis değildir. Batıda din, sadece kişi ile Rabbi arasındaki ilişki ve görevlerden bahseden vicdânî bir olgu kabul edilmektedir. Vahiy, ahlâkî konularda da reddedilir veya en azından önemsenmez durumdadır.

 

Felsefî Ahlâk Sistemleri: Genel felsefenin meşgul olduğu üç ana mes'ele vardır: Bilgi, varlık, ahlâk, insan bilgisinin nereden geldiği; madde, ruh ve hayatın ne olduğu, Allah'ın varlığı problemleriyle birlikte ahlâkın kaynağı, iyi ve kötünün tâyin ve tesbiti konuları da eski çağlardan beri filozofları  düşündürmüştür. Ahlâkın kaynağı, iyi ve kötünün ölçüsü kimine göre deneylerimiz, kimine göre aklımız, kimine göre de deney ve aklımızdır. Bu üç kategoriden birinde bir­leşen filozofların yine de farklı düşündükleri, hatta talebe ve müntesiplerinin o görüşlere zamanla değişik biçimler verdikleri görülmektedir.

 

 

Batıda Ahlâkın Üzerine Binâ Edildiği Esaslar (Temeller)

 

 1- Örf: Örf, sâbit değil, değişkendir. Zaman ve çevrenin değişmesiyle o da değişir. Örfün mubah kabul ettiği bazı şeyleri akıl kabul ve tasdik etmez. Eski toplumlardaki kölelik. Kadınlara uygulanan bazı yanlış tavırlar ve kadınların bazı kıyafetleri, başlık parası, içki gibi. Örfün değişkenliği toplumlar arası farklılık gösterdiği gibi, zamanla da değişkenlik göstermekte, hatta coğrafyaya ve mekân değişimine göre de değişmektedir. Plaj kıyafetiyle kilise kıyafeti gibi.

 

Ayrıca, örfe sıkı sıkıya sarılmakta donukluk ve taşlaşma vardır. İlerleme ve gelişmeye, yeni görüşlere sırt çevirme sözkonusudur. Islah ve ıslahatçılara, yeni görüş ve fikirlere, devrimlere düşmanlık vardır.

 

2- Menfaat Ahlâkı: Ütülitarizm (faydacılık) denen bu görüşün en ti­pik iki temsilcisi İngiliz Jeremi Bentam (ölm. 1832) ve Jon Stuart Mill (ölm. 1873)’dir. Bentam'a göre ahlâk, en az elem karşılığında en çok haz ve fayda elde etmektir. Bütün canlı varlıklar acıdan kaçar ve haz isterler. İnsan da böyledir. Fazi­letli insan, büyük hazlara erişmek için küçük hazlar­dan yüz çevirir ve acıya katlanır. Bir sarhoşun içki­den, âdi suçlunun suçundan duyduğu zevk kötü gö­rülemez; fakat her ikisinin de ardından birtakım acı­lar gelir ve haz hiç olur. Önemli olan hazzın miktarıdır.

 

Bentam'ın faydacılık yönündeki fikirlerini Jon Stuart Mill daha geliştirip sistemleştirmiştir. Ona göre iyiyi kötüden ayıran ölçü, o şeyin faydalı olup olma­dığıdır. İnsan haz duyduğu şeyi faydalı olduğu için sever. J.S. Mil'e göre hazzın miktarından çok kalite­si önemlidir. İlim ve san'at sevgisi diğer hazlardan da­ha üstündür.

 

Bunlara göre iyi ve kötünün ölçüsü menfaattir. Halbuki menfaatin hayır ve iyi olabilmesi için meşrû olması şarttır. Yalnız kendi şahsımıza faydalı olup başkasına zarar veren bir şey hayır olamaz. Üstelik menfaat, zamana, mekâna ve şahsa göre değişir. Böy­lesine değişken bir şey de ahlâkın kaynağı olamaz (M. Yaşar Kandemir, a.g.e., s. 48).

Maddî Menfaat: Toplumların gerçekleştirdiği işlerin maddî gâyeleri veya âcil ya da gelecekte bekledikleri birtakım menfaatleri vardır. Meselâ, tüccar, dürüst olur ve ticârî ahlâka uygun davranırsa maddî menfaat elde eder.       

 

Ahlâkın rûhî temeli görmezlikten gelinince; zarar verme, düşmanlık, birbirine sırt çevirme, bencillik, açgözlülük, aldatma, fırsatları değerlendirme olacak ve herkes kendi nefsi için yaşayacak, başkalarını rakip/hasım olarak görecek, karşılıklı merhamet, ülfet, diğergâmlık, kardeşlik, barış ve güvene yer verilmeyecektir.

 

Ekonomik sebepler bile çok kere ekonomik olmayan birtakım sebeplerin tesir alanına girer. Öğrenim toplumun çoğalması ya da imhası harp veya barış ekonomik olmayan sebeplerdir. Ama ekonomi üzerinde küçümsenmeyecek bir etkiye sahiptir.

 

3- Şahsî Mutluluk, Haz Ahlâkı: Mutluluğun lezzetten ibaret ve elemden de uzaklaşma olduğuna inanılır. Batılılara göre ahlâkın esası lezzettir. Özellikle Epikür (M.Ö. 341-270)’ün felsefesi haz ahlâkına yöneliktir.

 

Sokrat (M.Ö. V. yüzyıl), “İyiye yönelmeli, iyiyi gerçekleştirmeye çalışmalı” demişti ama iyinin ne ol­duğunu söylememişti. Fakat Aristip (M.Ö. IV. yüz­yıl), iyinin “haz” olduğunu kesin bir dille ifade etmiş ve şöyle demişti:  “İradenin tek amacı hazdır. Hazzı sağlayan şey iyidir. O hâlde iyi ile haz aynı şeydir. Acı veren şey ise kötüdür. Hazzın sürekliliği şart değil­dir. Önemli olan, bütün şiddetiyle tadılan bir anlık haz­dır. Hayatı boyunca tadabileceği hazları temin etmek insanın vazifesidir. Mânevi hazza erişilemez; bu sebep­le maddî hazlar peşinde koşmalıdır. Ahlâkın kaynağı­nı haz olarak kabul eden Aristip'in kurduğu bu eko­le Hedonizm (Hazcılık) denir. Bu ekolün daha sonra­ki mümessillerinden Theodor'a göre hırsızlık, evlilik dışı münasebetler vs. haz veriyorsa bundan kaçınıl­mamalıdır; çünkü hazzın kötüsü olmaz.

 

Daha sonra Epikür (M.Ö. III. yüzyıl) bu görüşü temsil etmiş, fakat mânevi hazzın maddî hazdan da­ha üstün olduğunu söylemiştir. Ona göre haz, bütün fiillerimizin gayesi olmalıdır. Acı kötüdür, ama vere­ceği büyük haz için acıya katlanılmalıdır.

 

Şu hâlde hedonistlere göre herkes hayvanî zevk­lerini tatmin peşinde koşmalı, nefsinin hazlarını tat­min için uğraşmalıdır. Üstelik zevkin tatminini ge­ciktirmemelidir; zira bütün mutsuzluklar bu gecikmeden doğar.

 

İnsan ile hayvan arasında fazla bir fark bırakmayan hazcılık, görüldüğü gibi ahlâksız bir ahlâk görü­şüdür. Diğer taraftan herkes aynı şeyden lezzet ala­mayacağına göre zevkin ölçüsü ne olmalıdır? Hazcı­lıktan nefret eden Sokrat'in talebelerinden Antistenes (M.Ö. IV. yüzyıl), “Haz en büyük kötülüktür. Haz duymaktansa deli olmayı tercih ederim.” demektedir.

 

Tarihte ve günümüzde zevkinden başka bir şey düşünmeyen, bu sebeple de büyük bir ahlâk bunalımı­na sürüklenmiş olan toplumlar, bu görüşün iflâsa mahkûm olduğunu ispat etmiştir (M. Yaşar Kandemir, a.g.e., s. 46-47)

 

Seçkin kişiler, başkaları için hayrı gerçekleştirmek üzere çeşitli acılara ve çilelere tahammül eder. Ana-babalar çocukları için sıkıntılara katlanır ve birçok hazlardan vazgeçerler. Mücâhidler dinleri uğrunda kendilerini fedâ ederler. Şerefli kişiler, bir yangın varsa söndürmeye, boğulanı kurtarmaya koşarlar. Onlar bir haz peşinde değildirler. Kimseden bir övgü ya da mükâfat beklemezler. Bencillik ise, şerefli bir ahlâkın kabul edemeyeceği bir şeydir.

 

4- Halkın (Toplumun) Mutluluğu: Doğruluk bir fazilettir. Çünkü toplumun mutluluğunu artırır. Doğrulukla toplum yükselir. Doktor doğru olmalıdır ki, sıhhatimize faydalı olsun. Öğretmen doğru olmalıdır ki, çocuklarımızı terbiye edip öğretsin… Eski bir ekol Evdoks (M.Ö.?), Bentom (1748-1833), John Stuart Mill (1806-1873) bu görüşün savunucularıdır.

 

Toplumun mutluluğu sâbit ve değişmez bir ölçü olmadığından buna güç de yetmez (Her şahıs her şeyden aynı hazzı ve elemi almaz). Hevâ ve hevesler ortaya çıkar, zulüm ortalığı kaplar. Çok kere toplumun başına güçlüler/kuvvetliler musallat olur da, sadece kendi menfaatlerine zayıfların aleyhine toplum için birçok kurallar koyarlar. Bunu da toplum menfaati diye lanse ederler.

 

5- Vicdan: Zenon (M.Ö. 342-270), Kant (1725-1804) bu felsefenin savunucularıdır. İnsanlar, yapılan işler hakkında verdikleri hükümlerde birbirlerinden ayrılırlar.

 

Vicdanın kendisi de oluşturulmaya ve terbiyeye muhtaçtır. Zira çoğu zaman onu hevâ ve hevesler kaplar, özel menfaatler ona yön verir. Çevre, zaman ve hâdiselerin hükümleri vicdan üzerinde hâkimiyet kurar. Ona dinî bir terbiye verilmezse sesi kısık, hâkimiyeti zayıf olur. Vicdanın sesi kuvvetli olsa bile, insanda bu sese mukavemet edecek, ona âsi olacak başka bir kuvvet daha vardır. Bu da insandaki azimettir. Vicdandan daha güçlü bir sultana ihtiyaç vardır ki, akıl ve azimet de boyun eğsin. Mehmed Âkif bu konuda şöyle der:

“Ne irfandır ahlâka yükseklik veren ne vicdandır;

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.”

 

6- Kuvvet: Herbetz Hitşe gibi yeni yeni bazı filozoflar bu görüşü savunur. Bunlara göre güçlülerin zayıflara yakışmayacak özel bir ahlâkı vardır. Bu ekol, insanları iki tabakaya ayırmaktadır: Güçlüler ve zayıflar. Bunların arasına duvar örüyor. Böylece insanları birbirine düşman hale getirir.

 

Güçlülerin zayıfları sömürmesi, müstemlekeleştirmesi, milyonlarca zayıf bıraktıkları insanları öldürmeleri bu ekolün çirkin görüşlerine dayanmaktadır.

 

7- Egzistansiyalist ahlâk: Çağımızda bu görüşün temsilcisi Fransız Jan-Pol Sartr'dır. “Varoluşçuluk” denen bu ekol, Gabriel Marsel'in önderliğinde “Tanrıcı Varoluşçuluk”, Sartr'ın önderliğinde de “Tanrısız Varoluşçuluk” adıyle geliş­meye başlamıştır.

 

Egzistansiyalizme göre, kendi varlığını kendi ya­ratan, değerlerini kendi koyan, yolunu kendi seçen yegâne varlık insandır. İnsan kendi kendisini yarat­tığı için hürdür. Kendinden başka hiçbir şey/değer yoktur.Ahlâkî davranışını da dışarıdan gelen herhangi bir kaideye göre değil, içinde bulunduğu duruma gö­re bizzat kendisi hür olarak ortaya koyar.

 

İnsan, toplum veya kutsal bir varlık için değil, kendisi için yaşar. Bu durumda egzistansiyalizme şahsî menfaat ahlâkı denebilir. Sartr, akıl dışı bir görüşe sahip olmakla beraber ahlâkta anarşiyi istemez. Kendine yüklenecek fiil ve hareketlerden, şahsına ve başkalarına olan sorumlu­luktan insanın kaçmaması gerektiğini söyler.

 

Ahlâka yegâne kaynak olarak hürriyeti ka­bul etmeleri çeşitli tenkitlere hedef olmuştur. Bir yan­dan Sartr, “Hiçbir şey, ama hiçbir şey şu veya bu değeri benimsemeyi bana haklı gösteremez” derken, diğer yandan ahlâk değerlerini insanın kendi koydu­ğunu söylemektedir. Hiçbir değere bağlanmayan bir insan için, hangi ölçüye dayanarak “değer” tesbit edi­lebilir.

 

 

Ahlâkı haz, menfaat ve hürriyet esasına dayan­dıran bu filozoflardan başka, ahlâkın kaynağının tekâmül olduğunu söyleyen Lamark, Darvin, Spenser gibileri de vardır. Bunlara göre insana tabiat ka­nunu hâkimdir. Ahlâk da tabii bir tekâmüle ve iç­güdülere tâbidir.

 

Hristiyan ahlâkına “kölelerin ahlâkı” diye hücum eden ve onu miskinliğe teşvik etmekle suçlayan Al­man   filozofu   Nice   (XIX.   yüzyıl),  ahlâkı   tabiî ayıklama esasına dayandırır. Ona göre ilerleme­nin ve insan sevgisinin ilk şartı zayıfları ve sakat­ları yok etmektir. Hayatta egoizm hâkim olmalı ve herkes, kendi için yaşamalıdır.

 

Bu görüşlerin ahlâkla hiçbir ilgisi olmadığı orta­dadır. Vaktiyle sofistler de (M.Ö. V. yüzyıl), insan­ların gerçekten bağlanacağı kanunların tabiat tarafından ortaya konmuş kanunlar olduğunu, ahlâk ve  hukuk kanunlarının insan hürriyetini sınırladığını, iyinin herkese göre değişebileceğini söyleyerek Yu­nan ahlâk anlayışını, âdet ve geleneklerini alt-üst et­mişlerdi (M. Yaşar Kandemir, a.g.e., s. 48-50).

 

8- Akılcı  (Rasyonalist)  ahlâk ekolleri: Akılcı ahlâk ekollerine göre ahlâkî fiillerimize yön veren, deneylerimiz değil; aklımızdır. İyi ve kötü akılla bilinir. Yunan filozoflarından Sokrat, Eflatun ve Aristo ahlâkı akla dayandırırlar. Daha sonralara ahlâk konusunda yine birbirinden farklı şeyler söyle­mekle beraber Dekart, Spinoza ve Laypnic de akılcı ahlâk taraftandırlar.

 

Akılcı filozoflara göre ahlâk, aklın gösterdiği ideali takip etmektir. Bu ideal ise en üstün hayırdır. Fi­lozofların kimine göre en üstün hayır saâdet, ki­mine göre de kemâldir. Saâdet ahlâkı'nın en meşhur temsilcisi Aris­to'dur. Ona göre saâdet, bedenin değil, aklın istedi­ği saâdettir. En büyük haz ve saâdet, aklın verdiği yüksek ve mânevi hazlardır.

 

Eski Yunan'da Revâkıyyûn adıyla bilinen ve Kıb­rıslı Zenon (M.Ö. III. yüzyıl) tarafından kurulan sis­teme göre; acıların da, maddî ve mânevi saâdeti yapan hazların da önemi yoktur. Yegâne hayır; fazi­let ve kemâldir. İnsan hayvan derecesine inmemeli, ihtiras ve içgüdülerine esir olmamalı, hâl ve ha­reketlerini aklın vereceği emirlere göre düzenlemeli­dir.

 

Akılcı filozofların bir kısmı dindardır. Bunlar ah­lâkın gayesini, Allah'ın irâdesini yerine getirmek ola­rak kabul ederler. Meselâ Dekart, ahlâk temellerinin insana Allah tarafından verildiğini söylemekle İslâmî görüşe yaklaşmıştır.

 

İslâm ahlâkının genişliği ve üstünlüğü bu nokta­da daha belirgin olarak görülebilir; çünkü o, İlâhî kaynaklı olmakla beraber akla büyük bir değer ve­rir; insanın saâdetiyle birlikte kemâlini hedef alır (M. Yaşar Kandemir, a.g.e., s. 50-51).

 

9- Akılcı-deneyci ahlâk ekolleri: Onlara göre ahlâk kaideleri, deneyler üzerinde akıl yürüterek elde edilir. Şöyle ki, insan önce hare­ket eder; çeşitli tecrübeler yapar. Sonra da bu hare­ketleri üzerinde düşünerek bir sonuca varır. Ahlâk kaidelerini de böyle çıkarmalıdır.

 

İngiliz filozofu Adam Smith (XVIII. yüzyıl), ah­lâkın kaynağını sempati duygusunda bulur ve “Baş­kalarının sempatisini kazanacak şekilde hareket et!” der. Alman filozofu Shopenhavr (XIX. yüzyıl) da ah­lâkın kaynağı olarak merhamet duygusuna gösterir. İnsanların hepsi mustariptir. Saâdet ve fazilet, ıstırap çeken bu zavallılara merhamet etmekle doğar.

 

Sempati ve merhamet gibi müphem ve sınırsız duygular, elbette ahlâka kaynaklık edemez. Akıl da  kendi hakkında tarafsız bir gözlemci olamaz.

 

Yukarıdanberi gördüğümüz ahlâk ekollerinden başka ahlâkın esasını sosyal hâdiselerde, örf ve âdet­lerde, iktisatta, vicdanda, vazife duygusunda, cinsî duyguda... arayan din dışı felsefeler de vardır. Bütün bu değişik fikirler bize gösteriyor ki, felsefe, ahlâkın kaynağı konusunda değişmeyen, metafizik bir esa­sa ulaşamamıştır. Filozoflar arasında körlerin fili tarifine benzer şekilde, ipuçlarını yakalayanlar ol­muşsa da, parçaları birleştirip bütüne varamamışlar; bunun için de insanlara ve toplumlara huzur ve saâdet getirememişler; aksine toplumların ve milletle­rin yeni yeni ahlâk buhranlarına sürüklenmesine yol açmışlardır.

 

Demek oluyor ki, insanın iki cihanda saâdetini ve huzurunu temin edecek ahlâk, metafizik temele dayalı dinî ahlâk, hususiyle İslâm ahlâkıdır.             

 

 

İslâm Ahlâkının Kaynağı

İslâm ahlâkının kaynağı Kur’an ve Sünnettir. Âyetler, hadis-i şerifler ve sahâbelerin hayatıdır; imandır, takvâdır. 

 

İslâm Ahlâkının Özellikleri ve Diğer Ahlâk Anlayışlarıyla Arasındaki Farklar

1- Mutlak hayra sahip olması: Kâmil bir hayır; her yönden üstün ve mükemmel, Allah korkusuna dayanması; Allah’ın her şeyi her yerde görmesi inancına ve O’nu râzı etme gayretine dayanır.

2- Genel maslahat (umumun menfaati): Güç getirilemeyecek emirler yoktur, zorlama yoktur. Zamana ve zemine göre değişmez, sâbit ilkelere dayanır.

3- Sebat (devamlılık): Tüm insanlara, her zaman, istikrarlı, değişmez esaslar.

4- Kapsamlı (geniş) bir murâkabe (kontrol) sözkonusudur: Kalbin mutmainliği/huzur ve tatmini, selim kalbin, Müslüman gönlün onaylayıp fetvâ vermesi, terbiye edilmiş vicdanın hakemliği, akl-ı selîm, şeriatın hükümleri gibi esaslara dayanır.

5- Kaynağı din, mihveri takvâ (Allah korkusu), gayesi Allah rızâsıdır.

6- Güzel ahlâkı tek tek tesbit eder ve uygulanması için zemin hazırlar. Tatbiki mümkündür ve zor değildir.

7- Gâye Allah’ın rızâsıdır. Bu dünyada ve âhirette Allah’ın rızâsı sağlanınca netice ne olur? Dünyada huzur ve mutluluk: Ferdî ve bütün ümmeti gölgesi altına alan saâdet, gerçek güzellik ve huzur. Dünyayı küçük cennet kılan bir saâdet. Âhiret hayatı da bu insanlar için gerçek ve büyük cennet olacaktır; bu da esas saâdettir.

 

Helâllara izin (helâl dairesi keyfe kâfidir). Yasaklar az sayıdadır. Ferdin ve toplumun hayrı, dünya ve âhiret hayrı, fazilete/erdeme ulaştırma, fıtrata uygunluk İslâm ahlâkının özelliklerindendir. Kalp huzuru, iç denge, insanın kendisiyle vahdeti, uyum ve barışı sözkonusu olur. İslâm ahlâkı, insanlararası ilişkileri en güzel şekilde düzenler. Toplum huzurunu sağlayarak, dünyevî mutluluğu, insanlara sevap kazandırıcı eylemler yaptırarak âhiret mutluluğunu sağlar.  

 

 

 

İman-Ahlâk Münâsebeti; Lâ İlâhe İllâllah Ahlâkı

 

Ahlâk, iman ve takvâ ile iç içedir. İman, iyi ahlâk meyvesi verir. İmanla ahlâk arasındaki kopmaz bağ konusunda çok sayıda hadis rivâyeti vardır. “Emânete riâyet etmeyenin imanı, vadinden durmayanın da dini yoktur.”; “Vallahi iman etmiş olmaz (Hz. Peygamber bu sözü üç defa tekrar etti.) “Kim yâ Rasûlallah?” diye sorulunca şöyle cevap verdi: “Komşusunun, şerrinden emin olmadığı kimse.”; “Münâfığın alâmeti üçtür. Konuştuğunda yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, emânete ihânet eder.”; “Sizden biriniz kendisi için istediğini başka kardeşi için de istemedikçe mü’min olamaz.”  

 

İslâm ahlâkının iman ve ibâdetle  ilgisi

İslâm dinindeki iman ve ibâdet esaslarıyla ahlâkî buyrukları kesin çizgilerle birbirinden ayırmak müm­kün değildir. Sahaları birbirinden ayrı gibi görünen bu esaslar, Kur'ân-ı Kerim ve hadîs-i şeriflerde bir­biriyle kaynaşmış durumdadır. Zira İslâm dininin he­defi, bütün insanlığın ahlâkım en mükemmele götür­mektir. Hz. Peygamber'in ahlâkını soranlara Hz. Âişe'nin: “Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in ahlâkı Kur'ân'dan iba­retti” (Müslim, Salâtü'l-Müsâfirîn 139) demesi; peygamber olarak gönderilmesinin sebebini Rasûlullah Efendimizin, ahlâkı tamamlayıp bütünlemeye bağlaması (Muvatta', Hüsnü'1-Lulk 1) ve Allah Taâlâ'nın Hz. Mu­hammed (s.a.s.)’i “Şüphesiz sen, ahlâk güzelliğinin yüce bir merte­besinde bulunmaktasın” (68/Kalem, 4) diye övmesi, İslâm dininin en önemli gayesinin beşeriyete mükemmel bir ahlâk disiplini kazandırmak olduğunu açıklığa kavuştur­maktadır.

 

Müslüman, dininin buyruklarını benliğine öyle­sine mâl edecek ki, bütün  davranışları en güzel ah­lâk prensipleri hâlinde ortaya çıkacaktır. Aslında iman ve ibâdet esaslarının tamamı, müslümanı bu olgun­luğa eriştirmek için emredilmiştir. Bu seviyeye çıkan insanın kalbinde bütün mahlûkat için iyi ve güzel duygular boy atacak, asil şahsiyetine yakışmayan her türlü kötülükten uzaklaşacaktır. Tıpkı  midenin  sindirdiği yiyeceklerin sonunda kuvvet ve enerji şeklin­de kendini göstermesi gibi, kalbin derinliklerine inen iman da kendini bize güzel huy şeklinde gösterecek­tir.

 

İman ile ahlâkın yakın münasebeti, Hz. Peygamber'in hadîslerinde billûrlaşmış olarak müşâhede edi­lir: “Mü'minlerin iman yö­nünden en mükemmel olanı, ahlâkı en güzel olanıdır.” (Ebû Dâvüd, Sünnet 16, hadis no: 4682; Tirmizî, Radâ, h. no: 1162). Şu hâle göre mükemmel bir ahlâka sahip olma­yan kimsenin iman itibariyle kemâle ermesi de söz konusu olamaz. Bir diğer hadîste şöyle buyurulur: “İman yetmiş nevidir. En üstünü “Lâ ilahe illallah (Allah'tan başka tapacak yoktur)” demek, en aşağı­sı, yol üzerinde insanlara ezâ verecek birşeyi kaldır­maktır. Haya da imanın bir bölümüdür.” (Nesâî, İman 16; İbn-i Mâce, Mukaddime 9).

 

Demek ki insanlara eziyet vermesin diye yoldaki bir taşı, bir dikeni kaldırıp atmak, haya duygusuna sahip olmak sadece ahlâkî birer davranış değildir; aksine imam tamamlayıp mükemmelleştiren birer ha­reket ve imanın yetmiş küsür bölümünün birer parçasıdır.

 

İmanı ahlâktan ayrı olarak düşünmeyen Rasûl-i Kibriya Efendimiz yine buyurur ki: “Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ede­rim ki, hiç bir kul, kendi nefsi için istediği hayrı, kar­deşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” (Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâme 59).

 

İşte bu nevi hadîsler, dinin temeli olan iman kök­leriyle ahlâk esaslarının ayrılamayacak şekilde bir­birinin içinde eridiğini ifâde etmekedir. İbâdetlerin gayesinin de, insanı ahlâk olgunluğu­na eriştirmek olduğunu; insanların, mânevi derecele­ri ahlâkî seviyelerine göre elde edebileceklerini; âhirette, kişinin amelleri değerlendirilirken, mizanının ahlâkına göre ağır veya hafif geleceğini belirten ha­dîsler pek çoktur:

 

“Haklı olduğu hâlde bile çekişmeyi bırakan kim­seye, cennetin avlusunda bir köşk verileceğine; şaka­dan da olsa yalan söylemekten kaçınan kimseye cen­netin ortasında bir köşk takdim edileceğine, ahlâkı güzel olan kimseye de cennetin en yüksek yerinde bir köşk sunulacağına ben kefilim.” (Ebû Dâvûd, Edeb 7). “Mizana konan ameller arasında güzel ahlâktan daha ağır gelecek hiçbir şey yoktur. İnsan, güzel ah­lâkı sayesinde, oruç tutup namaz kılan kimseler dere­cesine yükselir.” (Tirmizî, Birr 62)

 

Malî bir ibâdet olan “sadaka” vecibesinden elde edilecek sevabı, ahlâkî davranışlarla kazanmak da mümkündür. Bunu Hz. Peygamber şöyle ifâde etmek­tedir: “Allah'ın her günü, vücudundaki her bir maf­sal için insanın sadaka vermesi gerekir. İki kimse arasında doğrulukla hükm etmek sadakadır. Ama binmesi için bir kimseye yardım etmek yahut yükü­nü yüklemek sadakadır. İyi ve hoş söz sadakadır. Na­maza giderken attığın her adım sadakadır. İnsana ezi­yet veren şeyleri yoldan kaldırmak da sadakadır.” (Müslim, Zekât 56)

 

Bu hadîslerden hareketle vardığımız netice şu­dur: İslâm dinindeki ahlâkî buyruklar, mutlaka dil veya imanı ilgilendiren emirlerdir. “İmanın yetmiş küsür kolundan her biri anlaşılıyor ki, amelî bir buy­ruktur ve dinî bir ödevdir. İnsanın “Lâ ilahe illallah” demesi bir dil işidir; fakat bunu dil ile söylemek iman­dan bir parçadır. Bu böyle olmakla beraber halkın gelip geçtiği bir yerden ona eziyet verecek bir şeyi kaldırmak, meselâ bir taş parçasını ortadan alıp bir kenara koymak da imandan bir cüzdür. Bir müslüman, namazını, orucunu, zekâtını, haccını nasıl bir dinî vazife tanırsa, sıhhatini korumayı, ailesini geçindirmeyi, insanlara güler yüz göstermeyi de dinî bir vazife sayar. Adam öldürmek, içki içmek, kumar oy­namak, zina etmek, birine iftira etmek, başkasının malına el sürmek, gasb etmek nasıl günâh ise, nasıl haram ise; gıybet emek, kendini ilgilendirmeyen mev­zularda ileri geri konuşmak, sıhhate zarar veren bir şey yemek, mideyi bozmak, edep ve terbiyeye uymayan tavır ve hareketlerle kendi haysiyetini kırmak, nefsini haksız yere alçaltmak da birer günâhtır ve bu yüzden haramdır” (Babanzade Ahmed Naim, İslâm Ahlâkının Esasları, s. 32).

 

Ahlâklılık, ruh olgunluğuna erme hâlidir. Belli zamanlarda düzenli bir şekilde yapılan ibâdetler, ru­hu besleyecek ve kuvvetlendirecektir. Ruhu ve dolayısıyla irâdesi güçlenen insan, .kötü duygulara karşı kolaylıkla mukavemet etme alışkanlığını kazanmış olacaktır. İslâm dininde iman, ibâdet ve ahlâk esas­larının bir arada mütalaa edilmesinin hikmeti budur ve bu sebepledir ki, Dinler Tarihi ve sosyoloji âlimi Gustave Lebon'un dediği gibi, “Kur'ân'daki ahlâkî prensipler, diğer dinlerin kitaplarındaki prensiplerden çok üstündür” (A. Tabbare, İlmin Işığında İslâmiyet, s. 221). Zira Kur'ân'daki emirler, nehiyler, ibretli kıssalar, hükümler, iman ve ibâdet esasları­nın yegâne hedefi, mükemmel insanlardan meydana gelen üstün bir toplum kurmaktır.

 

Netice olarak diyebiliriz ki, ahlâk ile din, birbi­rinden ayrılması mümkün olmayan yapışık kardeşler mesabesindedir. Ahlâkı dinden ayrı olarak düşün­mek, onu güçsüz, tesirsiz ve cılız bir hâlde kalmaya ve adetâ nebati bir hayat yaşamaya mahkûm etmek demektir. Halbuki dinin hayat dolu ikliminde yetişip boy atan, ilâhî kaynaklardan beslenerek gelişen ah­lâk ise kudretli, dipdiri ve müessir olacaktır. Emir ve yasaklarını kayıtsız-şartsız ifa ettirecek gücü kolay­lıkla kendinde bulacaktır. (M. Yaşar Kandemir, Örneklerle İslâm Ahlâkı, s. 39-43)

 

İman ve Ahlâk: İman, mâhiyeti itibariyle birbiriyle bağlantılı birçok bo­yuttan teşekkül eder. Bu boyutların ahenkli ve uyumlu bir şekilde bir araya gelmesinden mutlak manada olgun, bütün iman oluşur. En genel anlamda iman iç (psikolojik) ve dış (fizyolojik) olmak üzere iki boyuttan meydana gelir. Psikolojik boyut zihin­sel, duygusal ve iradi unsurların bir araya gelmesiyle teşekkül eder. Duygusal unsurların içeriği ise, sıdk, sevgi, korku (takvâ), fedakarlık, tam bir teslimiyet, ihsan (murakabe), ihlas, yakin, güven gibi olgularla doludur. Dil ile ikrar ve amel (ibâdetler, ahlâkı davranışlar, hukuki münasebetler) ise, imanın dışa yansı­yan tezahürleri olarak fizyolojik boyutu oluşturur.

 

İmanın hem psişik yapıya ait fenomenlerle (sevgi, korku, teslimiyet v.d.), hem de maddî varlığının ortaya konduğu her çe­şit fiille ilişkisi vardır. İnsanın bütün fiilleri, psişik yapı tarafın­dan ortaya konur. Bir iç akt olan iman, amellerin gerçekleşmesi­ni sağlayan, başlıca faktör ve en köklü psişik fenomendir. İnsa­nın davranışları çoğu kere, bu iç fenomenin gerçekleşmesi anla­mını taşır (Kur'ân-ı Kerim'de İlim İman İlişkisi, Mustafa Bilgin, s. 152).

 

Kalbindeki inançlar doğrultusunda hareket etmek insanda fıtridir. İnanan bir mü’min de doğal olarak, davranışlarını daima inancına uyduracak ve inançlarıyla davranışları arasında uyum sağlamaya çalışacaktır. Nefsin istekleri, hevâ ve sosyal motivler, insanı inancına ters düşecek şekilde davranmaya sevk edebilir. Böyle durumlarda, kişinin tutum ve tercihini, inancının güç­lülüğü veya zayıflığı belirleyecektir (Semâvî Dinlerde İtikat ve Amel, Mazharuddîn Sıddıkî, Çev. Muhammed Han Kayani, Fikir Yayınları, İst., 1991, s. 45).

 

Beden kalbin isteğine ilgisiz kalamaz. Kalb iyi ise, yani iman kalbde bütünlük ve olgunluk arzediyorsa, beden kalbdeki imana uygun olarak eylemini yapacaktır. Çünkü fiziksel eylem­ler, daima psikolojik eylemleri izlerler. Psikolojik eylem iyi olursa, fizyolojik eylem iyi olur (İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Terc. Selahaddin Ayaz, Pınar Yayınları, İst., 1984, s. 212-213).

 

Bireylerin kalbî inanışları ile inanışa bağlı tutum ve dav­ranışlar bütünlüğü şeklinde gerçekleşmesi gereken iman eyle­minde, objektif unsur olarak ameller terkedilirse, ortada sadece basit ve kısır bir duygu ile bilgi kalır (İnanç ve Hareket Bütünlüğü Bakımından Din Terbiyesi, Neda Armaner, M.E.B., İst., 1967, s. 46).

 

“Psişik enerjimizin ve­rimi olan duygu ve düşünceyi icra eden ancak hareket (action) olur. Esasında duygular bir nitelik (keyfiyet) olarak var olmakla beraber bunların şekil almaları ancak fiillerimizle mümkün olur. Burada diyebiliriz ki, hiç ibâdete başvurmayan insanın dindarlı­ğı farazi ve hayalidir. Çünkü pasif bir durumda olan zihni haya­tımız ancak hareketle objektifleşir, dıştan görülebilecek hale gi­rer.” (Armaner, a.g.e., s. 47)

 

Kur'ân-ı Kerim'de “iman” ile “amel” kavramlarının pek çok âyette yanyana, defalarca ve sık sık tekrar edilmesinin ama­cı, kalbi imanla, imanın dış boyutu arasındaki münasebetleri be­lirtmek, mutlak manada bir imanın kalbi ve amelî boyutların birleşerek oluşturdukları kompozisyondan meydana geldiğini vurgulamaktır.

 

İmanın dışa yansıyan amel (davranış, fiil) boyutu genel hatlarıyla ibâdetler, ahlâkî davranışlar ve hukuki ilişkiler şeklin­de insan hayatında yer alır. Dolayısıyla gerçek, olgun, imanı bü­tün bir mü’min için, ahlâkî davranışlar imanın fizyolojik (dış) boyutudur. İmanın dışa yansıyan tezahürüdür. Yüce Allah ve onun emirlerine karşı kalbi sıdk, sevgi, takvâ, fedakarlık, tam bir teslimiyet, ihsan, ihlas, yakın dolu olan bir mü’minin ahlâkî tutum ve davranışları da inancı doğrultusunda şekillenecektir. Psikolojik açıdan mü’minin ahlâkî davranışı, onun kalbindeki imanın dışa yansımış şeklidir (Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da Ahlâk Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları. İstanbul, 1997: 9-10).

 

İbâdetler ve Ahlâk

İbâdetlerin asıl amacı, kul ile yaratıcı arasındaki mânevî bağı daima sıcak tutmak, kesintiye uğratmamaktır. İbâdetler, kulun doğrudan Yüce Allah'a karşı yerine getirmekle yükümlü olduğu vazifelerdir. Fakat ibâdetlerdeki mânevî havanın, ruhi annmışlığın, ilâhi nefesin insanın yaşadığı diğer alanlara, tutum ve davranışlara tesir etmediğini söylemeyiz, Abdest, gusül, na­maz, oruç, infak gibi ibâdetler oluşturdukları mânevî havayı; in­san ilişkileri, ticaret, bireysel tutum ve davranışlar gibi hayatın her sahasına yansıtırlar. Kur'ân-ı Kerim değişik vesilelerle ibâdetlerin insanın ahlâkî yani tutum ve davranışlarına tesir ettiğini vurgular. Fakat ibâdetlerin sırf birtakım ahlâkî faziletleri kazan­dırmak için meşru kılındığı şeklinde düşünceye saplanmak da ifrat teşkil eder.

 

A) Namazın Psikolojik Boyutları

Namaz Allah'ı anmak için kılınır. Namaz kılan kişi, Al­lah'ın huzurunda olduğundan gafil bulunmamalıdır. Yoksa kılı­nan namaz ruhtan yoksun, şekilden ibaret sayılır. Allah'a teslim olup O'nu düşünerek eda edilen namaz, insan ruhunu etkiler, onu iyiliklere yöneltir, kütülüklerden sakındırır. İnsan ruhunda hiç bir olgunluk ve değişiklik meydana getirmeyen namaz, hak­kıyla eda edilmekten uzak, sadece bir alışkanlıktan ibaret kalır (S. Ateş, Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İst., 1988, VI/516).

 

“Namazın verdiği bu ruh, mü’minin vicdanına öyle bir kuvvet yerleştirir ki, o kuvvet onu daima hayır işlere, iyiye ve güzele sevkeder, şer ve kötülüklerden, fuhuş ve münkerden sa­kındırır... Bizim, namaz kıldıkları halde ahlâken düşük ve dav­ranışları bozuk gördüğümüz kimselere gelince, şunu hemen iti­raf edelim ki, bu gibilerin kıldıkları namaz, ruhsuz cesetten baş­ka birşey değildir. (Yusuf el-Kardavi, İbâdet, Terc. Hüsamettin Cemal, Muvahhit Yayınları, Trabzon, 1986, s. 287).

 

“O Kitab'dan sana vahyedileni oku ve namazı da kıl. Çün­kü namaz, kötü ve iğrenç şeylerden meneder. Elbette Allah'ı an­mak, en büyük ibâdettir, Allah ne yaptığınızı bilir.” (29/Ankebût, 45). Vaktinde ve âdabına uygun şekilde eda edilen namaz insan ruhunda hik­metin doğmasına, tavır ve davranışlarında tecellisine vesile olur. Namazla İnsanın gönlü Rabbine bağlanır, Allah'a ulaşmanın zevkine erer (Seyyid Kutub, Fî Zılâli'lKur'an, Terc. M. Emin Saraç, vd., Hikmet Yayınları, İst., M/46).

 

“Onlar ki namaz kılarlar, zekât verirler ve onlar âhirete de yakinen inanırlar.” (31/Lokman, 4) “Namazlara ve özellikle orta ikindi namazına devam edin. Allah'a gönülden boyun eğerek namaza durun.” (2/Bakara, 236). Namaz kıl­mak ve Allah'la beraber olmak, keder ve üzüntülerden korur. Bu namaz özellikle ikindi namazıdır (M. Mahmud Hicazî, Furkan Tefsiri, Terc. Mehmet Keskin, İlim Yayınları, İst., 1/190). 

 

Namaz insanı kötülük­ten, çirkin işlerden, sabırsızlıktan, cimrilikten alıkor. Namazda gönüllerini saygı ile Allah'a yöneltmeyenlerde namaz bir sonuç vermez, onlar gösteriş ve cimrilik gibi çirkin işlerini sürdürür­ler (Ateş, a.g.e, I/74). Namazı sırf bir alışkanlık haline getirenler, onun ruhuna inmeyenler kınanmıştır: “Namazlarından gaflet eden şu namaz kılmayanlara yazık­lar olsun! Onlar gösteriş yaparlar, yardım etmezler.” (107/Mâûn, 5-7)

 

Sıkıntı ve zorluklara karşı namaz bir kalkandır. Çünkü na­maz ruh için kuvvetli bir gıdadır. Ruh kuvvetlenince bedensel acılar, yorgunluklar az hissedilir. Acı ve yorgunlukların tesiri yok denecek kadar azalır (Hicâzî, a.g.e., IV/58). Bundan dolayı Allah (cc.) buyu­rur ki: “Ehline, namaz kılmalarını emret, kendin de onda de­vamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz, sana rızık veren Biz'iz. Sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır.” (20/Tâhâ, 132)

 

Namaz korku ve heyecan anında sihirli bir sakinleştirici, yatıştırıcı olarak takdim edilmiştir. Korkuya kapılanların en faz­la ihtiyaç duydukları şey, Allah'ın zikriyle kalblerinin yatışmı­şıdır. Müslüman korku anında bile, Allah ile olan bağını kes­mez. Savaş sırasında silahını yanına alarak, yüzünü düşmana dönüp namazını edâ eder (S. Kutub, Fi Zilâli'lKur'an, III/419). “Sefere çıktığınız zaman kâfirle­rin size bir fenalık yapmasından korkarsanız namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur. Şüphe yok ki kâfirler sizin apaçık bir düşmanınızdır.” (4/Nisâ, 101)

 

Namaz kul ile Allah arasında bir bakışmadır. Namaz, kal­bin güç kazandığı, ruhun Allah'a bağlılığını hissettiği, nefsin dünya hayatının değerlerinden daha üstün değerler bulduğu bir rabıtadır. Namaz Allah yolunun yolcularına bir azık, çölde su­suz kalanlara bir pınar ve tüm ümitlerin suya düştüğü sırada bir ümit ipidir (S. Kutub, Fi Zılâli'l Kur'an, 1/144).

 

Namaz tükenmeyen bir hazinedir, kalbi sükûne­te ulaştırır, azim ve sebat verir. Sabır ipi yalnız namazla uzar ve namazla birlikte oldukça asla kopmaz. Namaz sabırla birlikte, tatlı yüz, iç huzuru ve güven telkin eder. “Nefsani arzuları yen­menin, şehvani duygulan yok etmenin, hak yolunda azimle yü­rümenin, fesad ve zulümle cihad etmenin zorlaştığı zamanlarda insan oğlunun o ezeli ve ebedi güce sarılmaktan başka çaresi yoktur. Şu mahdut, fani hayatta yollar uzayıp, şiddetler artar, hedefe bakınca henüz ön belirtilere bile rastlamadığı ve ömrün zevale doğru yöneldiğini gördüğü zamanlarda elbette o bitmez, tükenmez ilâhi kuvvete sarılmak mecburiyetini duyar. Şer hare­ketlerin yayıldığı, hayır fiillerin gizlenildiği, ufukta ışık belirtilerinin görülmediği, yolda işaretlere rastlanılmadığı zamanlarda elbette yöneliş yalnız O'na olacaktır. İşte bu gibi dar zamanlar­da namazın hüviyeti ortaya çıkar. Namaz, fani olan insanla, ba­ki olan Allahu Zülcelal arasında bir bağdır. Namaz, bir zerrelik damlayla, bitmez tükenmez derya arasında buluşma zamanı ve yeridir. Namaz, kaynayıp coşan bir hazinenin anahtarıdır. Na­maz, fani olan insanoğlunun bu daracık kara parçasının sahasın­dan uçup, kainatı ihata eden ilâhi kudretin sahasına süzülüşüdür. Namaz, kızgın çöl güneşinin altında, serin bir ağaç gölgesidir. Namaz, bir ilkbahar yağmuru ve bitmeyen meltemdir. Namaz, üzgün ve yorgun gönüllerin şefkatli bir el -ilâhi kudret- tarafın­dan okşanışıdır.” (S. Kutub, Fî Zılâli'l Kur'an, I/294-295)

 

“Ey iman edenler, sabırla bir de namazla yardım isteyin. Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraber­dir.” (2/Bakara, 153). İnsan, başı derde girdiğinde namaza yöneldiğinde ruhu açılır, ferahlık duyar. Huzur içinde abdest aldı mı kalbi yatışır. Rabbi'nin huzurunda el bağlayıp işini O'na tevekkül ettiğinde ruhu sonsuz bir hazza ulaşır (Ateş, a.g.e., I/157).

 

“Sabırla, namazla (Allah'tan) yardım dileyin, şüphesiz bu, (Allah'a) saygı gösterenlerden baş­kasına ağır gelir.” (2/Bakara, 45). Namaz, gün boyunca, insanın yaptığı işleri kuşatırsa, onla­ra da ibâdet ruhu nüfuz eder. Gün boyu namazları edaya devam eden kişi, diğer İşlerini de aynı ruhla yapmakta ve bütün işlerini samimi bir niyetle Allah rızasını umarak sürdürmektedir. Na­maz devamlı bir süreç takip etmeseydi, insanın; Allah'la irtibatı ve ünsiyeti azalırdı. Kişiyi gaflet, sıkıntılı meşguliyetler, günlük işlerin doğurduğu huzursuzluklar sarar ve bu olumsuzluklar dünya işlerindeki ibâdet lezzetini giderirdi (Hasan Turabi, Namaz, Risale Y., Çev. Saim Eminoğlu, İst., 1987, s. 45). Onun için na­maz günün beş vaktini, beş stratejik noktasını birer nöbetçi gibi tutmuştur. “Gündüzün iki tarafında (öğle ve ikindi) ve geceye yakın üç vakitte gereği üzere namaz kıl. Doğrusu bu hasenat gü­nahları yok eder. Bu ibretle düşünenlere bir nasihattır.” (11/Hûd, 114)

 

Namaz insana sorumluluk duygusunu kazandırır. Arzu ve emeller uzun vadeli olabilir. Çeşitli nedenlerle kişi hedeflerini gerçekleştirmeye bir türlü yeltenemez. Azmi kırılır, gayreti aza­lır. Ama namaz kılan bir kimse, vaktinde ve gereği üzere, günler ve belirli saatler boyunca gevşemeyen ve durmak bilmeyen bir azim ve kararlılıkla namazın devamlılığından, vazifeye vefa ve dikkat konusunda istifade eder. Böylece diğer işlerinde de de­vamlılık ve gayretini, hayatın bütün alanlarına yaygınlaştırma konusunda eğitilmiş olur (Turâbî, a.g.e., s. 55).

 

Namaz kılan kişinin, dualarının kabulü ve işlerinde başarı­lı kılması konusunda Allah'a karşı görevi fazlalaşır. Bu sahada­ki tereddüt ve şüphelerden arındıktan sonra kişinin iç huzuru, onu çalışmaya sevkeder, mücadele ve tevekkül duygularını artı­rır (Turâbî, a.g.e., s. 117).

 

Namaz kılan insan, Allah'ın ipine sarılan insandır. Hayatın sıkıntı ve problemleri karşısında dayanıklıdır. Güvendiği ve da­yandığı bu gücün varlığı, onu bu sıkıntılar karşısında ümitsizli­ğe düşmekten korur. Allah'ın yardımıyla başaracağı bir zamanın geleceğine inanarak yeise düşmez (Turâbî, a.g.e., s. 120).

 

“Gerçekten insan haris ve cimri yaratılmıştır. Kendine bir zarar dokundu mu, feryadı basar. Ona hayır (mal) isabet edince de, kıskanç olur. Ancak na­maz kılanlar müstesnadır. Namaz kılanlar o kimselerdir ki, onlar namazlarına devamlıdırlar.” (70/Meâric, 19-23)

 

Namazın, insanın sinir sistemini rahatlatıcı tesiri vardır. Gerginliği giderir, buhranları söndürür, ızdırapları dindirir. Na­maz, sinir krizlerinin sebep olduğu uykusuzluk için yerinde bir tedavi sayılmaktadır. Namaz insan duygularını olumlu yönde et­kiler. Bu duygular insan hayatım öyle. bir huzur ve ruhu sükunet havasıyla kuşatır ki; bu, insanın fikren dinlenmesinde, duygusal rahatlık içinde hayatını sürdürmesinde sürekli yardımcı olurlar (Abdurrezzak Nevfel, Kur'an ve Modern İlim, Çev. Hamit Ekber, Sönmez Neşriyat, İst., 1970, s. 188-189). Belirli aralıklarla her gün tekrar tekrar kılınan namaz, bozulan ruh ve moral dengesini yeniden sağlar. İnsanı disipline ederek, iradesini kamçılar (Safvet Senih, İbâdetin Getirdikleri, Nil Y., İzmir, s. 71)

 

B) Kıbleye Yönelme Psikolojisi

Namaz kılanın bedeni, ruhu ve zihniyle günde beş defa yöneldiği kıble, müslümanın edindiği gaye ve yürüdüğü yol için bir istikamet ilham eder. Namaz kılan kişinin, kıbleye yönelme­yi, ondan yüz çevirmemeyi alışkanlık edinmesi bir tür psikolo­jik şartlanma eğitimidir. Bu eğitim müslümanın ruhuna yansır ve müslüman, gayesine sağlam bir iple bağlanmış, kendine doğ­ru yolu ve yönü seçmiş olur. Doğru kıbleyi yakinen bildikten sonra, sapık akımlara kapılmaz. Kişinin bedeniyle şeklen kıble­ye yönelmesi yeterli değil, aynı zamanda zihniyle de yönelmesi gerekir. Bu durum onun gaye olarak Allah'a, din ve yol olarak da İslâm'a sımsıkı sarılması neticesini doğurur. Bundan dolayı kıbleye yönelmek, müslümamn fikrî ve ameli istikameti için bir sembol kabuledilmiştir (Turabî, a.g.e., s. 58-60). Kıblenin en büyük rolü, bütün kıble ehlini birleştirmesi ve onları tek ümmet olarak birbirine bağla­masıdır. Namazın vesile olduğu bu müşterek yön, müsiümanlar arasında kuvvetli bir bağlılık düşüncesini oluşturur. Kabe etra­fında milyonlarca mü’minin kalbi birleşir (Turabî, a.g.e., s. 67).

 

Namazın özellliklerinden biri de kalb huzuruyla Allah'ın divanında durmaktır. Bu huzur, yalnız, namazın başlangıcından bitimine kadar tümünde sağa sola dönmeden, sabit bir yerde du­rarak ve tayin edilen bir yöne dönerek elde edilir. Şerefli bir yer kabul edilmiş olan Kâbeye bütün mü’minlerin yönelmeleri, ara­larında ülfet ve birlik doğurur. Birbirlerini sevmelerine ve bir­birleriyle anlaşmalarına yardımcı olur (Konyalı, Mehmed Vehbi, Hulâsâtu'l-Beyan Fî Tefsîr'l -Kur'an,  Üçdal  Neşriyat, İst.,  1976, I/245; Muhammed Ali Sâbûnî, Kur'an-ı Kerîm'in Ahkâm Tefsiri, Terc. Mazhar Taşkesenlioğlu, Şamil Y., İst, 1984, I/105).

 

“İnsanlardan birtakım beyinsizler: “Onları daha önce üze­rinde bulundukları kıblelerinden çeviren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da Allah'ındır, batı da. Dilediğini doğru yola iletir. Böylece biz sizi insanlara şakird olmanız için vasat (orta) bir ümmet kıldık; Peygamber de üzerinizde bir şahid olsun. Senin yöneldiğin yönü (Kabeyi) kıble yapmamız, Peygambere uyanla­rı, iki topuğu üzerinde gerisin geri dönenlerden (cayanlardan) ayırdetmek içindir. Şüphe yok ki bu, Allah'ın kendisini hidâyete erdirdiği kimseler dışında kalanlar için büyük (bir yük) tür. Al­lah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Doğrusu Allah, insanlara şefkat ve merhamet edendir. Biz senin, yüzünü göğe doğru çevi­rip durduğunu görüyoruz. Bunun için seni elbette hoşnud olaca­ğın bir kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yö­nüne çevir. Her nereden bulunursanız, yüzünüzü o yöne çevirin. Kendilerine kitap verilenlere her âyeti (delil) getirsen de onlar senin kıblene tabi olmaz; sen de onların kıblelerine uyacak de­ğilsin. Onların bazısı da bazısının kıblesine uymaz. Andolsun, şâyet sana gelen bu kadar ilimden sonra onların hevâ ve istekle­rine uyacak olursan, şüphesiz, o zaman zalimlerden olursun.” Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (Peygamberi) çocuklarını tanır gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir gurup bildikleri halde hakkı gizlerler. Gerçek Rabbindendir. Şu halde sakın şüp­heye kapılanlardan olma. Her ümmetin, kendisine doğru yönel­diği bir yön (Kıble) vardır. Hayırlı işlerde birbirinizle yarışınız. Her nerede (sefere) çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Şüphesiz bu, Rabbinden olan bir haktır. Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir. Her nereden (yola) çıkarsan, yü­zünü Mescid-i Haram yönüne çevir. İnsanların zulmedenlerin­den başkalarının size karşı (kullanabilecekleri) delilleri olma­ması için her nerede olursanız, yüzünüzü o tarafa çevirin. On­lardan korkmayın, benden korkun da; üzerinizdeki nimetlerimi tamamlayayım. Umulur ki hidâyete erersiniz.” (2/Bakara, 142-150)

 

Tek olan kıbleye yönelme, kişiye bütün kabiliyet ve yeteneklerini bir noktada birleştirme alışkanlığı kazandırır, İnsan bütün işlerini ve hayattaki çalışmalarım bir yönde toplar ve ga­yesine doğru kademe kademe ilerler ve en uzaktaki hedefine va­rır. Güç ve kabiliyetlerini, gayret ve çabalarını bir istikamette toplayamayan, çeşitli yönlere dağılan ve yaşamları süresince bir gayeye ulaşamayan, dünyada gelişi güzel bir hayat sürüp, her zaman bir yoldan diğerine geçen insanlar hayatta başarılı ola­mazlar. Zamanın olaylarına ve problemlerine göre değişen arzu­ları arasında psikolojik bir çatışmaya girerler, yaptıkları boşa çıkar (Turabî, a.g.e., s. 66; Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da Ahlâk Psikolojisi, Yalnızkurt Y., s. 11-18).

 

Oruç Psikolojisi

Müminler orucu faydasından dolayı değil, Allah emrettiği için tutar. Ama şurası bir gerçektir ki, Allah'ın emrettiği şeyler insanın yararına olan şeylerdir. Oruçta da insan için biyolojik ve psikolojik pek çok faydalar vardır. Her şeyden önce oruç nefsin şehvetini kırar, önüne geçilmez ihtiraslarını ve taşkınlıklarını frenler (Ateş, a.g.e., I/304; Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, D.İ.B. Neşriyatı, İst., 1935, I/627).

 

Nefis insanın yaşaması, üremesi ve yaşam faaliyetlerini devam ettirebilmesi için yaratılmıştır. Fakat aynı zamanda in­sanlar nefsi dizginlemek, ona hakim olmak, onun zararlarından korunmak zorundadır. Dolayısıyla nefs-i emmare için bir takım baskı, kontrol ve düzenleme mekanizmalarına ihtiyaç vardır. İş­te bunların başında oruç gelir (Songar, Ayhan, Çeşitleme, Kubbealtı Neşriyat, İst., 1981, 41). “Ey iman edenler, sizden ev­velkilere yazıldığı gibi, sizin üzerinize de oruç farz kılındı. Ta ki, konmasınız.” (2/Bakara, 183)

 

Oruç insanın duygu ve düşüncelerine saflık ve incelik ka­zandırır. İnsanı şefkatli, yumuşak huylu yapar (Ateş, a.g.e., I/304). Sevgi, mer­hamet gibi duyguların açığa çıkmasına zemin hazırlar. Kalbleri yumuşatıp iman gereği iyi huyların canlanmasına aracılık eder (Sâbunî, a.g.e., 1/180, Songar, a.g.e., s. 42).

 

Oruç insana sabırlı ve dayanıklı olma alışkanlığı kazandı­rır. Sıkıntılı anlarda, zor şartlarda, oruç tutan insan sıkıntılara karşı bağışıklık kazanmış durumdadır. Ama oruç tutmayan in­sanlar ise daha işin başında ruhen çökerler (Ateş, a.g.e., I/304-305; Yazır, I/627-628).

 

Orucun emredilmesindeki psikolojik hikmet nefsi terbiye etmek, sabra ve zorluklara dayanmaya alışmaktır. Oruçla insa­nın azim ve iradesi kuvvetlenir. Arzu ve isteklerine hakim ola­bilme kabiliyeti kazanır (Sabuni, a.g.e., I/179; Hicâzî, a.g.e., I/135).

 

Oruç mânevî duygulan kuvvetlendirir. Ruh beden kafesi­ne bürününce maddenin etkisinde kalıp hayvansal duyguların esiri olur. Oruçla insan açlığa alışırsa, maddi arzular zayıflar, ruhani hisler kuvvetlenir, kalb gözü açılır (Ateş, a.g.e., I/305; Uludağ, Süleyman, İslâm'da Emir ve Yasakların Hikmeti, T.D.V. Y., Ankara, 1989, s. 87).

 

Tokluk ağırlaşmaya, zihnî donukluğa, gönül darlığına se­bep olur. Açlık ise bedeni rahatlatır, çeviklik ve zindeliği artırır. Zihni berraklaştırır, gönlü ferahlandırır (Uludağ, a.g.e., s. 86). Vücudun açlığıyla. dimağın zindeliği artar. Tokluk tembellik ve ağırlık getirir (Nevfel, a.g.e., s. 210). “Oruç tutmanız sizin hakkınızda hayırlıdır, bilirseniz.” (2/Bakara, 184)

 

Oruçta sinir sistemi tam bir rahatlama içindedir. Bir ibade­ti yerine getirme mutluluğu insandaki gerilim ve bunalımları hemen hemen tümüyle yok eder. Bir ay boyunca ibadet zevki ile huzura eren bilinçaltı sanki yıkanmış gibi sinir sistemindeki gerginlikleri silip götürür. Oruçlu bulunulduğu sürece cinsel ar­zulardan uzaklaşmak da sinir sistemi üzerindeki pek çok olum­suz etkileri kaldırır (Songar, a.g.e., s. 41).

 

“Oruç tutan kişi, sırf Allah'ın rızasını tahsil için aç kal­maktadır, dünya nimetlerinden uzak durmaktadır. Meseleyi bu açıdan ele alırsak, orucun, sırf Allah'ın emridir diye, herhangi bir fayda, bir çıkar gözetmeksizin tutulması gerekir. Böylesine hasbi bir davranış, bu şekilde bir teslimiyet ve en büyük yerden gelen emre itaat ise insana, insan olma haysiyet ve şerefini taşı­yan kimseye, insan olma hazzını duyan bir kişiye büyük bir ruhi huzur ve doyum verecektir. İşte bu noktada orucun en büyük faydası, paha biçilemeyecek kazancı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu, büyük bir ruh ve vicdan huzuru, borcunu ödemiş, vazifesini yapmış kimselerin eriştiği tatmin duygusudur.”

 

İnsan ruh ve bedenin birleşmesinden meydana gelmiş bir varlıktır. İnsanın rahat ve huzuru bu iki unsur arasındaki denge­nin varlığına bağlıdır. Psikolojik açıdan araştırıldığında beden ve ruh arasındaki dengeyi sağlayan en kolay ve uygulanabilir vasıtanın oruç olduğu gözlenmiştir. İnsanın iradesini güçlendi­ren faktörlerin başında oruç geldiği görülmüştür (Kırca, Celal, Kur'an-ı Kerim'de Fen Bilimleri, Marifet Yayınları, İst., 1984, s. 138).

 

Oruç ibadetinde riya ve gösteriş bulunmaz. Bir kimsenin oruçlu olup olmadığının bilgisi Allah (c.c) ile o kişi arasındadır. Yalnız Allah'ın rızasını umarak oruç tutan kimse, gizli-açık her nerede olursa olsun Allah'tan korkmayı ve sakınmayı, oruç va­sıtasıyla öğrenir. Kişinin zihnine yerleşen, her yaptığı şeyin Al­lah tarafından bilindiği inancı ona vicdani bir rahatlık ve huzur verir. Böyle kimselerde ruhi bozukluklar ve dengesizlikler görülmez (Kırca, a.g.e., s. 138). “Oruç nesillerin ruhunda emanet duygusunun filiz­lenmesi için en hayırlı bir vesiledir. Yeni terbiye metodu, amelî yoldan çocuğu emin kılmaya önem verir. Bu arada oruca benzer bir yol mevcut değildir. Oruç, yemek ve içmeyi terketmeye bir davettir. Oruç tutanın gözetleyicisi ise, onun kalbidir. Dilerse yer, arzu ederse su içer ve Allah'tan başka kimsenin onu görme­diğini bilir.” (Nevfel, a.g.e., s. 210)

 

Hac Psikolojisi

Hac ibadetine bakıldığında onun, İslâm'ı ayakta tutan en güçlü sütunlardan biri olduğu görülür. Batılılar, haccın müslümanların kalblerini ne denli etkilediğini, müslümanlar arasında­ki bağları ne derece güçlendirdiğini, dinî ruhu ne derece temiz­leyip arındırdığını bilirler. Zengin-fakir, idareci-idare edilen, işveren-işçi bir araya gelerek gönüllerini güçlendirirler, kalbleri-nin derinliklerinde İslâm'ı yenilerler, aralarındaki bağları kuv­vetlendirirler. Orada hayır, mutluluk, rahat ve sükun bulurlar (Hicazî, a.g.e., II/114).

 

Hac ibadeti insan sevgisini İslâm kardeşliğini geliştirir. Her insanın Allah katında eşit olduğu düşüncesini aşılayarak, insanların kibir ve gurura kapılmalarım önler. İradeyi güçlendi­rir, zorluklara karşı insanı sabırlı ve dayanıklı yapar. Nefse ha­kim olmayı öğretir. Dini duyguların gelişmesine tesirde buluna­rak, bu duygunun şuur haline gelmesine yardım eder (Kırca, a.g.e., s. 220).

 

Hac ibadeti; rengi, hedefi ülkesi ne olursa olsun bütün dünya toplantıları arasında mutlak güven, ruhi sükunet ve huzu­run hakim olduğu yegane toplantıdır (Nevfel, a.g.e., s. 213). Herkesin ihrama gir­mesi dünyadan giderken götüreceği kefeni hatırlaması, dünya hırsına kapılmaması içindir. İhram giymek, kişiye, zenginliğin­den ve mevkiinden dolayı kimseyi küçümsememeyi, herkese karşı alçak gönüllü olmayı ilham eder, egoizmi giderir (İz, Mahir, Din ve Cemiyet, Med Yayınları, İstanbul,1982, s. 62).

 

“Hacc bilinen aylardır. Her kim o aylarda kendisine haccı farz ederse; artık hacda kadına yaklaşmak, günah yapmak, kav­ga etmek yoktur. Ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir. Bir de azık edininiz. Şüphesiz ki azığın en hayırlısı takvadır. Ey kamil akıl sahipleri; Benden korkun.” (2/Bakara, 197). Büyük-küçük her türlü günahtan sakınmak kişiyi Allah'a bağlayıp her şeyden vazgeçirir. Hacda mümin dünya meşguliyetlerinden elini çeker. Allah'a bağlı bir ruh hali meydana getirmek için üzerindeki dikişli elbi­seden soyunur. Kabenin şerefine yakışır şekilde edepli tavır takınır (Kutub, Fi Zilâli'l-Kur'an, I/408).

 

Allah'ın kutsal kıldığı mekanlarda müslümanlar birbirleriyle tanışarak aralarında ülfet ve yakınlık tesis ederler. Hacca giden insan malını, bedenini ortaya koyarak, ailesinden dostla­rından ayrılığa ve yolculuğun meşakkatlerine katlanarak bu İba­deti eda etmeye giriştiği için aynı zamanda sabretmesini de öğrenir (Konyalı, a.g.e., IX/3531).

 

Haccın amacı ruhu dünya düşüncelerinden arındırıp Al­lah'a yöneltmektir. Hacda başkalarını incitmek, gönül kırmak gibi şeyler yoktur. Hacı adayı azığını beraberine alarak gönül huzuru içinde ibadetini ifaeder (Ateş, a.g.e., I/347).

 

Hac, ferdî şuurun asgari seviyeye inip, içtimai şuurun aza­mi sınıra eriştiği bir ibadettir. Hacda oluşan içtimai heyecan ve coşku seline kendilerini kaptıran bireyler, cismani varlıkların­dan sıyrılarak toplum içinde erirler. Ferd olarak fani, toplum olarak bakî olurlar (UIudağ, a.g.e., s. 94).

 

Hac ibadeti müslümanın kalbini Allah aşkıyle dolduran psikolojik bir eğitimdir. Mukaddes hislerin kaynaştığı mübarek beldede İslâm'ın azamet ve ihtişamını gören müslümanın Al­lah'a ibadet aşkı artar. İşlediği günahlara pişmanlık duyar. Resulullah'a karşı sevgi ve bağlılığı artar. Dünyanın her tarafındaki müslümanlara karşı kardeşlik duyguları uyanır. İçinde dini kah­ramanlık meşalesi yanar. İslâm'ın yüce prensiplerine uyma istek ve gayreti artar. Mukaddes topraklar ve oraların hatırası... Haccın ayırıcı izleri ve bunların ruhlar üzerinde bıraktığı tesir... Cemaat kuvveti, onun düşünce ve davranıştaki tezahürü gibi in­sanın ruh dünyasında meydana gelen daha pek çok psikolojik tesirler... İşte bütün bunlar müslümanın ruhu üzerinde derin te­sirler bırakmaktadır. Böylece müslüman, seyahatından tertemiz bir kalble, tertemiz bir yoldan hayır işlere karşı azimeti her za­mankinden daha kuvvetli, şer kuvvetlerin tahrikine karşı daha sağlam bir halde döner... İşte müslümanın geçirdiği bu psikolo­jik eğitim, onun mânevî varlığını kuvvetle sarar ve kendisini yepyeni bir hayata kavuşturur. Adeta kendisini yeni doğmuş bir çocuğa döndürür.” (Kardavî, a.g.e., s. 379-380)

 

Hac ibadeti, “kitleler psikolojisi açısından ele alındığında insanın apayrı bir yönü ortaya çıkar. İnsan fıtraten medeni oldu­ğu için, kitlevi bir yanı da vardır. Bu tarafının tatmin edilmesi gerekir. Yani ben inanç ve anlayışımda yalnız değilim. Benim imanımı takviye eden bu kadar deliller var. Dünyanın dört buca­ğından gelmiş, ayrı ayrı dilleri konuşan, ayrı ayrı renkten komu­tanından erine, devlet başkanından halkına varıncaya kadar aynı inancı paylaşan bu kadar insan, bembeyaz ihramlar içinde aynı zikri beraber yapıyor, Kabe karşısında hepsi de aynı huzur ve huşu içerisinde... İşte bütün bunlar kitlevi yönümüzü iliklerimi­ze kadar takviye eder. İmanımız sadece kendimize, kendi buldu­ğumuz ve duyduğumuz delillere münhasır kalmaz, Hacca gelen­ler sayısınca sanki kuvvet kazanıp pekleşir.” (Senih, a.g.e., s. 188-189).

 

İnfak Psikolojisi

Şüphesiz mal ve servet oldukça çekici ve tatlıdır. İnsan pa­raya çok tutkun ve düşkündür. Maddenin aşağıya çekip kendine yapıştığı bir İnsan yükselemez, melekut âlemine çıkamaz. Malın kirlettiği ruh ve kararttığı kalb, mânevî gerçekleri göremez, ilâhi sırları idrak edemez. Bunun için bir ruh temizliği, kalb arındır­ması gereklidir. Her hastalık kendi cinsinden bir şeyle tedavi edilir kuralı uyarınca, maldan gelen hastalık yine malla tedavi edilir. Bundan dolayı malın belli bir kısmının yoksullara veril­mesi, hayır yolunda harcanması emredilmiştir. “İyilik yüzlerini­zi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Ama iyilik, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden; O'nun sevgisiyle malı yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolculara, düşkünlere ve kölelere hürriyete kavuşmaları için ve­ren; namazı dosdoğru kılan, Zekâtı veren ve akitleştiklerinde akidlerine vefa gösterenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bun­lar doğru olanlardır ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlar da bunlardır.” (2/Bakara, 177)

 

“Allah, faizi mahveder. Sadakaları artırır ve Allah hiçbir günahkar kâfiri sevmez” (2/Bakara, 276). Sadaka Allah'a ve âhiret gününe inanan müminin psikolojisinin bir göstergesidir. O başkasını kendisine tercih eden bir psikolojinin alâmetidir (Havva, Said, el-Esâs fi't-Tefsîr, Çev. M. Beşir Eryarsoy, Şamil Yayınevi, İst, 1989, II/176).

 

“Onlar ki namaz kılarlar, Zekât verirler ve onlar âhirete de yakinen inanırlar.” (31/Lokman, 4). İnsan ruhunu yücelten Zekât, doğuştan gelen bencilliği yok eder (Kutub, Fî Zıİâli'l- Kur'an, Xl/461).

 

“O halde ey inananlar, yakınlığı bulunana, yoksula, yolcu­ya hakkını verin. Bu Allah'ın rızasını isteyenler için daha hayır­lıdır. Ancak bunlar kurtuluşa erenlerdir. İnsanların mallarında artış için verdiğiniz faiz Allah katında artmaz.” (30/Rûm, 38). Zekât veren toplumlarda, bireysel olarak, insanlarda nezaket, hoşgörü, sevgi, fedakarlık, başkalarının hakkına saygı gösterme faziletleri gelişir (Hicâzî, a.g.e., IV/274).

 

“Müminler gerçekten felah bulmuşlardır. Ki onlar namaz­larında huşu içindedirler, onlar boş sözlerden yüz çevirirler. Ki onlar Zekâtlarını verirler.” (23/Mü’minûn, 1-4). Zekât kalbi temizler, cimrilikten arındırır. Şeytanın fısıldadığı fakirlik vesvesesinden insanı kur­tarır (Kutub, Fi Zılâli'l-Kur'an, X/300).

 

“Onlar ki, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, ken­dilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.” (2/Bakara, 3). İnfak, insanın hırsın, cimriliğin, egoizmin pençesinden kurtulu­şu demektir. “Ne infak edelim?” diye sana soruyorlar. De ki: “Maldan vereceğiniz şey ananın, babanın, akrabanın, yetimle­rin, yoksulların, yolcuların hakkıdır. Ve her ne hayır işlersiniz, şüphe yok ki, Allah, onu hakkıyla bilir.” Zekât toplumda psiko-sosyal yapıyı etkiler. Toplumun bireyleri arasında tesanüdü sağlar. Ayrılık fikirlerini şuurlardan siler.

 

“Psikolojinin verilerine göre, ruh sağlığının esası insanın sosyal hayata katılması, topluma faydalı olduğunu hissetmesine bağlıdır. Zekât toplumsal katılımın en canlı örneklerinden biri­dir. Yine psikolojinin verilerine göre, Zekât inananı mali ibadete alıştırmak suretiyle, onu ruhi bunalımlara, hatta intiharlara götü­ren mal tutkusunun esiri olmaktan kurtarır (Nevfel, a.g.e., s. 204). İnfak eden yani veren insan kalbinde ve şuur altında bir rahatlama ve zevk du­yarak mutlu olur (Nurbaki, Haluk, Sonsuz Nur, Damla Yayınevi, İst., 1987. s. 168).

 

Zekât, zenginlerle yoksullar arasındaki çekememezlik has­talığına tesirli bir ilaçtır. Zenginlerin fakirlere yardım ellerini uzatmasıyla, yoksulların zenginlere karşı duydukları kin ve nef­retleri söner, gönülleri sükuna kavuşur (Hicâzî, a.g.e., 1/129). Zekât vermek mü­minler arasında nefret ve düşmanlığın ortadan kalkmasına ne­den olduğu gibi, muhabbet ve dayanışma kapılarını açar (Konyalı, a.g.e., V/2043).

 

Zekât insandaki hasislik, pintilik, cimrilik gibi huylan gi­derir. Yerine, cömertlik ve iyilik duygularını getirir. Merhamet' duygularını geliştirir, gönül zenginliği kazandırır, insanı inceltir, yumuşatır. Kalb katılığını giderir (Uludağ, a.g.e., s. 92).

 

“Günümüzdeki psikoloji bilginlerinin yaptıkları araştırma­ya göre insanoğlu yapılan ihsanlara karşı bir gün mutlaka düş­manlık beslemektedir. Psikolojik bir vakıa olarak ihsanın karşı­lığı düşmanlıktır.

 

Psikoloji âlimleri buna sebep olarak şunu ileri sürmektedirler: Sadaka alan kişi verenin karşısında zaaf ve nok­sanlık hissetmekte ve bu duygu şuur altında yer ederek kendisi­ni rahatsızlandırmaktadır. Kendisinden üstün olan kişiye karşı kin ve düşmanlık emareleri göstererek ondan daha üstün oldu­ğunu kabul etmeye çalışmaktadır. Zira hep veren kişinin karşı­sında kendisinin küçüldüğünü ve zaafım kabul etmektedir. Ve­ren kişi de daima karşısındakine karşı kendisinin üstünlüğünü izhar etmektedir. Bunun neticesi sadakayı alan kişi karşısındaki­ne düşmanlık yapacak kadar nefsinin rencide edildiğini hisset­mektedir.

 

Bu sayılan sebeplerin bütünü belki cahiliyyet cemiyetleri için doğru olabilir. Ne yazık ki bu cemiyetler İslâm'ın ruhundan habersizdirler. İslâm'ın hükümlerini bilmezler. Fakat aynı iddi­alar bu din için mevzubahis değildir. Zira İslâm bu problemi da­ha başka şekillerde halletmiştir. Fertlerin gönüllerine mal ve mülkün Allah'ın ihsan ettiği rızıklar olduğu fikrini yerleştire-rerek bu probleme çare bulmuştur. Bu hakikat karşısında uzak ve yakın bütün rızıkların esas sebebini bilmeyenlerden başka kimse münakaşa etmez. Bütün rızıklar Allah'ın ihsanıdır ve oraya hiç bir insanının kudreti ulaşamaz. Bir buğday tanesinin yetişmesi için güneşten toprağa, havadan suya kadar bütün tabi­at kuvvetleri birlikte emek sarf etmişlerdir. Ve bütün bunları var etmek insanoğlunun kudreti dahilinde olmayan şeylerdir... Bir damla sudan tutun da kainatta mevcut olan her şeyi bu bir buğ­day tanesine kıyas edin. Mal sahibi bir şey infak etmişse Al­lah'ın malından infak etmiştir. Verdiği her sadaka Allahü Teâlâ'ya verilen bir karzdır. Şüphesiz ki, Allahü Zülcelal onların karşılığım kat kat fazlası ile verir. Bunun karşılığında sadakayı alan mahrum kişi de Allahü Teâlâ'nın kat kat ihsan etmesi için mal sahibine bir vasıladır. İşte şu anda karşısında bulunduğu­muz, İslâm adabı bu şuurun neticesinde ortaya çıkmıştır. Âyet-i kerime bir kat daha bu duyguyu gönüllere yerleştirmekte, veren kişinin üstünlük taslamamasını, alanın da horlanmamasını temin etmektedir. Çünkü her ikisi de Allah'ın rızkından yemektedirler. Veren kişi Allah'ın yolunda yine Allah'ın malını vermişse mut­laka bunun mükafatını Allah'ın ind-i İlâhisinde görecektir. Ve­rirken de Allah'ın belirttiği bu edep tavrını takmmalıdır. Allah-ü Teala'nın kendilerinden almış olduğu ahde sadakat göstermelidirler.” (Kutub, Fi Zılâli'l - Kur'an, II/83-84; Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da Ahlak Psikolojisi, Yalnızkurt Y., İst, 1997, 18-26)

 

 

Hz. Peygamber'in şu hadisinde belirttiği gibi güzel ah­lâk, İslâm dininin temel hedefidir. “Ben ancak en güzel ahlâkı tamamlamak için gönderil­dim.” (Muvatta, Husnü'l-Huluk 8). Şu âyet de bu konuyu teyid etmektedir: “Onlar, o mü’minlerdir ki kendilerine yer yüzünde ikti­dar verdiğimiz takdirde (zorbaların yoluna sapmazlar, bilakis) namaz kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Bütün işlerin sonu Al­lah'a dönecektir.” (22/Hacc, 41)

 

Diğer bir âyette de şöyle buyurulmuştur: “Yüzlerinizi doğu veya batı tarafına çevirmeniz iyilik de­ğildir. Asıl iyilik o kimsenin iyiliğidir ki; Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inandı, Al­lah rızası için yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve esaret altındaki kölelere mal ver­di, namazı kıldı, zekâtı verdi. Antlaşma yaptıklarında sözlerim yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş za­manlarında sabredenler, işte onlar doğru yolda olanlar ve Allah'ın azabından korunanlardır.” (2/Bakara, 177)

 

Güzel ahlâk, imanlı olmanın delili ve imamn meyvesidir. Güzel ahlâk olmadan imanın bir değeri yoktur, Hz. Pey­gamber bu hususa işaret ederek şöyle buyurdu: “İman; ümit ve temenni ile geçerli olamaz. Ancak kalp­te yerleşir ve amel ile tasdik edilirse geçerli sayılır.” (Deylemî; Müsned)

 

Hz. Peygamber'den din nedir? Diye sorulunca O, şöyle cevaplamıştır: “Din, ahlâkın güzel olmasıdır.” (Ebû Dâvûd, Edeb 124; Ahmed b. Hanbel, Müsned III/502). Kötülük nedir? diye sorulduğunda ise şöyle buyurmuştur: “Ahlâkın kötü olmasıdır” (Ahmed b. Hanbel: Müsned, III, 502).

 

Kıyâmet gününde hayırlı ameller arasında kulun terazi­sinde en ağır gelen amel, güzel ahlâktır. “Kim, kötü huylu ise ve kötü işleri yapıyorsa nesebi ile yol alamaz. (Şerefli bir aileye mensub olması âhirette ona hiçbir fayda sağlamaz.)” Hz. Muhamed (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet gününde mü’minin terazisinde hiçbir şey güzel ahlâktan daha ağır değildir. Muhakkak ki Allah, ka­ba ve ağzı bozuk kişiyi asla sevmez.” (Ebû Dâvûd, Edeb 7)

 

Güzel ahlâk, İslâm'daki ibâdetlerin meyvesidir. Mü”min güzel ahlâklı olmazsa yaptığı ibâdetler, -hiçbir kıymeti ve faydası olmayan- hareket ve ayinlerden ibaret kalırlar. Yüce Allah namazın faydaları hakkında şöyle buyurmuştur: “Namazı da kıl. Çünkü namaz, insanı kötü ve iğrenç şey­lerden alıkoyar.” (29/Ankebût, 45). Hz. Peygamber de bu konuda şöyle buyurmuştur: “Kimin namazı, onu kötü ve iğrenç şeylerden alıkoymaz­sa, onun Allah'tan uzaklaşması artar.” (Câmiu's-Sağir, II/181; Taberânî)

 

Hz. Peygamber (s.a.s.) oruç hakkında da şöyle buyur­muştur: “Sizden biriniz oruçlu bulunduğu gün, kötü söylemesin ve kimse ile çekişmesin. Şâyet birisi kendisine söver veya çatarsa, ben oruçluyum desin.” (Buhârî, Savm 2)

 

Hacc hakkında ise yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Hacc bilinen aylardandır; (Şevval, Zilkade ayları ve Zil­hicce ayından on gün). Kim o aylarda (ihrama girerek) haccı (kendine) farz ederse bilsin ki, hacda kadına yak­laşmak, günaha sapmak ve kavga etmek yoktur.” (2/Bakara, 197)

 

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) bir hadiste: “Bir kimse hacceder ve hac esnasında kadına yaklaşmaz, kötü sözler söylemez ve büyük günahlardan çekinir, kü­çük günahları işlemekte ısrar etmezse o kimse, günahla­rından arınarak annesinden doğduğu günkü gibi hacdan döner.” buyurmuştur (Buhârî, Hacc 4).

 

Müslümanın Özellikleri: Bir insanın ahlâk açısından gerçek müslüman olabilme­si için devamlı yapması ve kendisinden faydalanması gereken en önemli ahlâkî özelliklerden bazıları şunlardır:

 

Şüpheli şeylerden sakınmak: Müslüman kimsenin; Hz. Peygamberin (s.a.s.) emrine uyarak haramlardan sakınması ve şüpheli şeylerden sakınmasıve şüpheli şeyler hakkında ihtiyatlı hareket etmesi gerekir. Yü­ce Peygamberimiz bir hadiste şöyle buyurmuştur: “Helâl belli haram bellidir. Fakat aralarında bir takım şüpheli şeyler vardır ki, bunlar helâl midir, haram mı­dır, çok kimseler bilmezler. Şüpheli şeylerden sakınan kimse dinini de ırzını da kurtarmış olur. Her kim bu şüpheli şeylere düşerse harama düşer. Yasak bir yerin etra­fında davarlarını otlatan bir çoban gibi, çok sürmez hay­vanları içeriye dalabilir. Dikkat!.. Her padişahın kendi­ne mahsus bir korusu vardır. Gözünüzü açın!.. Allah'ın yeryüzündeki korusu da haram kıldığı sellerden Biliniz ki; bedende bir et parçası vardır. O, yarayışlı olursa bütün beden yarayışlı olur, bozuk olursa bütün vücud bo­zulur, işte o et parçası kalptir.” (Buhârî, İman 39)

 

Haramdan kaçınmanın en yüksek derecesi, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) şu hadisinde belirttiği derecedir: “Kul, sakıncalı şeylerden korktuğundan dolayı sakınca­sız şeyi de bırakmadıkça müttakiler derecesine ulaşamaz.”

 

Gözleri haramdan korumak: Müslüman olan kimsenin, Ailah’ın (cc) haram kıldığı şeylere bakmaması gerekir. Çün­kü bakmak, şehveti celbeder ve insanı yavaş yavaş günah ve suç işlemeye sevkeder. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim lüzumsuz yere bakmamak hususunda mü’minleri uyarmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Mü’minlere de söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar...” (24/Nûr, 30)

 

Hz. Peygamber de (s.a.s.) bu hususta şöyle buyurmuştur: “Bakmak, şeytanın zehirli oklarından biridir. Kim, Allah korkusundan mahremi olmayan kimseye bakmayı terkederse, Allah ona öyle bir iman ihsan eder ki, onun tadını taa kalbinde duyar.” Buharı: İmân, 39(Hakim, Müstedrek)

 

Başka bir hadiste de şöyle buyurmuştur: “Mutlaka gözlerinizi haramdan sakınmalısınız ve ırzla­rınızı da behemehal korumalısınız. Aksi takdirde Allah, yüzlerinizdeki nuru çıkarıp sizi çirkinleştirir.” (Taberânî)

 

Dili korumak; Müslüman kimsenin; faydasız, saçma, çir­kin, kötü sözler ve deyimleri kullanmaktan, gıybetten ve ko-ğuculuktan dilini koruması lazımdır. İmam Nevevî bu konu­da şöyle demiştir: “Dinin ve kanunun muhatabı olma çağına gelen kişile­rin faydalı olduğu açıkça bilinen sözlerden başka, dille­rini her türlü sözden korumaları gerekir. Konuşmak ve konuşmamak eşit olduğu zaman ve susmak daha faydalı olduğunda konuşmamak sünnettir. Çünkü mubah olan konuşma, bazen haram veya mekruh bir sözü söy­lemeye sebep olur. Normalde böyle konuşmalara çok te­sadüf edilir. Susarak haram veya mekruh sözleri söyle­mekten kurtulmak gibi iyi ve faydalı bir şey yoktur.”

 

Dilin, insanın başına gelmesine sebep olduğu felaket ve belaları belirten birçok hadis, Hz. Peygamber'den (s.a.s.) nak­ledilmiştir. Bu hadislerden birinde Peygamberimiz şöyle bu­yurmuştur: “Dillerinin biçtikleri faydasız sözlerinden başka bir şey insanları yüzükoyun cehenneme düşürür mü?”  (Tirmizî, İman 8). Başka bir hadiste de: “Çok ayıplayıcı, lânet edici, fâhiş sözler söyleyen ve ha­yasızlık yapan kimse olgun mü’min değildir” (Tirmizî, Birr 48) buyurmuştur. Konuyla ilgili diğer bir hadiste ise; “Kim çok konuşursa, hatası çok olur. Hatası çok olanın da günahı çok olur. Günahı ççk olan kimseye cehennem daha layıktır.” buyurulmuştur (Beyhakî)

 

Utanmak (Hayâ): Müslüman kimsenin her zaman ve her durumda hayâlı olması lazımdır. Fakat hayası, onu doğruyu söylemekten alıkoymamalıdır. Başkalarının işlerine karışma­mak, harama bakmamak, müslümanlara karşı mütevazı ve şefkatli olmak, alçak sesle konuşmak, rızkına kanaat etmek ve benzeri hareketler de hayâdan sayılır. Bir rivâyette; “Hz. Peygamber (s.a.s.), hayâ bakımından perde arkasın­daki bâkireden daha utangaçtı.” (Buhârî, Menâkıb 23) diye bildirilmiştir. Yine Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İmanın yetmiş yahut altmış bu kadar şubesi vardır. O şubelerin en faziletlisi: Allah'tan başka ilah yoktur sözüdür. En aşağısı da yoldan gelip geçenlere eziyet vere­cek şeyleri atmaktır. Hayâ da imanın bir şubesidir.” (Buhârî, Hibe 35)

 

Âlimler hayâ hakkında şöyle demişlerdir: “Hayânın hakikati şudur: Hayâ, kötülüklerden sakınmayı emreden ye hukukta hak sahiplerinin hakkını ödemekte kusurlu davranmayı men eden bir huydur.” (Fethi Yeken, Müslüman Olmam Neyi Gerektirir, İslâmoğlu Y., s. 49-53)

 

Din ve Ahlâk

Din ile dünya birbirinden kopuk olmadığı gibi, ahlâk ile din de birbirinden ayrı şeyler değildir. Gerçi din ve ahlâk kavramları birbirinin eşit karşılıkları olmasalar bile ahlâkî ilkelerin dinin bir kısmına denk düştüğünü rahatlıkla düşünebiliriz. Ayrıca ahlâkın dinden farklı olduğu­nu söylemek de pek kolay gözükmüyor. Farklılığın bozuk din ve bozuk ahlâktan kaynaklandığını sanıyoruz.

 

Din ile dünya birbirinden kopuk olmadığı gibi, ahlâk ile din de birbirinden ayrı şeyler değildir. Gerçi din ve ahlâk kavramları birbirinin eşit karşılıkları olmasalar bile ahlâkî ilkelerin dinin bir kısmına denk düştüğünü rahatlıkla düşünebiliriz. Ayrıca ahlâkın dinden farklı olduğu­nu söylemek de pek kolay gözükmüyor. Farklılığın bozuk din ve bozuk ahlâktan kaynaklandığını sanıyoruz.

 

Yaratma ve hüküm nasıl Allah'a ait­se (7/A’râf, 54; 6/En’âm, 57), ahlâkî ilkelerin kökeni de dinî ve İlâhî'dir. Çünkü daha cennette Âdem ve eşine ahlâkî kurallar öğretmiştir. Tıpkı konuşmayı öğretmesi ve kural koyması gi­bi, tevbeyi de öğretmiştir (7/A’râf, 11-27; 2/Bakara, 30-39).

 

Bu nedenledir ki İlâhî buyruklara aykırı kurallar ahlâkî değil­dir. Çünkü hem ahlâkın kendisi olan vahye, hem de fıtrata ay­kırıdır. Kur'an, Peygamber’in getirdiği dinin büyük ahlâk oldu­ğunu ifâde ederken (68/Kalem, 4-7), Muhammed (s.a.s.) da “güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildiğini” itiraf etmektedir. Peygamberler hem din hem de ahlâk önderleridir; vahiy de bunun klavuz kitabıdır.

 

İlahî Ahlâk, İman

Tesbitlerimize göre ahlâk, kendisi tabiat içerisinde yer alan insanın tabiatıdır ve bu tabiata ait kurallar bütünüdür. Bu mâ­nâda İslâm ise bu mükemmel ahlâkı oluşturmak için gönderilmiş fıtrat dinidir. Bunun anlamı, coğrafyanın zirvesinde ya­ratılan insanın bu önemli konumunu koruması için hem maddî hem de mânevî âlemin sahibi olan Allah'ın ona gönderdi­ği mesaja muhatap olmasıdır. Diğer bir ifâdeyle din, yaşadı­ğı dünyanın mirasçısı (halifesi) olan insanın, o coğrafyada kaybolmasını (dalâlet) önlemek, anlamlar dünyasını korumak ve Yaratıcıyla bağını koparmasına engel olmak için gönderil­miş bir değerler sistemidir. Zira Kur'an (vahiy), insana uzatı­lan Allah'ın ipidir (3/Âl-i İmrân, 103, 112). Tabii buna göre de vahyin rafa kaldırılması, insanın ipsizleşmesi anlamına geli­yor. Kadim kültürümüzde ahlâka aykırı davranan insanlara "ipsiz" denmesinin nedeni bu olmalı: Çünkü bu İlâhî değer­ler sisteminden dışarı çıktığı zaman Âdemoğlu, şerefli mevkiinden aşağıların aşağısına yuvarlanmaktadır (Tîn, 4-8).

 

Bu bağlamda ele alacak olursak iman, insanın Allah'la olan bağını koparmaması, canlı ve sağlam tutması anlamına geli­yor. Tabii ki insanın Allah ile bağını gerçekleştirmesi (iman), kalp ve gönül bağı ile mümkün olmaktadır.

 

Daha açık bir ifadeyle iman, insanın savrulmasını önlemek için bağlaması gereken bir emniyet düğümüdür ve bunun ta­kılacağı kanca, kalp ya da gönülden başkası değildir (49/Hucurat, 14). Bu bakımdan Kur'an imanın bir ahit, sözleşme ve şehâdet olduğunu müteaddit âyetlerde di­le getirmektedir (7/A’râf, 1, 71, 178) Vahyi terketmek, tahrif etmek veya şirk koşmak ahdi bozmak olarak değerlen­dirilmektedir (2/Baka­ra, 40, 63, 64, 83, 84).

 

Şehâdet ve iftira kavramları iman kavramının anlamı konu­sunda önemli ipuçları oluşturmaktadır. Her şeyden önce şehâdet, Allah ve Rasûl’e imanın sembolik ifadesi olmuştur. İslâm’ın beş esasının ortaya konulduğu hadis bu ifâdeyle başlamaktadır (Buhârî, İman 1, 2; Müslim, İman 19, 22; Tirmizi, İman 3). Bu bağiamda şehâdet kelimesinin anlamı iki ayrı boyut kazanmaktadır. Bunlardan birincisi ontolojik mâ­nâda Allah ile kul arasındaki sözleşmenin sahiciliğidir ki İslâmî öğretinin ezelî bir gerçeklik olduğunu, türedi bir iftira olma­dığını tesbit eden bir durumdur. Allah'ın, âhiretin, vahyin ve Peygamber’in hakk (gerçek) olduğunu söylemek bu bakım­dan anlamlıdır. Uydurma olan ise tevhidî gerçekliğe muhâle­fet olarak ortaya çıkan şirk felsefesidir. Bu sebeple Kur'an şirki, Allah'a iftira olarak değerlendirmektedir (4/Nisâ, 48). Ayrıca İslâmî öğretinin Hz. Âdem’le, şirk felsefesinin de İblis’le başlatılması bu konudaki şüpheleri ortadan kaldırmaya dö­nük İlâhî ihbarlardır.

 

Din, dünyanın değer klavuzu, ahlâk bu kılavuzun içselleştirilmesi gereken eylem planı, iman ise bu sistemin özünü oluşturan bilinç bağıdır. Tersinden okuyacak olursak imansız bir ahlâk, ahlâksız bir din ve dinsiz bir dünyanın nasıl olacağını sor­maya gerek yok. Dünyanın hali ortada.

 

Ahlâk ve İman: Şimdi imanî kavramların ahlâkî kavram­larla ilişkisini irdelemeye çalışalım.

 

1- Ahlâklılar İman Edebilir: Muhâtabımızın davranışındaki asâleti takdir edebilmek için o değerin bizde de bulunması gerekir. Aksi taktirde muhatabımızdaki güzel meziyet bizim için bir anlam ifâde etmeyecek­tir. Şöyle ki; Rasûl’ün emin olmasının önemini anlamak için emanetin önemine inanmak gerekir. Elinden dilinden kimse­nin emin olmadığı, sözünde sâdık olmayan bir kezzap için peygamberin (s.a.s.) emin olmasının pek bir anlamı olmaya­caktır. Rasul’ün doğruluğunu ve vahyin (kitabın) hak olduğu­nu söylemem ve söylediğimin arkasında durabilmem için bizzat benim sâdık (doğru), dürüst ve güvenilir bir insan ol­mam gerekir. Hakkı ketm eden, doğruyu söylemeyi zül adde­den, ama yalanı hayat haline getirmiş bir dalkavuğun İlâhî vahye şâhitlik etmesi, mümkün değildir. Çünkü hakka şahit­lik etmek, yalanlayanların karşısında ve haktan yana olanla­rın yanında yer almak anlamına gelir ki bunu ancak kişiliği bozulmamış ve ahlâkî olgunluğu yakalamış insanlar başara­bilir. Kişilik kaybına uğramışların nifakı ile, dinden çıktıkları halde kendilerini hak dinin içerisinde sananların fıskı, ne imanla bağdaşır ne de ahlâkla. Yanlıştan kurtulmak, şahsiye­tini düzeltmek ve çevresiyle uyumlu olmak, İslâm kelimesinin kök anlamını oluşturmaktadır (Zebidî, Tâcü’l-Arûs).

 

İnsan tabiatına hakkı teslim etmek için sevgi, çirkinlik ve kö­tülükten sakınması için de nefret yerleştirilmiştir. Bu duygu­lar iman etmenin ve küfrü reddetmenin de temelidir (49/Hucurat, 7). Kalbindeki güzel duyguları tersine çevirmiş bir ahlâk­sızın iman etmeyeceğini Kur'an, daha baştan belirleyerek di­ni yalanlayanların özelliklerini sayıyor ki bunların tamamı ahlâkın konusudur: Yağcılıktan hoşlanan, boşyere yemin eden, aşağılık rezil, herkesi kınayan ve laf taşıyan, iyiliğe engel olan, saldırgan, günahkâr, kaba, şerefsiz ve kendini güçlü gördüğü için Allah'ın âyetleriyle alay eden, tüm bu özellikle­rine rağmen kendini doğru yolda sanan, herkesin emin bildi­ği Muhammed (s.a.s.)'i yanlış yolda gören kimseler. Ki o eşsiz insan dosdoğru yolda ve büyük bir ahlâk üzerindedir (68/Ka­lem, 1-15). Allah'a temiz kalple gitmek, imanın ve kurtuluşun temelidir (26/Şuarâ, 89; 37/Sâffât,  84). Selim kalp, küfürden arınmış kalp demektir (Zebidî, Tâc). Selim ve halim olanlar Allah'ın dinine teslim olmakla kalmıyor, bu teslimiyet de iman gibi ge­lişerek devam ediyor (33/Ahzâb, 22).

 

Azgınlığın zıddı olan takvâ (sakınma ve korunma), nankörlü­ğün zıddı olan şükür kavramları da boyun eğme ve itaat anlamını içermektedir. Aynı zamanda sâdık, selim, emin kelimeleri gibi hem ahlâkî hem de imanî kavramlardır. İnsanın fıtratında nankörlükten nefret etme ve iyilik karşısında şükür ve minnet duygusu yer almaktadır. Şükürsüzlük, nankörlü­ğün (küfür) kalbe yerleşmesi ve hayatı istilâ etmesi sebebiy­le ortaya çıkan ârizî bir haldir ve insanların çoğu bu durum­dadır (10/Yûnus, 60). Şâyet öyle bir hastalık ârız olmadı ise maddî olsun mânevî olsun gördüğü iyiliğe insanın şükür veya te­şekkür etmesi gerekir (7/A'râf, 58). Kendisine yol gösteren biri­ne insanın şükretmemesi veya minnet duymaması eğer in­sanlıktan çıkmadıysa mümkün değildir. İman bir şükürdür ve Allah da iman edenlere şükredeceğini vaad etmektedir (4/Ni­sâ, 147). Kulun iman etmesi ya da şükretmesi, görevi olduğu halde, Allah'ın da ona şükretmesi ne mükemmel bir tevazu ve ahlâk öğretisidir. Kaldı ki Allah'ın kuluna minnet borcu yok­tur, sırf büyüklüğünün ve merhametinin bir sonucu olarak ku­luna ihsanda bulunmaktadır (27/Neml, 40). Karşılık beklemeksi­zin insanlara iyilik ve yardımda bulunmak gibi bir erdemi, önemli bir ahlâk kuralı yapan da bu espridir. İnsanın saya­mayacağı ve karşılığını ödemekle bitiremeyeceği nimetler karşısında nankörlük ve azgınlık etmeyip, iman ve itaat etme­si gerekir ki her ikisi de şükür demektir (14/İbrâhim, 34). Ve de insanın nankörlük etmeyip şükretmesi gereken nimetlerin başında vahiy gelmektedir. Onu bırakıp bâtıla inanması ve­ya hevâsına tâbi olması, nimete nankörlüğün daniskasıdır. Bu bakımdan inkâr ve şirk nankörlüğün en beteridir (29/Ankebût, 67).

 

Allah'ın dini, kul ile Allah arasında bir sözleşme ve bu da ni­met olduğuna göre ahde vefâgöstermek de şükrün ta ken­disidir (2/Bakara, 39-41; 5/Mâide, 7). Ölünceye dek İlâhî öğüde teslimiyet ve inkıyad içinde olmak, Allah'ın ipine/nimetine bağlı kardeşler olarak yaşamak, hayra çağırmak, iyiliği em­redip kötülükten sakındırmak hem imanî, hem de ahlâkî gö­revimizdir (3/Âl-i İmran, 100-104). Fıtratımızın parçası olan mâ­rufu emr, fıtratımıza yabancı olandan (münker) sakındırmak imanın bize yüklediği insanî sorumluluğumuz de­ğil mi? Ebeveynimize karşı ihsânı emreden, kötülüğü bile iyi­likle savmayı öneren Kur'an'ın kendisi dahî muhsinler için hi­dâyet ve rahmet değil mi? (2/Bakara, 83; 23/Mü’minûn, 96; 31/Lok­man, 2-5). Allah'ın kendileriyle birlikte olduğu muttakîler, muhsinler değil mi? (16/Nahl, 128). Bu sebeple yönünü Allah'a teslim eden muhsinlerden, din yönünden daha güzel kim vardır? (4/Nisâ, 125). Onlar sapasağlam bir kulpa yapışanlardır (31/Lokman, 22). O halde dinen güzel olan ahlâken de güzel değil midir? İman etmek de, sâlih amel işlemek de ihsânın ken­disidir (5/Mâide, 93). Zaten hayatın ve ölümün yaratılışındaki maksadın hangimizin daha iyi davranış (amel) sergilediğini denemek olduğunu söylemiyor mu Kur'an? (67/Mülk, 2). Allah için, en güzel kıvamda yarattığı insanın en güzel şekilde davranmasını istemekten daha tabiî ne olabilir? (95/Tin/4). Du­rum bu olduğu halde, imanın kuvveden fiile geçmesinden başka bir şey olmayan davranışlarımızı, imandan ayrı değerlendirmek ne derece tutarlı olabilir?

 

2- İman, Davranışın Rûhudur: İslâm ilâhiyatında, iman-amel ilişkisine dâir yaygın kanaatler bir türlü netleşmemiştir. Genelde tartışmalar davranışların (amel), imandan bir parça olup olmadığı yönünde cereyan etmiş, imanın insanî bir eylem olduğu nedense çoğunlukla gözardı edilmiştir. Kanaatimce bunun nedeni eylemlerin tek tek ele alınması, bütüncül ve gayeci bir bakış açısından mahrum kalınmasıdır. Şâyet hükümler bütün olarak ele alın­sa ve dinin aslî düşüncesini teşkil eden imanın gayesinin ey­leme dönüşmek olduğu gözönünde bulundurulmuş olsaydı, tartışmalar böylesi bir kısır döngüye mahkûm edilmezdi. Al­lah'ın kurallarına âzamî ölçüde uygun davranmaya özen göstermiş bir insanın gafletle bir kusur işlemesini, ömründe bir defa Rahman'a dönmemiş, sadece sorarsanız müslümanım demiş bir insanın hayat tarzıyla aynı kefeye koymak, iman-amel tartışmasını insafın kapısına getirip koymuştur. Her davranışta insanın imandan çıktığını söyleyen Hâricî mantığının aşırılığı kadar, ne kadar günah işlersen işle ima­na bir şey olmaz diyen Mürcie mantığının da aşırılığı sözkonusu değil midir?

 

Böylesi karmaşık bir kafa yapısının kelâmcıları getireceği nokta ortada: “İman artar mı, artmaz mı ya da eksilir mi eksil­mez mi?” tartışması... Allah, imanın ve teslimiyetin arttığını söyleyecek, mü’min bir insan da bu âyetlerin altında imanın artıp eksilmeyeceğini, ama kuvvetlenip zayıflayabileceğini konu­şacak?! (33/Ahzâb, 22; 8/Enfâl, 2).

 

Oysa artma kelimesi gelişmenin, eksilme kelimesi de gerile­me ve zayıflamanın müradifidir. Allah'ın âyetleri kâfirin küfrü­nü ve tuğyânını artırıyor da mü’minin imanını neden artırmıyor, merak konusu (5/Mâide, 24; 8/Enfâl, 2; 9/Tevbe, 124, 125). Bunun nedeni açık: Amelin her parçasını imandan çıkarmaya yeter sebep gören Hâricî mantığından kaçarken, bütün kötülükle­ri işlemek durumunda bile imandan çıkılmayacağına hükme­den Mürcie pervasızlığını sergilemek. Bu noktada rahmetli Şâtibî'nin bütünlük ve gayelilik prensibini bir daha hatırlatmak durumundayım. Bir mekruhu işlemek veya bir müstehabı terketmek insanı günahkâr yapmaz, ama mekruhları toptan işleyip, müstehapları toptan terketmek günahkâr yapar. Bir haramı işlemek veya bir emri (farzı) ihmal etmek günahtır, ama ha­ramları bütünüyle irtikâb etmekle emirleri toptan terketmek günahtan öte bir şeydir. Çünkü hükümler tikel olarak ayrı, tü­mel olarak ayrı hüküm giyerler (Muvâfakat, c. I, s. 125, 126, İz Y., İst., 1993).

 

Ayrıca İslâm kelimesi, anlam genişliği nedeniyle bazen iman kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanılırken bazen davranışla­rın da tamamını kapsayacak şekilde dinin genel adı oluyor (39/Zümer, 22; 3/Âl-i İmrân, 19; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 14; 16/Nahl, 120-123). Her ne kadar "iman ettik demeyin, İslâm olduk deyin" (49/Hucurât, 14) âyetinde İslâm, kelime anlamında kullanılmış ve iman kelimesiyle farklılık arzetmiş olsa da sonraki ıstılahî/terim anlamıy­la imanı da kapsayacak şekilde hak dinin adı olmuştur. Do­layısıyla imanı ve ahlâkı bir potada eriten bir işlev kazanmış­tır. Çünkü kelime; tevâzu, gönülden itaat ve boyun eğme anlamına geliyor (2/Bakara, 121-132; 68/Kalem, 35).

 

Hadisler de iman ile amellerin sıkı bağlantısını gündeme ge­tirmektedir. Buhârî'nin İman Kitabı’ndaki (Kitabu'l-İman) bab başlıklarının yarısı, iman ve İslâm'dan olan davranışları ifâde ediyor. Burada Buharî birçok âyet ve hadisi zikretmektedir. İslâm'ın beş temelinden sadece birisi şehâdet, diğerleri amellerdir (Buharî, İman, bab 1). “Müslim, elinden ve dilinden diğer müslimlerin emin olduğu kimsedir.” (Bab, 4). “İslâm'ın efdalı budur.” (Bab, 5). “Hayâ, imandan bir şubedir.” (Bab, 4, 6). “Yemek yedirmek ve selâm vermek İslâm'ın hayırlı olanıdır.” (Bab, 6). “Kendisi için istediğini kardeşi için istemek iman­dandır.” (Bab, 7). “Peygamberi sevmek imandandır.” (Bab, 8). “Cihad, namaz, oruç, zekât ve humusu edâ etmek imandan­dır.” (Bab, 26, 28, 30, 34, 40). En ilginç olanı da “imanı amelle­rin en efdalı” kabul eden hadis ve bunu temellendiren âyetle­rin geçtiği bölümdür (Bab, 18).

 

Bu hadislerin senetleriyle ilgili tartışmayı konunun uzmanları­na bırakıyor ve diyorum ki; imanın amellerle ilgisinin olmadı­ğına dair zayıf da olsa rivâyet edilen bir hadis var mı? Nasıl olabilir ki ihsan hem Allah'a ibâdet, hem de insanlara güzel davranmaktır (16/Nahl, 90; 4/Nisâ, 36; Buhârî, İman, Bab, 37). As­lında iman ilkeleri, genelde görmeden iman etmeyi gerekti­ren gaybî meselelerdir. Allah, Âhiret Risâlet ve Melek gibi. Bunlar olmasa ne amel kalır ne ahlâk. Ama, amel ve ahlâk ol­mayacaksa "Allah var" "Âhiret var" demenin ne mânâsı ka­lır?

 

Yapmadığımız şeyleri söylemeyi kınayan İlâhî buyruğa rağ­men yaptığı çirkinlikleri mâzur göstermek isteyenlerin "kalbi­me bak" demesini haklı çıkarmaya hiç bir ilim adamının hakkı olmasa gerek. Çünkü içi başka, dışı başka insanlar; hem ahlâken, hem de iman açısından hoş karşılanmaz. Münâfık­ları ahlâklı olarak değerlendirmek nasıl mümkün değilse, imanlı olarak değerlendirmek de imkânsızdır.

 

Sonuç olarak diyebiliriz ki: İman; ahlâkı onarmayı, aslına uygun olarak yeniden inşâ etmeyi, onu güzel davranışlarla süslemeyi hedefleyen niyet, zihniyet ve kararlılığın adıdır. İyiyi, güzeli, doğruyu, uyum, âhenk ve olgunluğu; kötü, çirkin, eğri, uyumsuz, düzensiz ve alçakça bir hayata tercih etmektir. Şeytanı dünyamızdan sü­rüp Allah’ı merkeze alan bir hayat sürmenin ilânıdır. İnsanın Allah'a, dünya­nın insana âmâde olduğu bir anlayış ve yaşayışın kendisidir iman. İyi düşündüğümüzde anlarız ki, ahlâk da bundan ayrı birşey değildir. Hayatımızı hevâya, boş şeylere ve uydurma düzenlere değil de; Allah ve insan için anlamlı işler yapmaya adamak, iman kadar da ahlâkın gereği değil midir? En hayırlımız ahlâkça en güzel olanımız ise (Buhârî, Edeb 38, 39) ve bunda şaşılacak birşey yoksa; ahlâkça en iyimiz neden iman yönünden en mükemmelimiz ol­masın? (Ebû Dâvud, Sünnet 16, h. no: 4682; Ahmed bin Hanbel, II/185, 250). Yoksa iman mükemmel olunca ahlâkın mükemmel olması gerekmiyor mu? Şâyet güzel ahlâkı sağlayan iman değilse, iman hiçbir zaman kuvveden fiile çıkamayacak hayâllerden ibâret sayılır.

 

Diyelim ki iman amel ile aynı şey değil veya ameller imanın bir parçası değil. Peki imanın bir sonucu, hedefi veya gös­tergesi de mi değil amellerin bütünü. Bugün modern eğitim­de bile öğretimin amacının davranış geliştirmek olduğunu bi­liyoruz. İnancımızı, zihniyet ya da düşüncemizi oluşturan iman ile onun eyleme geçirilmiş halinden başka bir şey ol­mayan ama aynı zamanda onu besleyen amellerimizin tama­mının adı İslâm ise, -ki Cibril Hadisi de 5/Mâide, 85 âyeti de bu­nu ortaya koyuyor- ve de İslâmca en güzel olan ahlâkça en güzel olan ise (Ahmed bin Hanbel, II/469, 481; V/89, 99), ahlâk ima­nı da kapsayan bir sistemin adı değil midir? Veya İslâm, hem imanı hem de ahlâkı deruhte eden bir program değil midir? İmanca en olgunların, ahlâkça güzel olanlar olduğunu haber veren hadislerle (Ahmed bin Hanbel, IV/385; Ebû Dâvud, Sünnet 14) "Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim" (İmam Mâ­lik, Muvatta, Husnü’l-Huluk 8) hadisi de, buna işaret etmektedir. Zaten ahlâkçıların nazarî ve pratik ahlâk ayrımı da bu siste­min inanç, felsefe, dünya görüşü ve güzel amellerden olu­şan bir sistem olduğunu haber vermektedir.

 

Allah'ın fıtratına bağlı kimliğimizi korumak, deforme olduysa özüne döndürmek hem imanın, hem ahlâkın konusudur. Ve ahlâk da birkaç tane yüz kızartıcı suçtan kaçınmakla, suya sabuna dokunmamaktan ibâret değildir. Ahlâk; imanı, güzel ameli ve âhiret hesabını birlikte değerlendiren sistemin adı­dır. Hukuk, bu sistemin sadece devlet gücüne dayalı olarak dünyevî yaptırımlarla uygulanan kurallarından ibarettir. Hu­kukçuların hemen hemen tamamının ahlâkı, hukukun kayna­ğı kabul etmesinin nedeni budur.

 

Muhammed (s.a.s.) Medine devletini gerçekleştirinceye kadar Mekke'de nâzil olan hükümler, genelde hukukî değil; ahlâkî hükümlerdir. Çünkü Mekkî hükümler küllî temel esaslar, Me­denî yasama ise o küllî hükümlerin üzerine kurulan sınırlan­dırıcı ve tamamlayıcı esaslar olarak değerlendirilmektedir (Şâtıbî, Muvâfakat c. 3, s. 41, 392). Örnek olması bakımından Mekke'de nâzil olan İsrâ suresinde ahlâkî kurallar vaz’ edili­yor. Cimrilik, israf, fakirlik korkusuyla çocukların öldürülmesi, haksız yere cana kıymak, yetim malı yemek, verilen sözden dönmek, ölçü ve tartıda hile yapmak, mahrem kusurların ar­dına düşmek ve kibirli yürümek gibi davranışların çirkinliği ilân ediliyor, ama herhangi bir maddî ceza öngörülmüyor (17/İsrâ, 28-38).

 

Kur'an'ın ahlâkı öne alması, bugünkü müslümanların tebliğ faâliyetleri için önemli bir ilke sunmaktadır. Bu büyük sistem olmadan, ne hukukî, ne siyasî ve ne de ticarî bir sistem kurulabilir. Kurulsa bile Bolşevizm gibi 70 yılda sarsıntı geçirir. Çünkü ahlâk, hukukun temeli ve arkaplanıdır. Zira hukuk, ahlâkın en önemli kurallarını seçerek ödünç almış ve maddî yaptırımlarla uygulamaya adım atmıştır. Buna rağmen hukuk, velînimeti olan ahlâka yan baktığı an kendi kuyusunu kazmaya başlamış demektir.

 

Müslümanların çökmüş sistemlerini yeniden kurması gerekiyor. Bunu yaparken kendi insanını ciddi bir ahlâkî eğitimden geçirmesi gerekiyor. Ahlâkî umdeleri içselleştirmeden bir insana fıkıh/hukuk maddeleri ezberletmek yontulmamış insan üret­menin ilk şartıdır. Şâyet kelamî ve fıkhî araştırmalar yapacak­sak, bunu ahlâkî bir öğreti dahilinde yapmamız lazım. Bunun kaynağı Kur'an ve hayatın gerçekleridir. Rasûl’ün ve önceki ümmetle­rin tecrübesi de önümüzdedir. Bugünkü dağınık ve pejmür­de görüntümüz de bu sistem yokluğunun tipik ifadesidir (Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Yayınları: 112-115).

 

"İyilik, yüzünüzü doğu ve batıya çevirmeniz değildir, ancak; Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve pey­gamberlere iman eden; çok sevdiği malını akrabalara, ye­timlere, miskinlere, yolda kalanlara, ihtiyacı olanlara ve köle­lere veren; namazı kılıp zekâtı veren, yaptıkları anlaşmalara vefâ gösteren; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabre­denlerin iyiliğidir. Sâdık (doğru) olanlar da, muttakî olanlar da işte bunlardır." (2/Bakara, 177)

 

 

Müslüman İnsanın Ahlâkı: Hayatında, şahsiyetinde, konuşmasında, yatıp kalkmasında, çalışıp didinmesinde (birimlerinde) bulunması icab eden İslâm ahlâkından kısaca bahsedelim:

 

Dinin (İslâm’ın) olmadığı bir yerde ahlâkı konuşmak veya ahlâk aramak, deve dikenlerinin ekili olduğu tarlada pirinç aramaya benzer. Bir cemiyetin ahlâka kavuşması ve ahlâklanması için o ahlâkın vahye dayanması icabeder. Vahye dayalı olan bir ahlâk, hem hayatın ve hem de o hayatta ya­şayan tüm insanlığı kuşatmış demektir.

 

O cemiyetin ve o cemiyette yaşayan insanların siyasetinin, hukukunun, iktisadının, nikâhının, eğitiminin, ticaretinin ahlâkı var demektir. İslâm’ı ve onun güzel ahlâkını kabul etmeyen bir toplum, ahlâksızlığın bataklığına saplanır ve o top­lumun ahlâkı, ahlâksızlık olur. Tıpkı komünist rejimlerinin di­ninin dinsizlik olduğu gibi...

 

İslâm ahlâkından arındırılmış bir topluma konulacak ka­nunlar, yasalar tıpkı örümcek ağına benzer. Arıların rahatlıkla delip geçtiği, cılız sineklerin takılıp kaldığı örümcek ağına.

 

İslâm âlimleri müslüman ferdin, müslüman ailenin, müslüman cemiyetin ahlâkından bahsettiği gibi, bir de devlet ahlâkından bahsetmiştir. Devlet ahlâkının anlatıldığı bölümde, başkan ile tebaa ara­sında olması icab eden sıkı ilişkiye dikkat çekmişlerdir. Yüzde doksan dokuzunun matematiksel ifade ile müslüman olduğu söylenen bir ülkede, halkının inancına saygılı olmak şöyle dursun, onların inancını, dinini tehlike gören bir başkasının bulunduğu yerde barıştan, huzurdan, saâdetten bahsedilebilir mi? Bir de bu başkanlar halkının dininin tehlikeli olduğunu ihbar etmek için ülke dışına gider, zavallı bir insan gibi yahûdiye şi­kâyet ederse, o yerde güvenden, birlikten, dirlikten ko­nuşulabilir mi?

 

İşte halkı müslüman olan ülkelerin bulunduğu acı tablo budur. Konuyu fazla dağıtmadan ve uzatmadan, bir damla sudan yaratılan insanın taşıması ve yaşaması gerekli olan İslâm Ahlâkı mevzusu ile onu başbaşa bırakıyorum (Abdullah Büyük, Müslümanın Ahlâkı, Muhammed Gazâli, Takdim)

 

İslâm Peygamberi (s.a.s.) dâvetindeki açık metod ve risaletin ilk gayesini şu hadisiyle ilan etmiştir: "Muhakkak ki ben, güzel ahlâkı tamamlamak için gön­derildim." (Mâlik, Muvatta, Hüsnü’l-Hulk 8, II/553)

 

Böylece, risâletin, tarihi hayat akışı içerisindeki yerini be­lirlemiş oldu. Risâlet sahibi (s.a.s.) nübüvvet nurlarını etrafa yaydı. Faziletleri neşretmeye, kemâl ufuklarını ay­dınlatmaya uğraştı ki, insanlar hakikate aydınlıklar içinde akın yapsınlar. İslâm'da teşrî edilen ve iman edilmesi gereken rükünler, körü körüne inanılması gereken şiarlar değildir. İslâm, in­sanı kapalı ve manasız amellerle mükellef kılmamıştır.

 

Hayır, hayır! İslâm'ın farz kıldığı bütün ibâdetler kişiyi sağlam bir ahlâkla yetiştirmek için tekrarlanan alıştırmalardır. İslâm, aynı zamanda durumlar ne kadar de­ğişirse değişsin, insanın bu ahlâka sarılmasını da temin eder.

 

Bu ibâdetler kişinin isteyerek sarıldığı, beden ve hayatının rahatlaması için devam ettiği riyâzî temrinlere benzer. Kur'an ve Sünnet bu hakikati açıkça îzah eder. Namazın hikmetini îzah ederken, Kur'an "(Namazı kılın) şüphesiz ki namaz kötülükten ve münkerden alıkor" (29/Ankebût, 45) buyurur. Evet... Rezilliklerden uzaklaşmak, kötü amel ve sözlerden temizlenmek namazın hakikatidir. Yine kudsî bir hadiste: "Na­mazı; ancak azametim karşısında eğilen, kullarıma kibir tas­lamayan, isyanda ısrar etmeyen, gündüzleri zikrimle geçiren, miskin, yolda kalmış, dul ve musibetzedelere merhamet eden­lerden kabul ederim " (Bezzâr) buyurur Yüce Mevlâ...

 

Zekât; ceplerden alınan vergi ve haraç değil, bilakis o, şef­kat ve merhamet duygularını uyandıran, çeşitli tabakalar arasında ülfet ve muhabbeti sağlayan bir araçtır. Kur'an zekâtın hikmeti hakkında da: "Onların mal­larından sadaka (zekât) al ki bununla kendilerini (günahlarından) temizlemiş, (mallarını ve hasenatlarını) bereketlendirmiş olasın" (9/Tevbe, 103) buyurur. Nefsi cimrilik pisliğinden temizlemek, cemiyeti de daha yüce bir seviyeye çı­karmak zekâtın birinci hikmetidir. Bundan dolayı Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) müslümanın vermekle yükümlü bulunduğu "Sadaka" kelimesinin şümulünü çok geniş tutmuş ve: "Müslüman kardeşinin yüzüne tebessüm, iyiliği emr, kö­tülükten menetmen, yolunu şaşırmışsa yol göstermen, yoldan; taş, diken, kemik vs. şeyleri temizlemen, kovandan müslüman kardeşinin kovasına su dökmen, görmeyene rehberlik etmen (hep) sadakadır " (Buhâri, Edeb 33) buyurmuştur.

 

Asırlarca kin ve düşmanlık içinde yaşamış bedevi bir top­luma bu talimat, İslâm'ın hedeflerini bildirmeye kâfidir. O, bunlarla bütün insanlığı karanlık câhiliyyet hayatından nura çekmiştir. Oruç da böyledir. İslâm oruca, belirli bir vakit için bir takım arzu ve isteklerinden mahrum kalmak nazarıyla bak­maz. Bu hususu Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle açıklar: "Kim yalan söz(leri) ve onunla amel etmeyi terk etmezse, Allah'ın onun yeme ve içmesini terk etmesine ihtiyacı yok­tur " (Buhârî, Zübdetü'l-Buhârî, I/277) "Oruç, yeme ve içmeyi terk ile değil, ancak o; kötü söz ve benzeri şeylerden yüz çevirmek iledir... Birisi sana sataşır veya cehalette bulunursa 'Ben oruçluyum' de." (İbn Huzeyme, İbn Mâce, Sünen IV/593). Kur'an oru­cun semeresini şöyle zikreder: "Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, oruç sizlere de farz kılındı. Umulur ki (kötülüklerden) korunasınız." (2/Bakara, 183)

 

Kişinin; İslâm'ın varlıklılara farz kıldığı ve mukaddes bel­deye sefer yapmakla yerine getirebilen hac ibâdetini gaybî (hikmeti bilinmeyen) bir ibâdet kabul etmesi büyük hatadır. Zira Kur'an bu İslâm şiarından şöyle bahseder: "Hac (ayları) bilinen aylardır. İşte kim onlarda (o aylarda) haccı (kendisine) farz eder (ihrama girer) se artık hacda kadına yaklaşmak, günah yapmak, kavga etmek yoktur. Siz ne hayır yaparsanız Allah onu bilir. Bir de (Âhiret için veya hac seferine yetecek mik­tarda) azıklanın. Muhakkak ki azığın en hayırlısı takvâdır. Ve ey kâmil akıl sahipleri! Benden korkun." (2/Bakara, 197)

 

İşte bunlar toplu olarak İslâm'ın bazı meşhur ibâdetlerinden misallerdir. Bu ibâdetler İslâm'ın temel rü­künleri olarak ta bilinmişlerdir. Bunlarla ahlâk arasında kopmaz bağlar vardır ki, onları da îzah edeceğiz.

 

Zikredilen ibâdetler mâhiyet itibariyle ayrı ayrı gö­rünüyorlarsa da, cevher olarak, Rasûlullah (s.a.s.)'in beyan ettiği şu gaye etrafında birleşirler: "Muhakkak ki ben güzel ahlâkı tamamlamak için gön­derildim."

 

Namaz, oruç, zekât, hac vb. ibâdetler, insanı arzu edilen kemâle erdiren, hayatını temizleyen ve değerini yükselten ruhî nezâfet için basamaklardır. Bu özelliklerden dolayı bunlara İslâm'da büyük yer verilmiştir. Kişi bunlarla kalbini tezkiye edip, özünü temizlemez, Allah ve insanlarla arasını dü­zeltmezse uçuruma gidiyor sayılır. Cenab-ı Hakk şöyle bu­yurur: “Her kim Rabbına suçlu olarak varırsa hiç şüphesiz ona cehennem var. O, orada ne ölür (rahata kavuşur) ne dirilir (fayda görür). Kim de ona iman etmiş, sâlih amellerde bulunmuş olarak gelirse işte onlar, onlar için de en yüksek dereceler, Adn cennetleri vardır ki, altlarından ırmaklar akar. Orada ebedi kalıcıdırlar onlar. İşte günahlardan (isyandan) temizlenen kim­selerin mükâfatı.” (20/Tâhâ, 74-76; Muhammed Gazali, Müslümanın Ahlâkı, Ribat Y., 1-4).

 

Ahlâk Zaafı, İmanın Zaafına Delildir

İman; kişiyi iyiliklere yönelten ve kötülüklerden alıkoyan bir kuvvettir. Bunun içindir ki Allah (c.c), kullarını iyiliğe dâvet, kötülükten men ederken bunu kalblerdeki imanın bir gereği kılan Kur'an'da bunun misalleri pek çoktur.

 

Cenab-ı Hakk'ın mü’min kullarına "Ey iman edenler" diye başlayan emirler vermesi ve onlara "Allah'tan sa­kının ve sâdıklarla beraber olun” (9/Tevbe, 119) buyurarak imanlarına hitap etmesi inanç ve aksiyon arasındaki bağı göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

 

Risâlet sahibi (s.a.s.) güçlü imanın mutlak olarak güçlü ahlâkı gerektirdiğini, ahlâksızlığın iman za'fından veya yok­luğundan neticelendiğini îzah buyurmuşlardır. Rasûlullah (s.a.s.) arsızı, kötü yolda olanı, rezalete bu­laşanı, kimseden hayâ etmeyeni şöyle vasıflandırmıştır: "İman ve hayâ birbirine bağlı ve eşittirler. Biri gidince diğeri de gider.” (Hâkim, Taberâni, K. Sitte 17/582)

 

Komşusunu inciten, onlara kötülük edenler hakkında İslâm şiddetli hükümler koymuştur. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.): "Allah'a yemin olsun ki iman etmemiştir! (Bunu üç kez tek­rarlamış ve): "Kim, ey Allah'ın Rasûlü?" denilince de: "Komşusu, kötülüklerinden emin olmayan" (Buhârî, Edeb 29) demiştir.

 

Rasûlullah (s.a.s.)'ı, etbâına bâtıldan yüz çevirmeyi hurafe ve gevezelikten uzaklaşmayı emrederken şöyle buyurduğunu görürsün! "Kim Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsa, ya hayır söy­lesin, ya da sussun." (Buhârî, Edeb 31, 85). İşte, Allah Rasûlü (s.a.s.) imanın kemâl ve sadâkâtma gü­venerek, semeresini verinceye kadar faziletleri empoze et­meye, böyle davranıp devam ediyordu.

 

Böyle olmasına rağmen cemiyetimizde dindar sayılanların bir kısmı, ibâdetlerin îfa edilmesini, bunların tatbikini çok kolay görmektedirler. Böyle görmelerine rağmen, bunlar, aynı zamanda gerçek iman ve güzel ahlâkın hilâfına bazı amellerde bulunurlar. İşte bunlar; ibâdetlerin ruhuna eriş­meyen, zirvesine varamayan, ancak şeklen ve taklid icabı yapan kimselerdir. Nice çocukların namaz hareketlerini gör­dükleri ve duydukları şekilde yapabildikleri gibi... Nice tel­lalların hac menasikini yapmacık bir tevazu ile ya­pabildikleri gibi... Tabii ki bunlar sağlam inanç ve yüce maksatlar için kâfi değildir. Doğru bir istikametle fazilet de­recesinde bir hüküm verebilmek için şaşmaz bir mihenk gerek, o da yüce ahlâktır...

 

Bu konuda Rasûlullah (s.a.s.)'den şu vârid olmuştur: Bir adam: "Ey Allah'ın Rasûlü! Falan kadın namaz, oruç ve sa­dakayı çokça yerine getirmekle anılıyor. Ancak o, diliyle kom­şusuna eziyet ediyor” dedi. Rasûlü Ekrem (s.a.s.): "O, ateşliktir," buyurdu. Sonra adam devamla: "Falan kadın da az namaz kılıp, oruç tutup, peynirden de (büyük miktarda) sadaka vermekle anılıyor. Fakat komşularına eziyet etmiyor " deyince, Allah Rasûlü (s.a.s.): "O da cennetliktir" buyurdu (Ahmed b. Hanbel; İhyâ, III/116)

 

Bu cevap yüksek ahlâkın kıymetini takdir etmekte ve aynı zamanda sadakanın da içtimâi büyük bir ibâdet olduğunu îzah etmektedir. Sadakanın faydası başkasına da sirâyet et­tiği için namaz ve oruçta az miktarın farz olunması, sa­dakada farz kılınmamış ve az bir miktar ile yetinilmemiştir. İslâm Peygamberi ahlâk ile gerçek iman ve ibâdetin alâkasını beyan etmekle  ilgili suale cevap vermekle ye­tinmemiş, bilakis ahlâkı dünya ve âhiret salahı için esas kıl­mıştır. Bundan dolayı ahlâk meselesi önemli bir konudur. Fikir ve akidede iyice yerleşmesi için devamlı irşad ve ara­lıksız nasihata ihtiyaç vardır. İman, salâh ve ahlâk birbiriyle içice ve birbirine bağlı unsurlardır. Birini diğerinden ayır­maya hiç kimsenin hakkı yoktur. Peygamber (s.a.s.) bir gün ashâbına:  "Müflis kimdir, bilir misiniz?”diye sorar. Ashâb: "Bize göre o, para ve eşyası olmayandır" deyince Rasûlü Ekrem: "Müflis; ümmetimden namaz, zekât ve oruçla gelen, fakat bununla beraber, şuna sövmüş, buna iftira etmiş, diğerinin malını (gasbetmiş), başkasının kanını akıtmış ve bir baş­kasını da dövmüştür. Tüm hak sahiplerine onun hayırları ve­rilir. Üzerindeki borcu tükenmeden hayırları tükenir ve ala­caklının günahlarından ona yüklenir ve sonra da ateşe atılır." (İşte esas müflis budur) (Müslim, Kitâbu’l-Birr ves-Sıla 59) buyurur.

 

Evet, işte müflis budur. Bu, bin liralık mala sahip olup üzerinde iki bin liralık borç olan kimse gibidir. Nasıl olur da bu miskin, zengin sayılabilir? Bazı ibâdetleri yapan ve dindar görünen biri, bunun ya­nında da kötülük aracı, asık suratlı ve zulümle içice olursa nasıl takvâlı bir insan sayılabilir? Rasûlullah (s.a.s.) bu du­rumla ilgili olarak şöyle buyurmuşlardır: "İyi ahlâk suyun buzu erittiği (veya buzun suya dönüp eridiği gibi) günahları yok eder. Kötü ahlâk da sirkenin balı bozduğu gibi (iyi) amelleri mahveder " (Beyhakî; İhyâ, III/119)

 

Zarar ve çirkefliğiyle tüm rezaletler birinde bulunursa, bu insanın dini, elbisenin vücuttan çıkarıldığı gibi çıkar gider. Böylesine iman iddiası da yalan sayılır. Ahlâktan yoksun bir imanın ne kıymeti var ki! Allah'a bağlanmak iddiasıyla bir­likte bu fesadın manası nasıl îzah edilebilir?

 

İmanla ahlâkın bu açık alâkası hususunda Rasûlü Ekrem (s.a.s.) şöyle buyurur: "Kimde üç haslet bulunursa o münâfıktır. İsterse namaz kılsın, oruç tutsun, umrede bulunsun ve ‘Ben müslümanım’ desin (değişmez): Konuşunca yalan söylerse, Vaadini yerine getirmezse, Emânete hıyanet ederse." (Buhârî, K. İman)

 

Başka bir rivâyette de: "Münafığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler, vadini bozar, emanete hıyanet eder. Bunları yaptıktan sonra, ister namaz kılsın, oruç tutup müslüman olduğunu da iddia etsin (değişmez)."

 

O (s.a.s.), yine şöyle buyurmuş: "Kimde dört haslet varsa o hâlis münafık olur. Kimde bun­lardan biri bulunursa, onu terkedinceye kadar onda bir mü­nafıklık alâmeti var demektir: Emanete hıyanet eder, Konuşunca yalan söyler, Söz verdiği zaman tutmaz, Mücadele ve düşmanlık yaptığı zaman haktan ayrılır." (Muhammed Gazali, Müslümanın Ahlâkı, Ribat Yayınları: 5-8)

 

Daha Güzel Bir Âleme Doğru: Şimdiye kadar bahsettiğimiz prensiplerden anlıyoruz ki, İslâm, beşeriyeti büyük adımlarla fazilet ve edeble yoğrulmuş bir hayata götürüp, bu hedefe ulaştırıcı tüm sebepleri de risaletin temel prensipleri kabul eder. Aynı zamanda bu sebepleri ihlal eden vasıtaları da risâletten çıkma ve uzak­laşma olarak telakki eder. Ahlâkî meseleler kişinin uzak kal­ması mümkün olan meseleler değildir. Bilakis onlar dinin razı olduğu ve hürmetle karşıladığı hayatın esaslarıdır.

 

İslâm tüm faziletleri tek tek sayıp mensuplarını onları iş­lemeye teşvik etmiştir. Peygamber (s.a.s.)'in iyi ahlâkla be­zenmeyi emreden sözlerim toplarsak, hiçbir ıslahatçı liderde bulunmayan bir eser meydana getirmiş oluruz. Bu fa­ziletlerin tafsilatına ve ayrı ayrı anlatıma geçmeden, Allah Rasûlü (s.a.s.)'ın iyi ahlâk ve davranış güzelliğine yaptığı sıcak ve manalı dâvetinden bazı bölümler sunmak istiyoruz... Şüreyk oğlu Üsâme anlatıyor: "Bizler Rasûlullah (s.a.s.)'ın yanında iken sanki başımızda kuşlar varmış gibi hareketsiz otururduk. Kimseden ses seda yok! Tam o esnada bir grup insan gelip: “Allah'a en sevimli kullar kimlerdir,” dediler. O da: “Ahlâkça en iyi olanları " (İbn Mâce, Zühd 31, h. no: 4259; Taberâni) buyurdu. Bir başka ri­vâyette: “İnsana verilen en hayırlı şey nedir?" denilince: "Güzel ahlâk " (İbn Hibbân; İhya, III/118) buyurdu. Yine şöyle buyurdu: "Hayâsızlık  ve edepsizliğin İslâm'da yeri yoktur " (Tirmizî, K. Birr ve’s-Sıla 41)

 

"Sizin en hayırlınız ahlâkça en iyi olanınızdır " yine: "imanı en kâmil mü’min kimdir ?" diye sorulunca: "Ahlâkı en iyi olandır" (İbn Mâce, Zühd, 31; Taberânî) buyurmuşlardır. Yine Abdullah b. Amr şu hadisi nakleder. Allah Rasûlü (s.a.s.): "Size bana en sevimli olup, kıyamette bana en yakın ola­nınızdan haber vereyim mi? diye iki veya üç defa tekrarladı. Ashâb: Buyurun söyleyin ey Allah'ın Rasûlü deyince: "O, ahlâkça en iyi olanınızdır" (Ahmed bin Hanbel; Hindî, Kenzu’l-Ummâl, II/139) buyurdu. Yine: "Kıyamet gününde mü’minin mizanında iyi ahlâktan daha ağır birşey yoktur. Allah (c.c.) hayâsız ve arsızdan hoşlanmaz. Muhakkak ki, iyi ahlâk sahibi, namaz kılan ve oruç tutanların derecesine nâil olur" (Ahmed bin Hanbel, Hindî, Kenzü'l-Ummal, II/139) buyurdu.

 

Bu açık ifade, ahlâkı ıslah etmeye çalışan bir filozoftan sâdır olsaydı pek acayip olmazdı. Esas garip olan, bir dinin peygamberinden sâdır olmasıdır. Zira dinlerin önemi sadece ibâdetlerde düğümlenir sanılır, İslâm peygamberi (s.a.s.) bir yandan insanları çeşitli ibâdetlere dâvet edip, düşmanları karşısında devletini cihad üzerine ikame ederken, diğer yan­dan da ümmetinin kıyamet gününde terazilerinde en ağır ge­lecek amelinin iyi ahlâk olduğunu vurgulamıştır ki, bu bile İslâm'da ahlâkın önemine delâlet etmeye kâfidir.

 

Nice dinler vardır ki, "sadece belli bir akideye sarılmakla günahlar affolunur veya belli ibâdetleri yapmakla hatalar si­linir, prensibine inanır. Ama İslâm böyle demiyor. O, aki­deyi, iyilikleri işlemeye ve vecibeleri eda etmeye teşvik eden itici bir kuvvet kabul eder. O, ibâdeti kötülükleri silen bir araç, kemâle ulaştıran bir hazırlık addeder. Yani kötülükleri, kişiyi yücelten iyilikler yok edebilir.

 

Bu esaslar çerçevesinde Rasûlullah (s.a.s.) ümmetine ahlâkın değerini küçümsemeyecekleri derecede kemale ulaş­malarını temin ettirinceye dek bu gerçekleri pekiştirip öğ­retmek için ısrar etmiştir. Enes (r.a.) şu hadisi rivâyet eder: "Kul iyi ahlâk sayesinde âhirette büyük derecelere ve en büyük makamlara erişir. Halbuki o, dünyada iken ibâdetinde zayıf sayılırdı.Yine o, kötü ahlâkı sebebiyle cehennemde en aşağı dereceleri boylar" (Taberâni; İhya, III/43). Aişe (r. anhâ)'dan: "Mü'min iyi ahlâkı sayesinde gece namaz kılan ve gündüz oruç tutanların derecesine ulaşır" (İ. Mâlik, Muvatta 6, 2/553). Bir diğer rivâyette; "gündüz" ve "gece" kelimeleri yoktur. Ibn Ömer'den: "İbâdetinde mutedil olan mü'min iyi ahlâk ve üstün huyu sebebiyle çokça oruç tutan ve Allah'ın âyetlerini tatbik edip namaz kılanların derecesine ulaşır." (Ahmed bin Hanbel; İhya, III/120, 121). Ebû Hureyre (r.a.)’den: "Mü’minin; şerefi, dini, mürüvveti, akıl ve değeri ahlâkı ile­dir" (Hakim). Ebû Zerr (r.a.) şu hadisi rivâyet eder: "Kalbini ihlâsla dolduran, dürüst, lisanı doğru, nefsini mutmain ve ahlâkını da müstakim kılan kurtulmuştur." (Buhârî)

 

Güzel ahlâk, bir cemiyette sadece nazarî bilgiler ve eğitim, mücerred emir ve yasaklarla sağlanamaz. Çünkü kişileri fa­ziletlere alıştırmak ve öğretmenin "şöyle yap," "böyle yapma" demesi kâfi değildir. Bunun için köklü bir eğitim, uzun bir çalışma ve devamlı bir alıştırma gereklidir. Terbiye güzel bir numuneye dayanmazsa netice vermez. Kötü insan, çevresine iyi tesirler bırakamaz, iyi tesir, ancak gözlerin kendisinde ol­duğu kişilerden sadır olabilir. Böyle bir kişinin edebi ve yüce ahlâkı sayesinde gözler ondan hayâ eder, insanlar hürmetle Önünde eğilir, isteyerek onu takip ederler. Takip ve ittiba eden kişinin, bir şeyler kazanabilmesi için tabi olduğu ve uyduğu kişinin, kendisinden kıymet ve değer bakımından daha önde olması gerekir. Allah Rasûlü (s.a.s.) ashabı arasında dâvet ettiği ahlâk için en güzel numune idi. O, dâvet ettiği yüce ahlâkı ashabının kalbine muazzam siretiyle nak­şediyordu. Abdullah b. Amr (r.a.) şöyle der: "Rasûlullah (s.a.s.) kötü ahlâklı ve kötülükten hoşlanan biri değildi. O, şöyle buyururdu: "En iyileriniz ahlâkça en üstün olanlarınızdır." (Buhârî, Edeb 38, 39)

 

Enes (r.a.) anlatıyor: “Ben, Rasûlullah'a on yıl hizmet ettim. Allah'a yemin ede­rim ki bana bir defa bile "Öf”demedi. Herhangi bir şeyi niçin böyle yaptın veya şöyle yapmadın da demedi." (Müslim, Fedâil 13). Yine Enes (r.a.)den: "Dul bir kadın Rasûlullah'ı elinden tutar, ihtiyacı için onu dilediği yere kadar götürürdü. Bir insan onunla musafaha yapsaydı kendisi Rasûlullah'ın elini bırakmadan Rasûlullah onun elini bırakmazdı. O, yüzünü çevirmeden Rasûlullah çe­virmezdi. Arkadaşları arasında ayaklarını uzattığına kimse şahit olmazdı. Yani O, arkadaşları arasında kibirlilik tas­lamaz ve bu hususta çok titiz davranırdı" (Tirmizî). Hz. Aişe (r.anha)'den: "Rasûlullah iki işten birini seçmekle karşı karşıya kalsaydı, günah olmadığı sürece kolay olanını tercih ederdi.

 

“O, gü­nahlardan, insanların uzağı idi. Nefsi için intikam almış de­ğildi. Ancak haram işlediğinde kızar, tâviz vermezdi. O, eliyle, ne bir kadın, ne bir hizmetçi ne de herhangi birşeyi dövmemişti. Sadece Allah yolunda cihad esnasında böyle değildi." (Müslim). Enes (r.a.)'den: "Rasûlullah ile yürüyordum. Üzerinde, kaba kenarları sert bir aba vardı. Bu esnada, bedevi biri gelip O'nun abasını çekti. Öyle ki Rasûlullah'ın omuzlarında abanın tesiriyle izler hasıl olmuştu. Bundan sonra adam "Ey Muhammed! Bana, Allah'ın senin yanındaki malından ver" dedi. Rasûlullah te­bessümle ona iltifat edip kendisine maldan verilmesini emretti." (Buhârî). Hz. Aişe’den (r.anhâ) şu hadis rivâyet edilir: "Allah nezâket sahibidir. Öyle olmayı da sever. Nezâket karşısında verdiği mükafatı katılıkta veya başka herhangi birşeyde vermez." (Müslim). Başka bir rivâyet şöyledir: "Nezâket birşeyde onu süsler, birşeyden alındı mı, onu da lekeler bırakır." Cerir (r.a.)'den: "Allah yumuşaklığa karşı verdiğini hamakata karşı ve­recek değildir. Allah bir kulunu sevdi mi ona yumuşak huy ihsan eder. Bir ev halkı yumuşak huydan nasib almadılar mı hayrın tümünden mahrum sayılırlar." (Taberâni). Aişe (r.anha) den Rasûlullah'ın evde meşgul olduğu işler sorulunca şöyle cevap vermiştir: "O, evinde aile efradının hizmetinde bulunurdu. Namaz vakti gelince de hemen abdest alır, namaza giderdi." (Tirmizî)

 

Ab­dullah b. el-Haris'ten: "Ben Rasûlullah (s.a.s.)'den daha fazla tebessüm eden bi­rini görmedim." (Tirmizî). Enes b. Malik Rasûlullah (s.a.s.)'ı şöyle anlatır: "Rasûlullah insanların en güzel ahlâkına sahipti. Ebû Umeyr adında bir süt kardeşim ve "Nuğayr" adında hasta bir kuşu vardı. Rasûlullah (s.a.s.) bu çocuk ile latife eder ve "Ey Ebû Umeyr, Nuğayr'den ne haber?" derdi (Buhârî). (Nuğayr, Arapçada kuşcuk manasına gelir)

 

Allah Rasûlü'nün cömertliği ve hiçbirşeyi saklamaması, cimrilik yapmaması şemail kitaplarında meşhurdur. O, hiç­bir an haktan dönmeyecek kadar cesurdu. Hükmünde ebediyyen zulüm yapmayacak kadar adildi. Tüm hayatı boyunca sadık ve emindi. Cenab-ı Hak müslümanlara onun mübarek ve şerefli izlerini takip etmelerini emrederek şöyle bu­yurmuştur: "Gerçekten Rasûlullah'ta sizin için, Allah'ı ve âhiret gününü umar olanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir (imtisal) numunesi vardır." (33/Ahzâb,  21)

 

Bu konuda Kadı el-Iyaz şöyle der: "Rasûlullah (s.a.s.) in­sanların en iyisi, en cömerdi ve en cesuru idi. Bir gece du­yulan bir ses üzerine Medine ahalisini korku sardı. İnsanlar ses tarafına doğru gitti. Rasûlullah (s.a.s.) onları geride bı­rakarak ilerledi ve sesin olduğu yere varip haberi inceledi. Kendisi Ebû Talha'nın çıplak atı üzerinde, kılıcı da boynunda asılı duruyor ve "Hiç korkmayın" diyordu. Ali (r.a.) şöyle der: "Savaş alevlenip gözler şaşkına çevrildiği zaman, biz Rasûlullah ile kendimizi korurduk. (O'na iltica ederdik). (O anda) düşmana ondan daha yakın birisi olmazdı."

 

Câbir b. Abdullah (r.a.)'dan: "Rasûlullah (s.a.s.) kendisinden istenen hiçbir şeye yok de­mezdi. Hatice (r.anha) O'na şöyle dedi: "Sen düşkünün yükünü kaldırır, yoksula verir ve musibetzedelere yardım edersin." Biri gelip O'ndan birşeyler istedi: "Benim yanımda birşey yok, fakat benim hesabıma istediğini satın al. Bize birşeyler gelince onu öderiz" dedi. Ömer (r.a.): "Allah (c.c.) güç yetiremiyeceğiniz şeyi size yüklemedi" dedi. Rasûlullah (s.a.s.) bu görüşü beğenmedi. Ensar'dan biri de: "Ey Allah'ın Rasûlü infak et. Allah varken azalacağından endişelenme" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah, yüzünde belirtileri hissedilecek derecede tebessüm etti ve: "Ben de bununla emrolundum" bu­yurdu.

 

Kâinatın Efendisi ashabı ile ülfet eder, nefret ettirmezdi. Her kabilenin ileri gelenleri ikram eder ve onu başlarına emir tayin ederdi. İnsanları korur, onları kötülükten sakındırırdı. Hiç kimseye karşı yüzünü ekşitmez ve ahlâkını nahoş etmezdi.

 

O, ashabını arar, herbirine ayrı ayrı değer verirdi. Öyle ki, her arkadaşı Rasûlullah'ın yanında kendisinden daha kıy­metli birinin olmadığı hissine kapılırdı. Bir ihtiyaç için onu durduran biri ondan ayrılmadan o ay­rılmazdı. Ondan bir ihtiyacının giderilmesini isteyeni boş çevirmezdi, en az güzel bir söz ile de olsa razı etmeye çalışırdı, insanlara öyle nazik ve hoş davranırdı ki onlar için bir (büyük) baba yerine geçmişti. Hak hususunda herkes O'nun yanında eşitti.

 

Devamlı güler yüzlü, yumuşak huylu ve nezaketli bir ya­ratılışa sahipti. Sert ve kaba değildi. O, ne bağırır, ne çağırır, ne de ayıplar, ne de aşırı methederdi. Arzulamadığı birşeyi görmezlikten gelir, onu işleyenden tamamiyle ümit kes­mezdi. Aişe (r.anhâ): "Rasûlullah'tan daha güzel ahlâklı kimse yoktu. Ar­kadaşları veya aile efradını çağırdıkları zaman "buyrun" manasına gelen "Lebbeyk" derdi diye nakleder. Cerir b. Ab­dullah (r.a.): "Rasûlullah (s.a.s.) ta müslüman olalıdan beri her beni gördüğünde veya ayrıldığında mutlaka tebessüm etmişlerdir. Ashabıyla mizah eder, onlarla yarışlar tertib eder, çocukları okşar ve kucağına alırdı" der.

 

O; fakir, dul, köle herkesin dâvetine icabet eder. Me­dine'nin en ücra köşesinde bulunan hastayı ziyarette bu­lunur ve mazeret gösterenin mazeretini kabul eder'di. Enes (r.a.)'den: "Biri Rasûlullah'ın kulağına eğilip birşeyler söylemek isteyince, dilediği gibi O'nun başım eğip arzusunu takdim ederdi. Biri elinden tutunca, o elini bırakmadan Rasûlullah bırakmazdı. Karşılaştığı kişiye selam verir, musafaha yapardı. Kimseye karşı ayaklarım uzatmaz, bu se­beple yeri daraltmazdı. Yanına gelene ikram eder, bazen onun için elbisesini yere serer, altında bulunan minderi verir ve üzerinde oturması için ısrar ederdi. Ashabına bazen kün­yeleri ile hitap eder, ikram olarak en güzel isimleriyle ça­ğırırdı. Konuşan bir kişi kendisi bırakıp, konuşmasını kes­meden onun konuşmasını yarıda kesmezdi" diye rivâyet eder.

 

Yine Enes (r.a.) rivâyeten: Rasûlullah (s.a.s.)'a bir hediye getirildiğinde "Falanca kadının evine götürün. Çünkü Ha­tice'nin sadık dostu olup, çok seviyordu" derdi, diyor. Aişe (r.anha): "Hatice’yi kıskandığım kadar başka hiçbir kadını kıskanmadım. Rasûlullah O'nun bahsini çok yapar, bir hayvan kestiğimizde onu Hatice'nin arkadaşlarına hediye ederdi. Onun kız kardeşi yanına girmek için izin istediğinde izin verirdi. Bir gün yanına bir hanım geldi. Onun gelişine çok sevinip hal hatır sordu. Hanım gidince de: "Bu hanım bize Hatice hayatta iken de gelirdi. "Ahde sâdık kalmak iman icabıdır" buyurdu.

 

Ebû Katâde: Necâşî heyeti gelince Rasûlullah onlara bizzat hizmette bulundu. Ashap: Biz hizmeti yapabiliriz, deyince: "Onlar ashabıma hizmet etmişlerdi. Ben de aynı şekilde on­ları mükafatlandırmak istiyorum" dedi.

 

Ebû Üsame (r.a.)'den: "Rasûlullah (s.a.s.) bastonuna dayalı olarak yanımıza geldi. Biz de ayağa kalktık. Bunun üzerine: "Acemlerin birbirini ta'zim ettikleri gibi ayağa kalkmayın. Ben kulum, kul gibi yer, kul gibi otururum" dedi.

 

O, merkebe biner, terkisine birini alır, fakir-fukarayı zi­yaret eder, onlarla oturur, arkadaşları arasına katılır, mecliste boş bulduğu yere otururdu. Rasûlullah (s.a.s.) cılız bir deve üzerinde ve üzerinde dört dirhem etmeyen bir aba olduğu halde hac farizasını etti ve bu esnada şu duayı okudu: "Allah"ım içinde riya ve gösteriş olmayan bir hac olarak kabul eyle."

 

Mekke'ye fâtih olarak İslâm ordusuyla girince, Allah'a tevazuundan dolayı başı neredeyse bineğinin ön kısmına de­ğecekti. O, önderler önderi, çok sükut eder, ihtiyaç olmadan ko­nuşmaz, güzel konuşmayandan da yüz çevirirdi. Gülmesi tebessüm şeklindeydi. Konuşmasını tane tane yapar, ne fazla uzatır, ne de çok kısa keserdi.

 

O'na iktida ve benzemek için ashabı da O'nun yanında sa­dece tebessüm ederlerdi. Meclisleri vakar, hayır ve emniyet meclisiydi. Orada ne sesler yükselir, ne de hürmetler ihlal edilirdi. Kainatın Efendisi konuşunca ashabı O'nu can kulağıyla dinler, sanki başları üstünde kuşlar duruyor gibi kımıldamazlardı. O, tam ahenk içinde yürür, ne acele eder, ne de gevşek davranırdı.

 

İbn Ebi Hale der ki: "Rasûlullah dört maksat için sükut ederdi: Vakar, takdir, dikkat, tefekkür." Aişe (r.anha) der: "Rasûlullah başkası istediği takdirde ke­lime veya harflerini sayabileceği şekilde konuşurdu. O, hoş ve güzel kokuları sever, çok kullanırdı. O'na tüm imkanlarıyla dünya takdim edilmişti. Fetihler arka arkaya nasib olduğu halde buna rağmen dünya süsüne önem vermez ve ondan yüz çevirirdi.

 

Vefat ettiği zaman ailesinin nafakasını temin için zırhı rehin olarak bir yahudide duruyordu. Allah'ın salat ve selamı O'nun, ailesinin ve ashabının üzerine olsun... (Amin) (Muhammed Gazali, Müslümanın Ahlâkı, s. 9-17)

 

Hayır ve Şerle Karşı Karşıya Olan İnsan: Diğer semavi dinler gibi İslâm da herşeyden önce in­sanlığın nefsini terbiye etmek ister. İslâm, bu terbiyeyi insandan ayrılmayacak şekilde empoze etmek için çok büyük gayretler sarfeder.

 

Bütün peygamberlerin risâletine "insanın kendisi" konu ol­duğu için, her zaman seve seve insanlar onların etrafında toplanmışlardır. Rasûllerin terbiyesi hayatın zor dö­nemlerinde yok olacak şekilde boş ve kuru kalıplar değildi. Onlar prensiplerini nefsin derinliklerine yerleştirdiler. Bu esaslar insanların damarlarına işleyecek kadar kuvvet buldu, insandan peyda olacak vesveseleri yok edip hedeflerine ulaşmada onlara yön verdi. Semavi risaletler in­sanların cemiyet halindeki bunalımlarından ve onların bu bunalımlarından kurtulmaları için gerekli ilaçtan bah­sederek, onları huzura kavuşturacak nizamı takdim etti. Ce­miyetlerin İslahı için "İyi insan" yetiştirmenin gerekli ol­duğunu beyan etti. Her medeniyet için "güçlü ahlâk"ın vazgeçilmez esas olduğu şuurunu yerleştirdi.

 

İlâhî terbiyeden yoksun cemiyetlerin idari teşkilatlarında anarşi vardır. İdareyi elinde tutanlar yetkilerini hep kötüye kullanır. Ahlâkça iyi eğitilmiş idareci ise boş gedikleri ka­patmaya cemiyeti aydınlatmaya ve gidişatında devamlı iyi­liğe yönelmeyi esas alır. Bu insan, kasırga ve firtınalı za­manlarda da bu esaslara dikkat eder.

 

İyi bir hâkim, adâletiyle açıkları kapatabilir. Bunun ya­nında zâlim hakim ise, apaçık kanunları saptırabilir. İşte, insan nefsi de böyledir. O, dünyada vuku bulan olaylar, fikir, rağbet ve maslahatlar karşısında yalpalayabilir. Bunun için­dir ki, nefsi ıslah, hayata hayrın hakim kılınması için ilk esastır.

 

Nefisler terbiye edilmeden ufuklar aydınlanamaz. in­sanlığın halihazırda olan halleri de, gelecekleri de fitne ve desiselerden kurtulamaz. Onun için Cenab-ı Zülcelal şöyle buyurur: "Muhakak ki Allah bir topluma verdiği nimeti onlar kendilerindeki iyi hali fenalığa çevirmedikçe bozmaz. Bir topluma da Allah bir kötülük diledi mi artık onun geri çevrilmesine hiçbir çare yoktur.” (13/Ra’d, 11)

 

Kur'an kötü milletlerin helak oluş sebeplerini şöyle îzah eder. "(Evet bunların gidişi) Firavun ve hanedanıyla onlardan evvelkilerin gidişi gibidir. Onlar Allah'ın âyetlerini (inkar ile) kafir olmuşlardı da, O da kendilerini, günahları yüzünden yakalamıştı. Çünkü Allah en büyük kuvvetin sa­hibidir, cezası pek çetindir. Bunun hikmeti şudur: "Bir kavim nefislerinde olan (iyi hali) değiştirmedikçe Allah onlara ihsan ettiği nimeti değiştirici değildir ve şüphesiz ki O, (her şeyi) hak­kıyla işiticidir, kemâliyle bilicidir." (8/Enfâl, 52-53)

 

İslâm, nefisleri terbiye meselesine iki açıdan bakar:

1. İnsan tabiatında hayra meyyal olan bir taraf vardır. Onun için devamlı hayır yapmak ister, hayrı elde edince se­vinir. Serden de üzüntü duyar. Hak ile hayatının huzur ve rahatını bulur.

 

2. Yine insan nefsinde onu doğru yoldan sapıtabilecek bazı düzensiz kuvvetler vardır. Bu kuvvetler bazen şerri hayır gösterip sahibini uçuruma yuvarlar.

 

İslâm bu iki kuvvetin varlığını hiçbir zaman gözden uzak tutmaz ve eğitimini ona göre yapar. İslâm yine bilir ki, insan bunlardan hangisine teslim olursa onu o yöne doğru çeker. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Her bir nefis ve onu dü­zenleyene, sonra da ona hem kötülüğü, hem (ondan) sakınmayı ilham edene ki, onu tertemiz yapan kişi mu­hakkak umduğuna ermiş, onu alabildiğine örten kişi ise elbette ziyana uğramıştır. " (91/Şems,  7-10)

 

İslâm'ın bu konuda yaptığı, insan fıtratını kuvvetlendirip nurlandırmak ve hayra sevkedebilmek için her imkanı se­ferber etmektir. Böylece nefis de devamlı kendisiyle çekişen kötülük vesvesesinden kurtulmuş olur.

 

İslâm kendini tüm lekelerden uzak, hâlis fıtrat dini olarak vasıflandırır ve insanların ona yönelmesini emreder. "O halde (Habibim) sen yüzünü (hakiki) bir müslüman olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki O, in­sanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışına (hiçbir şey) bedel olamaz. Bu, dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler." (30/Rûm, 30)

 

Gözün vazifesi kör değilse görmek, kulağın ki işitmek, fıt­ratın vazifesi de suyun yüksekten akışı gibi hakka, kemâl ve fazilete koşmaktır. Evet, nefse lekeler bulaşıp yaratılışından uzaklaşmadıkça yakışan budur.

 

Nefislerine musallat olan kir ve lekeler, geçmiş asırların birikmiş pisliğinden veya helâk olmuş kavimlerin taklidinden başka birşey değildir. Her ikisi de beşer fıtratı için çok büyük tehlikelerdir. Ger­çek ıslahatçıların esas cihadı bu pislikleri yok etmek ve insan fıtratını bu lekelerden kurtarmaktır. Tâki insanlık bu sayede esas gayesine yönelsin ve vazifesini idrak etsin.

 

Az önce, Rûm Sûresi'nin 30. âyetinde İslâm dininin fitrat dini olduğunu görmüştük. Bu âyetten hemen sonra şu âyetle karşı karşıya kalırız: "Hepiniz ona dönün, ondan korkun, namazı dos­doğru kılın, müşriklerden olmayın. (O müşrikler) ki onlar dinlerini darmadağınık et­mişler, fırka fırka olmuşlardır. (Bunlardan) her zümre, yanlarında olanla böbürlenicidirler. " (30/Rûm, 31-32)

 

Küfür değil iman... Fısk-u Fücur değil takvâ... Ayrılık değil, inananların birliği... İşte insanı dosdoğru yaratılışa (fıtrata) götürecek nasihat ve öğütler... İnsan ancak bunlarla huzur ve felaha erişir. Bunlarla çe­kişmelerden, hırs ve tamahların çatışmasından, sırtlanlar gibi birbirini yemekten kurtulur. Kur'an bunu şu şekilde ifade eder: "Biz, hakikat insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik. Ancak iman edip te güzel amel­lerde bulunanlar müstesna..." (95/Tîn, 4-6). Âyette bahsedilen güzel şekilden maksat hakkı bilip ona sarılmaktır. Onun gerektirdiğini yapmak ta fazilet ve şereftir. Bunları ise nefsinde ve insanlarla olan alakalarında tatbik kemâlin zirvesi ve hayatta herşeye adâletin hakim ol­ması demektir.

 

Fakat çok kişiler hevâ ve hevesine uyup kemal zirvesinden inip yere çakılmak ta, çok derin uçurumlara yuvarlanmaktadır. İşte "Esfel-i sâfılin" bu önünü göremiyen za­vallılar içindir. Cenab-ı Hak’ın onları gönderişi hidâyet ve adâlet kanunlarına uygundur. Bu kanunlar çok adil ve in­cedir. Bunları, alemlerin yaratıcısı şu âyetlerde izah bu­yurmuştur: "Allah bir kavme hidâyet ettikten sonra sa­kınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirinceye kadar onların sapıklığına (hükm) edecek değildir. Mu­hakkak ki Allah herşeyi hakkıyla bilendir." (9/Tevbe, 115)

"Yeryüzünde haksızlıkla kibirlenenleri âyetlerimi (idrak)den çevireceğim. Onlar her âyeti görseler ona inanmazlar, akl-ı selim'in yolunu (doğru yolu) görseler de onu bir yol edinmezler. (Fakat azgınlığın yolunu görürlerse (yol diye işte) onu edinirler! Bu âyetlerimizi yalan saydıklarından, onlardan gafil ol­malarındandır. " (7/A'râf, 146)

 

Bu sefil dünyada temiz yaratılışını muhâfaza edip, çir­kefliğe bulaşmayan kimdir? Bunun cevabını şu âyet veriyor: "İman edip iyi ameller işleyenler müstesnâ." (95/Tîn, 6) 

 

Bu izahlar ile iman ve iyi amellerin semeresinin iyi ahlâk olduğunu anlamış oldun. İşte İslâm'ın temiz insan fıtratı ve onu kuvvetlendirme karşısındaki tavrı budur.

 

Kötü huylar karşısındaki tavrı ise şudur: İnsana öğüt verir, isteklerine gem vurur, akl-ı selim ve temiz fıtrat kaidelerine boyun eğdirir. İnsanda bulunan bazı kötü hususiyetlere Rasûl-i Ekrem şöyle işaret etmektedir: "İnsan ihtiyarladıkça iki haslet onunla devam eder: Hırs ve Tûl-i emel" (Müslim; Tirmizi, Zühd 21). "İnsanda en büyük kötülük, aşırı cimrilik ve fena korkaklıktır." (Ebû Dâvud, Cihad 22). "İnsanoğlunun altın dolu bir vadisi olsa, ikincisini, buna sahip olsa, üçüncüsünü temenni eder. Topraktan başkası in­sanoğlunun gözünü doyurmaz. Allah, tevbe edenlerin tevbesini kabul eder." (Buhârî; Tirmizî, Zühd)

 

Kur'an da bu hasletlerin bazısına işaret eder: "Kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma güzel atlara (deve, sığır, koyun, keçi gibi) hay­vanlara, ekinlere, olan ihtiraskarane sevgi insanlar için bezenip süslenmiştir. Bunlar dünya hayatının gecici birer fâidesidir. Allah (a gelince) nihâyet dönüp varılacak yerin bütün güzelliği onun nezdindedir." (3/Âl-i İmran, 14) 

 

İslâm'ın dikkat çektiği hakikat şudur: Nefsin hevâsına uymak, vesvesesine cevap vermek ne nefsi doyurur, ne de Hakk'ı razı eder. Nefis bir yerde arzuladığını buldu mu hemen ordan başka yere atlamak ister. O dâimi olarak günah bataklığında olduğu halde, zulmü ve kötülükleri irtikab ettiğine aldırış etmez. Kur'an haram olan hevâdan men eder... " Ve hevâya tabi olma ki, bu seni Allah yolundan saptırır. Muhakkak ki Allah yolundan sapanlar hesap gününü unuttuklarından kendilerine çok şiddetli bir azab vardır." (38/Sâd, 26)

 

Kur'an, kâfirlerin takip ettikleri yolu ve müslümanların bunlara muhâlefet etme gereğini de şöyle beyan eder. "Eğer Allah, onların hevâlarına tabi olsaydı, göklerle yer ve bunlarda olanlar muhakkak fesada uğrardı. Hayır biz onlara izzet ve şerefleri olan Kur'an'ı ge­tirdik de onlar şereflerinden yüz çeviriyorlar." (23/Mü'minûn, 71)

 

Nefsin haram olan istekleriyle mubah olanları ka­rıştırmamak gerek. Dindar kesimin çoğu bu iki hususu büyük bir hata olarak karıştırırlar. İnsanın makul dünya im­kanlarından faydalanmasında bir sakınca yoktur. İnsanın içindeki bu makul isteklerin sakıncalı olduğuna inanmak ha­tadır. Böyle bir inanç mâkul ihtiyaçları yaparken bile insana cinâyet işliyormuş hissi verir.

 

İnsan devamlı kötülük içinde bulunduğuna inanırsa ve kö­tülüğün hayatının bir cüz'ü olduğunu kabul ederse bunun so­nucu olarak daha kötü münkerlere bulaşıp onları gerçek ve kaçınılması imkânsız şeyler olarak kabul etmeye başlar. Kur'an buna dikkat çekmiş ve sarih olarak nefsin faydalı isteklerini mubah kılmış, güzel ve hoş nimetlerin kullanılmasına geniş çapta izin vermiş, güzel ve temiz rızıklardan faydalanmayı mahzurlu görmeyi ve mubahları haram ve dar çerçeveler içerisinde kabullenmeyi kötülük ve çirkinliğe eş bir hareket olarak kabul etmiştir. Allah (c.c.) bu hususta: "Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olmak şartıyla yeyin. Şeytanın izini tâkib etmeyin. Çünkü o hakikaten apaçık bir düşmandır. Şeytan size ancak kötülüğü, haksızlığı ve Allah'a karşı bil­meyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (2/Bakara, 168-169)

 

Evet, helâl ve hoş rızıkları mahzurlu kabul etmek, delilsiz olarak Allah'a iftira etmektir. Bu ise, şeytanın emri olan kö­tülük ve çirkinliğin tâ kendisidir. İslâm çirkin vesilelerle nefsi bu nimetlerden mahrum kılmayı kerih gördüğü gibi, ba­şıboş bir israfın da karşısındadır. İnsan her hususta orta yolu takip etmelidir. Allah Rasûlü (s.a.s.): "İşlerin hayırlısı orta olanıdır" buyurarak bu esası perçinlemişlerdir.

 

İyi fıtratı destekleyen esaslar iman ve salahta olduğu gibi, çılgın arzuları düzenleyen esaslar da iman ve salahtadır. Yoksa küfür, herşeyi mubah görmek veya herşeyi haram gör­mekte değildir. Her iki durumda da nefsi kontrol ancak kuv­vetli bir ahlâk ile mümkündür.

 

Kur’an insanı zaaf, tereddüt ve bencillikle va­sıflandırırken, bunlardan kurtulmanın da dinin emirleriyle mümkün olabileceğini hatırlatır. "Gerçekten insan haris ve cimri olarak yaratılmıştır. Kendine bir zarar dokunduğu zaman feryadı basar. Ona hayır isabet edince de kıskanç olur. Namaz kı­lanlar müstesnadır. Namaz kılan o kimseler ki, onlar namazlarında devamlıdırlar. Onlar ki mallarında be­lirli bir hak vardır, hem dilenenin hem de iffetinden dilenmeyen için. Onlar ki, hesap gününü tasdik eder­ler. Onlar ki, Rablerinin azabından korkarlar. Çünkü Rablerinin azabından emin bulunulmaz. Onlar ki avret yerlerini korurlar." (70/Meâric, 19-20)

 

Mâlumdur ki, ahlâk durup dururken nefis içinde oluşmaz. İnsanlarla birlikte olgun olarakta doğmaz. Bilakis o, za­manla çeşitli merhalelerle oluşur ve olgunlaşır. İşte ahlâkın, olgunlaşabilmesi için tekrarlanması gereken işlere bağlı ol­masının sırrı budur. Namaz, oruç, âhirete iman ve Allah aza­bından korkma gibi devam isteyen amellerde bu tekrar için vazgeçilmez unsurlardır. Madem ki kötü huy sahibini de­vamlı kötü yollarda sürüklemek ister.

 

O halde bu devamlı şerrin tehlikesi muvakkat ilaç ve tedbirlerle önlenemez. Böyle tehlikeli gidişatı ancak kendisinden kuvvetli bir âmil durdurup, aralarındaki muvazeneyi te'min edebilir.

 

Özet olarak; İslâm insanın pak olan fıtratına önem verir ve bu fıtratın terbiyesini gerekli bulur. İnsana başı boş ve gereksiz isteklerden uzak durmayı öğütler. Onun karşısına dosdoğru bazı hudutlar çizer.

 

Şu bilinmelidir ki, İslâm'ın emrettiği tüm ibâdetler bizi yüce ahlâk, doğru yol ve istikâmete ulaştırmadıkları müddetçe esas maksatlarına vâsıl olmamışlar ve yerlerine otur­tulup, hakkıyla yapılmamışlardır… (Muhammed Gazali, Müslümanın Ahlâkı, Ribat Y., s. 19-25)

 

Ahlâkî Cürümlere Karşı Konulan Hadler: Kişi zorlama ile fazilet sahibi olmadığı gibi zorlanma ile iman sahibi de olamaz. Nefsî ve aklî hürriyet, mesuliyet ipin esastır. İslâm bu gerçeği takdir etmiş ve ona gereken kıymeti vermiştir. İslâm, ahlâkın binasını kurmuşken, insana hayrı göstermede veya ona yönünü çevirmede niçin zora baş­vursun ki? İslâm insan fıtratına karşı hüsn-i zan besler.

 

O, üstün bir nesli yetiştirmek için önündeki engelleri izale etmeyi yeterli görür. İnsan fıtratı çok kıymetlidir. Bunu de­mekle onun masum ve melek olduğunu kasdetmiyoruz. Bunun mânâsı şudur: Hayır, insan fıtratına uygundur. Bir kuşun kafesten ve bağlardan sıyrılmasıyla göreceği tesir gibi fıtrat da hayra sarılmak veya ondan ayrı kalmakla tesir görür, İslâm'da gerçek amel, ilk önce menfi engelleri yok etmek ve ağır yükleri hafifletmektir. Bundan sonra insan ye­rinde saymaya devam eder ilerlemezse artık o, İslâm'ın na­zarında hasta biridir. İyileşmesi için başka tedbirlere baş­vurmak gerekir.

 

İslâm böyle bir insanı, ancak başkasına zararlı olduğu zaman cemiyetten azleder. İşte bu sahada İslâm, ahlâkî cürümlerle savaşır. İslâm insan şerefinin korunmasını onun ça­lışıp çabalama gayretiyle hayat sürmesini farz kılar. Yâni onun hırsızlığa başvurmasına sebep bırakmaz. Öyle ise onu hırsızlığa sevkeden sebep nedir? Belini doğrultacak ih­tiyaçları mı? Şâyet İslâm cemiyeti bunu temin edecek ve onu bu durumdan kurtaracak sebepleri o ana kadar almamış ise hemen alsın. Zaruri ihtiyaç ve huzurlu bir hayat sürmesini temin etsin. İşte İslâmî bir cemiyete farz olan budur. İnsanı hırsızlığa gitmeye zorlayan sebepler duruyorsa, hırsızlık ve­bali o kusurlu cemiyete aittir. Yokluk içinde bırakılan ferde âit değildir. Fakat ferdin zaruri ihtiyaçları karşılandıktan sonra da yine hırsızlık yapmaya teşebbüs ederse, ceza gör­meden önce durumu çok iyi araştırılır. Belki onu bu du­rumdan kurtaracak hayırlı bir kapı açılır.

 

İslâm, cezalan infaz etmede acele etmemeyi o kadar is­temiştir ki Rasûlullah (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Devlet başkanının affetmede yanılması, cezayı uygulamada yanılmasından daha hayırlıdır." (Tirmizî, Hudûd 2)

 

Bütün bunlardan sonra da artık bu durumdaki bir şahsın fıtratı bozulur, içinde yaşadığı cemiyette bir kötülük aracı ol­duğu anlaşılırsa veya bu cemiyetin huzurunu bozup mânevî havasını kirletirse artık bu cemiyet de kalkıp insanları onun şerrinden muhafaza için elini kırarsa elbetteki bu ha­reketiyle kınanmaz.

 

Kur’an, el kesmeyi gerektiren hırsızlığı "Zulüm ve fesat unsuru" olarak vasıflandırır. Cezalı bir hırsız hakkında da şöyle der: "Kim yaptığı hırsızlık zulmünden tevbe eder ve hâlini düzeltirse, muhakkak ki Allah tevbesini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayan ve çok mer­hamet edendir." (5/Mâide, 39)

 

İslâm'ın meşrû gördüğü hadden maksat, düzgün ve âdil toplumu korumaktır. Bu, cemiyeti içindeki zararlı bir unsurdan kurtarır. Çünkü bu unsur, İslâmî cemiyetin adâletine ve zulmü yok etmesine fesat ile mukabelede bulunmaktadır. Bu, İslâm'ın ahlâkî cinâyetlere koyduğu hadlerin faziletleri zorlama ile yerine getirme veya insanları kerhen doğru yola koyma gibi maksadının olmadığını ispatlayan sadece bir mi­saldir. İslâm'da ideal metod: İnsan kalbine hitap, duy­gularını iyilik ve kemâle çekmek için okşamak, uyandırmak, yaratıcısına yöneltmek, buna gitmek için de sevgi, iknâ ve olumlu bir dâvet metodu kullanmak ve yüce faziletlerin onun için tabii neticeler olduğunu bildirmektir. Bazı hallerde ce­miyetteki şahısların kabiliyetlerini olgunlaştırmak ve huylarını iyileştirmek için tahakküme başvurmak gereklidir. Ha­vuzdan bulanık suyu çekip dökmemizde bir sakınca olmasa gerektir. Bir tarladan verimli ve arzu edilen hasadı elde ede­bilmek için elbetteki yabancı ve zararlı otlar temizlenir. İşte tüm insanlığın maslahatını muhafaza etmek, kıymet ve önem bakımından bunlardan az değildir. Hal böyle iken Tev­rat ve diğer dinlerin de kabul ettiği hadleri inkar etmenin bir manası yoktur. İslâm, cemiyette hayır ve faziletlerin ya­yılmasında şer ve kötülüklerin frenlenmesinde cemiyete büyük görevler yükler. İslâm'ın adlî mekanizmasının tüm hedefi, cemiyette iffetli ve dürüst bir ortam meydana ge­tirmektir.

 

İşlediği günahtan tevbe isteyen bir katil hakkında Rasûllah (s.a.s.) şöyle buyurur: ".... Katil zamanındaki en âlim kişinin yerini sordu. Ona böyle bir âlimin yerini haber ver­diler. Katil, âlime şöyle sordu: "Ben yüz insan öldürdüm buna rağmen acaba benim için tevbe etmek mümkün müdür?" Alim: "Evet kişi ile tevbesi arasına kim girebilir ki? Sen içinde abidlerin bulunduğu falan yere git orada onlarla beraber ibâdet et, bulunduğun memlekete dönme çünkü orası kötülüklerin bulunduğu bir yerdir." (Buhârî; Müslim, K. Tevbe 45) dedi. Bir başka rivâyet de şöyledir: ''Katil, bir râhibe giderek tevbe etmem müm­kün mü? dedi. Rahip: "Çok büyük günah işledin onun için bilmiyorum. Ötede Nasra ve Kefra adında iki köy vardır, Nasra halkı sadece cennet 'e vesile olacak amelde bulunuyorlar. Kefra halkı ise sadece Cehennem'e sebep olacak amellerde bulunup başka hiçbir amelde bulunmuyorlar. Sen de Nasra ya git orada amelde bulun tevben kabul edilir." (Taberâni; Müslim, K. Tevbe 47). İşte bu naslardan da anlıyoruz ki, İslâm nazarında ahlâkın oluşumunda cemiyetin te'siri çok büyük bir âmildir. Bu âmil, zikri geçen sağlam fıtratı muhafaza ve çılgın arzuları terbiye eden diğer amillere eklenebilir.

 

Biz inanıyoruz ki, tüm bu hususlara önem vermek, iffetli, temiz ve her türlü kötülüklerden arındırılmış bir cemiyetin oluşumu için kâfidir (Muhammed Gazali, Müslümanın Ahlâkı, s. 26-29).

 

Ahlâk Mefhumu Her Şeye Şâmildir: Her dinin kendisiyle yüceldiği ve diğerlerinden ayrıldığı bazı özel şiarları vardır. Şüphesiz ki İslâm'ın, mensuplarını sorumlu tuttuğu ve onlar arasında vazgeçilmez hususlar kabul ettiği başkalarının da bunlardan nasibi bulunmayan muayyen bazı ibâdetleri vardır. Ancak ahlâkî talimat böyle değildir. Müslüman, tüm dünyaya en güzel faziletler takdim etmekle mükelleftir. Onun, müslim veya gayr-i müslim her­kese dürüst davranması vaciptir. Müsamaha, ahde vefa, mü­rüvvet, yardımlaşma, cömertlik vs. hususlarda da böyledir.

 

Kur'an, yahûdî ve hristiyanlarla düşmanlık tohumlarını sa­çacak hiçbir dine faydası olmayan tartışmalara girmememizi emreder. "Düşmanlıkta ileri gidenler müstesna olmak üzere yahudî ve hristiyanlarla en güzel şekilde mü­cadele edin. Bir de deyin ki biz hem bize indirilene hem de size indirilene iman ettik. Bizim ilahımız ve sizin   ilahınız birdir. Biz yalnız ona ibâdet ederiz." (29/Ankebût, 46)

 

Kur'an, Mûsâ ve İsa (a.s.) mensuplarının müslümanlarla bu kabil tartışmalara girişmelerini çok garip karşılar. "Ey habibim! Onlara Allah'ın dininde ve ona bağ­lanmakla üstün olmada bizimle çekişip mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Yaptıklarımızın mükafatı bize, sizin yaptıklarınızın cezası sizedir. Biz ona özümüzle bağ­lanmışız." (2/Bakara, 139)

 

Bir yahûdînin Rasûllah (s.a.s.)'da alacağı vardı. Birgün borcunu istemeye gelerek şöyle dedi: "Siz ey Abd-el Muttalip oğulları borcunuzu çok geciktiriyorsunuz. Hz. Ömer (r.a.) Rasûlullah'ın huzurunda nezaketsiz konuşan bu adama te'dip etmek gayesiyle kılıcıyla vurmak ister. Fakat Rasûlullah (s.a.s.) onu durdurarak: "Bana da ona da bundan başkasını söylemen gerek O'na güzel istemeyi, bana da güzel ödemeyi tavsiye etmeliydin."

 

İslâm, kâfir ve fâcir de olsa adâletle davranmamızı em­retmiştir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: "Mazlumun duası, günahkâr da olsa kabul edilir. Çünkü onun günahı kendisinedir." (Buhârî, Mezalim 9; Ahmed bin Hanbel). Yine şöyle buyurur: "Kâfir de olsa zulme uğramışın duası makbuldür. Sen şüphe vereni bırak şüphe vermeyene sarıl." (Ahmed bin Hanbel, II/367)

 

Bu naslarla İslâm, müslüman olmayanlara da kötü mu­amelede bulunmayı yasaklamıştır. Diğer dinlere mensup olanlara güzel muamelede bulunmanın bir diğer delili de şu hâdisedir: "Ömer'in oğlunun evinde bir koyun kesilmişti. Eve gelince 'yahudî olan komşumuza ondan verdiniz mi?' Çünkü ben Rasûlullah (s.a.s.)'ın şöyle dediğini duydum: "Onu bana vâris kılar zannına düşünceye kadar, Cebrail bana komşuya iyilikte bulunmamı tavsiye etti." (Buhârî, Edeb 28)

 

İslâm, kâfir de olsa akrabalara iyilikte bulunmayı em­reder. Çünkü Hakk'a sarılmak, Hak ehline herhangi bir cefada bulunmamakla mümkündür. "Sen anne ve babana dünyada iyilikle muamelede bulun. Bana yönelenin yolunu tut, sonra dönüp bana geleceksiniz. Ben size yaptıklarınızı haber vereceğim." (31/Lokman, 15)

 

Bunlar şahsî açıdan böyledir. Genel manada ise İslâm, tüm milletlerin bekâsını, medeniyetlerin yükselmesini, kuvvetlerinin devamını iyi ahlâkın varlığına bağlamıştır. "Milletlerin ahlâkı çökerse, onlar da çöker. Şair şöyle haykırır: Milletler ahlâk iledir. Ahlâkları kötüye giderse onlar da gider." Bu gerçeği, Rasûlullah (s.a.s.) aşiret ve kavmine ki, onlar arap ya­rımadasında büyük mevki kazanmışlar ve yönetimi ellerine almışlardı. Buna rağmen onlara, bu saltanatlarının de­vamının ancak güzel ahlâkla mümkün olabileceğini an­latarak te'kid etmiştir: Enes bin Malik der ki: "Bizler, Muhacir ve Ensâr'ın bulunduğu bir evde iken Rasûlullah (s.a.s.) yanımıza geldi. Herkes yanıma oturur umuduyla ona yer göstermek istedi. Fakat O, kalkıp kapı kanadına da­yanarak şöyle dedi: "Liderlik Kureyş'tedir... Benim sizin üzerinizde büyük hak­kım vardır. Kureyş üç şeyi yaptığı müddetçe bu hakka sahip olur: Kendilerinden  merhamet talep edildiği zaman  mer­hamette bulunurlarsa, Hükmettiklerinde adâletten ayrılmazlarsa, Söz verdiklerinde yerine getirirlerse. Kim bunları yerine getirmezse Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların laneti onun üzerine olsun." (Taberânî)

 

Bu hadis, millet, devlet ve ailenin kıymet ve makamının ancak yüce ahlâk ve şerefli işlerle mümkün olabileceğini kesin ve açık bir şekilde îzah etmektedir. Meselâ, bir hâkim İslâm'ı tatbik ettiğini söylüyorsa fakat hükmünde adâleti ye­rine getirmiyor, ihtiyaçları yerine getirmede, merhamette bu­lunmuyor, sözleşmelerde ahde sâdık kalmıyorsa, böyle biri İslâm ve Kur'an nazarında tüm yüce faziletlerden sıyrılmış yer ve gök âleminde lanete müstehak olmuştur. Hasan (r.a.) şu hadisi rivâyet eder: "Allah bir kavme hayır muradettiği zaman yönetimlerini hikmet ehlinin eline, mallarım da cö­mertlerin eline verir. Bir kavme de şerri murad ederse yönetimlerini sefih insanların eline, mallarını da cimrilerin eline kor." (Ebû Dâvud; Fethu’l-Kadir, I/262)

 

İbn Teymiye şöyle der: "Allah, kâfir de olsa âdil devleti ikâme eder, zâlim devleti müslüman da olsa ikame etmez. Kitap ve sünnet nazarında ahlâk en önemli meseledir. O, din ve dünyanın tamamıdır. Bir milletin Allah (c.c.) veya in­sanlar nazarında değeri düşerse bu düşüş, ahlâk ve fa­ziletlerden yoksun kaldığı nisbettedir." (Muhammed Gazali, Müslümanın Ahlâkı, s. 30-33)

 

 

Küfür En Büyük Günah, En Büyük Ahlâksızlıktır: Ahlâka zıt bir iman mücadelesinin İslâm'a getirdiği olumsuzluklarla, ahlâksızlığı iman haline getirmek isteyen küfür eyleminin doğurduğu olumsuzluklar birbirini izlerken bazı kavramların en azından nazarî planda da olsa netleş­mesi gerekir diye düşünüyorum. Akılların buharlaştığı bir or­tamda anlam arayışı, piyasaya bakıldığında boşuna gibi gö­zükse de akıntıya kapılıp gitmekten daha akıllıca geliyor. Da­hası küfür ve ahlâksızlığın Tuna Seli'ne döndüğü bir dünya­da olayın sadece nazarî planda ele alınması bir dezavantaj gibi gözükse de konunun anlaşılması bakımından avantajlı olduğu gözardı edilemez. Meseleyi kişiselliğe dökmeden anlam ve eylemin kendisini tartışmak itikadi bir denemede en azından olması gereken bir hassasiyettir sanıyorum.

 

Önüne gelen her kötülüğe küfür gözüyle bakmak gibi bir ge­nellemenin insanımızı yanlış sonuçlara götüreceği yönünde­ki hassasiyeti haklı bulmakla birlikte, hiç bir kötülüğün insanın imanını yok etmeyeceği veya kâfir yapmayacağı yönün­deki bir genellemenin bizi getireceği çıkmaz konusunda da benzeri bir hassasiyet olması gerekmez miydi, diye sormak­tan kendimi alamıyorum. Ahlâk dışı davranışların giderek da­ha geniş çaplı ahlâksızlıklara yol açacağı gözardı edilerek, insanımızın, en büyük ahlâksızlık olan küfrün kapısına getiri­leceği düşünülmemiştir. Daha da kötüsü, iffetin ayıplanıp fuhşun alkışlandığı bir dünyada "Ne kadar kötülük yaparsa­nız yapın imana zarar vermez; cennete gitmenize engel de­ğildir, kâfir olmazsınız." demeye devam edildiğini görüyoruz. Hatta bu anlayışa engel görülen âyetlerin anlamlarını yerin­den kaydırmak için gösterilen çaba, Pavlos'u bile aratır hale gelmiştir. Günahla küfür arasındaki mutlak kopukluk dü­şüncesi, malesef İslâm-müslüman ahlâkını can evinden vur­muş, kısmen de olsa günahı mü'minin gözünde meşru hale getirmiştir. İmanî ve ahlâkî konularda maddî yaptırım içeren cezaların öngörülmediği düşünülürse bu ayrım, günahtan kaçınmanın garantisi olan içsel/ruhsal otokontrolün temelin­den sarsılmasına yol açmıştır.

 

Şeytan ve yandaşlarının vesvese ve propogandalarına karşı kalplerde gedik açan bu yıkımın toplumu getirdiği nokta or­tadadır. Akıllar, toplumdaki kargaşa ve anarşiyi anlamaktan aciz ve dumura uğramış vaziyette. Ne insanımızın yarınları var ne çocuklarımızın. İffet ve namus atılması gereken eski bir eşyayı andırır hale gelmiş; ona saldırı ise kutsal bir savaş olarak ilân edilmiştir. Günahkarlık işbilirlik, temiz kalmak ah­maklık olarak işlem görmektedir. Trilyonların harcandığı eği­tim kurumları sadece cehaleti öğretir gibidir. Bu sebeple olmalı ki ülkede olup bitenlere ülkenin aydınları bile akıl erdir­mekte güçlük çekiyor. Camiler sonuna kadar açık olduğu jçin bunca kötülüğün kaynağı küfür değil de iman sanılıyor! Buna rağmen ulemâ(!), müslümanlann gözünde günahın çirkinliğini hafifletmekle meşguldür!

 

1-Küfrün Anlamı

Küfür kelimesi, günah ve ahlâksızlık adına ne kadar kötülük varsa bunları ifade eden kelime ve kavramların etrafında döndüğü mihver bir kelimedir (Izutsu, Kur'an'da dinî ve ah­lâkî kavramlar, İst. 1991, s.165). Bu nedenledir ki küfrün ce­zası, Kur'an'da hep ebedi cehennem olarak hatırlatılmakta­dır. Ancak şunu belirtmeliyiz ki Kur'an'ın bu kelimeyi kullan­maya başladığından bu güne kadar küfür kelimesinin anla­mında sürekli bir hareketlilik sözkonusudur. Özellikle kav­ramsal anlamını kazandıktan sonra birtakım anlamları gözar­dı edilmiş ve bilhassa kalp ile tasdikin zıddı bir konuma in­dirgenmiştir. Ama buna karşılık kimi zaman bir sövgü kelime­si olarak da kullanıldığı olmuştur. Bu sebeple kelimenin an­lam sahasının doğru tesbit edilip, nerede ve hangi anlamda kullanıldığına özen gösterilmesi gerekir.

 

Küfür kelimesi, bilmemekten veya bildiği halde itiraf etme­mekten kaynaklanan inkârı ifade için kullanıldığı gibi inatlaş­ma veya inanıyor gözükmeyi de içermektedir (Zebidi, Tâcü’l Arus, küfür mad.). Daha da önemlisi Kur'an'ın bu kelimeyi, Arap toplumunun günlük dilde kullanmakta olduğu anlamıyla ödünç alıp dini sahada kullanmış olmasıdır. Câhiliyye Arapları bu kelimeyi nimet azgınlığı, ekmeksizlik veya nankörlük anlamında kulla­nıyorlardı (Izutsu, Kavramlar, s.167-175). Nabl suresinde Al­lah, bir takım lütuf ve nimetlerini saydıktan sonra teslimiyet ve nankörlük etme tavırlarından sözederken kelimeyi nan­körlük anlamında kullanmaktadır. Hatta bu âyetlerde hem maddî rızıklara hem de dini ve ahlâkî hükümlere karşı sergi­lenen nankörce tavrın her iki yönüne de işaret edilmektedir (16/Nahl, 78-83).

 

O halde kelime, başlangıçta iyiliksizlik anlamında bir umumi­yet arzediyordu. Bu nedenle hem insanın iyiliğine nankörlük etmek, hem de Allah'ın insana lütfuna karşı nankörlük etmek anlamlarında kullanılabildi. Bir diğer husus ise kelimenin hem ahlâkî alanda hem de itikadi alanda kullanılıyor olması­dır. Bu anlamsal bağ, bize daha derin bir ilişki zincirini hatır­latmaktadır. Dünyevi ilişkilere değer kazandıran ve anlam yükleyen ahlâk hükümlerinin, inanç ilkeleri ile hayatın akışı arasında bağlantı oluşturduğunu duyurmaktadır. Hayatın iş­leyişi ile dinî ilkeler arasında beliren bu ilişki biçimi, bizim "Dünya Görüşü" diye bildiğimiz, somutlaşan dini düşünce­den başka bir şey olmamalı. İnsanın ruhundan doğan, İlâhî risalet ve hatırlatmayla kaynamaya başlayan inanç, hayatın üzerine şavkını vurduğunda ahlâkı doğurmaktadır. Bu ne­denle ahlâk bir yönüyle hayatın bizzat kendisine diğer yö­nüyle hayatı vareden gücün tabiatına bağlıdır: İman ve itaat,1 takvâ ve kunut diye bildiğimiz bu bağ koparıldığı anda küfür denen illet kendini hissettirmektedir. Bu nedenle küfür, ahdi bozma ve yoldan sapmadır (2/Bakara, 108, 3/Âl-i İmran, 86).

 

Dolayısıyla küfür kavramının, insanın insanla, hayatla ve Allah'la olan ilişkilerindeki arızayı ifade eden bir anlam yelpa­zesine sahip olduğunu düşünebiliriz. Ve hatta insanın Allah'a muhalif olmasını, insanlarla ihtilaf içerisinde bulunmasını, böylece dünyayı fesad diyarı haline getirmesini sağlayan da bu kavramın kapsamına giren zihniyet, tavır ve hareketler ol­duğunu söyleyebiliriz. Küfür kelimesinin hem Kur'an'da hem de hadislerde iman ve İslâm'ın zıddı olarak gözükmesi; onun aynı zamanda barış ve emniyetin de iptalini doğuran yega­ne sebep olduğunu gösterir sanırım (Buhârî, Fiten 21, İman 36, Vudû’ 66; 6/En’âm, 81, 82; 2/Bakara, 253; 61/Saff, 14). Kü­fürle ilgili bir takım kelime ve kavramlara gözatınca, çok yön­lü ilişkiyi ve anlam genişliğini görebiliriz (Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 119-121).

 

Küfürle Yakından İlgili Kavramlar

Kendini bilenin Rabbini bileceğine dair hüküm, insana arız olan gafletin içten başladığını gösterir sanırım. Çünkü insa­nın kendisi hakkındaki yanılgısı, onu Rabbiyle ilgili yanılgıla­ra sürüklemektedir. Varlığını, bir damla suyun içerisinde yer alan hücre parçacığına borçlu olan insanın herkesi kendisi­ne muhtaç görüp, kendisinin hiç kimseye muhtaç olmadığı­nı sanması, galiba dünyanın en büyük yanılgısı olsa gerek. Kendisini bir virüsün elinde oyuncak olmaktan kurtaramayan insanoğlunun bu şişinmesine Kur'an, "istiğna" demektedir ve azmasının nedeni olarak da bu gafleti göstermektedir (Alak, 1-7). Kendini büyük sanma (tekebbür) ve üstünlük taslama (istikbar) ile başkalarını hor görme (istinkaf) bu cehale­tin bir sonucudur. Ama bu aldanış kelimeleri, sadece günlük hayattaki edep dişiliği değil aynı zamanda imana engel olan küfrü de ifade için kullanılır (Zümer, 59; Mü’min, 27, 28; Nisâ, 173; Müddessir, 19-25). Dahası, hem ahlâkdışılığı hem de iman karşıtlığını dillendirmede kullanılan kelimeler bunlardan ibaret değildir. Küstahlık anlamında bağy (Şûrâ, 27, 42; Kasas, 76, 78), varlık içinde şımarma manasında batarat (Kasas, 58), burun kıvırma olarak "ateve" (Furkan, 21; Câsiye, 8; A’râf, 166) ve azgınlık, zorbalık anlamında tuğyan (Maide, 64, 68; Kehf, 80, Yunus, 11). Haşin ve gaddarca davranışlar da bu tavırların bir sonucudur ve o da diğerleri gibi ahlâk ve imana mugayir davranışlardır (Mü’min, 35; Meryem, 12, 14).

 

O halde bunun anlamı, Allah'ın gönderdiği vahiy ve elçiyle alay etmekle Allah'ın yarattığı insanla alay etmek arasında özde bir farkın olmadığıdır. Her ne kadar biri ahlâkî, diğeri imani bir mesele olsa da tabiattaki âyeti yalanlamanın kitap-daki âyeti yalanlamaktan farkı yoktur. Biriyle alay etmek di­ğeriyle alay etmekten neden farklı olsun ki? Birini "ol" emriy­le yaratmış, diğerini de "ol" emriyle göndermiştir; dolayısıyla her ikisi de Allah'ın sözüdür. İnsan da vahiy de (Yâsin, 82). Bu sebeple Allah, gönderdiği vahye uyanlarla birliktedir, alaycılara karşıdır (Hicr, 94-96).

 

Kâfirlerin kendileri hakkında düştükleri bu gaflet, onların olaylara bakışını olumsuz yönde etkilemekte, yaptıkları kötü­lükleri güzel göstermekte ve yollarını karıştırmalarına sebep olmaktadır (Neml, 4). Kur'an, kâfirlerin dalâleti hidâyet san­malarının nedeni olarak, zan, hevâ, kalplerin katılaşması ve şüpheciliklerini göstermektedir. Bunlardan zan, kesinlik ar-zetmeyen tahmini bilgi; hevâ, vahye dayanmaksızın insanın kendi uydurduğu kuruntu (Necm, 23); kalplerin katılığı ise perdeli, örtülü, paslı olma ve mühürlenme şeklinde de ifade edilmektedir (Ra'd,  30, 31; Bakara, 74; Fussilet, 4, 5; İsrâ, 45, 48; Bakara, 5, 7; Mutaffifîn, 14).

 

İnsanı küfre düşüren bu önyargılar, ahlâksızlıklarının da ne­denidir. İnsana iftira etme ahlâksızlığı ile Allah'a iftira etme küfrünün her ikisinin de iftira olduğunu unutmamak gerek! (Ahkaf, 28; Mâide, 103). Kalplerindeki bu eğrilme ve sapma, onları Allah'ın vahyinden şüphe etmeye sevketmektedir (Mü’min, 34, 35; 3/Âl-i İmran, 7). Bu sebeple de Allah'ın vahyini ya­lan, peygamberlerini de yalancı saymaktadırlar. Küfrün en yaygın ifadelerinden biri kizb ve tekzip kelimeleriyle ifade edilmektedir. Allah'ın söylemediği şeyleri söylemiş gibi gös­terme iftirası ile onun gerçek âyetlerini yalan sayma arasın­da fark olmadığı gibi (En’âm, 21, 25), bir insana iftira etmek kadar doğru söylediğini bile bile yalancılıkla itham etmek de o ölçüde ahlâksızlıktır (En’âm, 33). İnanmadığı halde inanıyor-muş gibi görünen münâfıkların inkârı, aynı zamanda bir ahlâksızlık olduğu gibi, fesad ve ifsad da o ölçüde küfür ve ahlâksızlık örneğidir (Bakara, 7-15).

 

İnsanın yalanlaması, onu İlâhî yolu reddedip şeytani yolu be­nimsemeye ve sürekli bir bocalamaya itmektedir (Bakara, 15, 16). Gerçeği reddeden ve serabı gerçeğin yerine ko­yup sarılan bu insanın halini tasvir için kâfir kelimesi kullanıl­maktadır. Böylece kelime gerçeği redd (inkâr) etme ve ört­me anlamında kavramlaşmaktadır (İzutsu, s. 165, 166; Zebidi, Tâcü’l-Arus).

 

Tabii bu durumda gerçeği bastırma girişimi gündeme gel­mekte ve zulüm kelimesini küfür kelimesinin anlam alanına taşımaktadır. Çünkü kâfirler, zâlimlerdir (Bakara, 254). Bir küfür çeşidi olan şirk, en büyük zulüm olarak sunulmaktadır. Üstelik küfür kelimesinin şükrün zıddı olarak sunulduğu bir bölümde (Lokman, 11, 13). Zira küfür; kendi hevâsını putlaş­tırması ve İlâhî ölçüyü kaybetmesi nedeniyle kişiyi, sınır tanı­mayan bir canavara dönüştürmekte, böylece en iğrenç zor­bayı ortaya çıkarmaktadır (Furkan, 43; Kasas, 50; Muhammed, 14; Bakara, 49). Bu nedenledir ki inanç ve düşünceye baskı, İslâm'dan değil küfürden kaynaklanan bir sorundur. Nitekim Allah yarattıklarının küfrüne rağmen verdiği süreye sâdıktır. Dinde zorlama yoktur (Bakara, 256). O halde baskı, dinsizliktendir (Yunus, 99; Nahl, 106; Tâhâ, 73). (Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Yayınları: 121-124).

 

 

3. Küfür En Büyük Günahtır

Küfür fiilinin sadece küfür kelimesiyle değil decuhd (Nahl, 71; Ankebût, 47), inkâr (Nahl, 22, 83), tekzib (En’âm, 21), şirk (Lok­man, 11, 13) iftira ve zulüm (Nisâ, 48; A’râf, 37; Ankebût, 68) ve benzeri kelimelerle ifade edilmesi gibi Kur'an; günah eylemi­ni de çeşitli kelimelerle zikretmektedir: isim, seyyie, zenb, fu­huş, cünah vs. gibi .Günahla ilgili bu kelime grubunun da yi­ne küfür grubu kelimelerle birlikte kullanıldığını ve aralarında anlam ilişkisi bulunduğunu görüyoruz. Şöyle ki: Allah'ın âyet­lerini inkâr eden (küfr), tekzib eden (yalanlayan) lerin günahlarıyla (zenb) birlikte yakalanıp helak edildiğinden bahseden âyetler bunun en çarpıcı delilleridir (Enfâl, 52, 54).

 

Yine küfürle ilgili olarak şirk koşan kimsenin çok büyük bir günah uydurduğunu (iftira) söyleyen âyet de bunun en açık örneğidir (Nisâ, 48, 50). Âyetin başına ve sonuna bakmaksı­zın, kimlerden bahsettiğini düşünmeksizin kelamcı yönte­miyle şu âyetten büyük ve küçük günah ayrımı çıkaranların günahtan ne anladığını merak ediyorum: "Günah ve fuhşiyatın büyüklerinden kaçınan, ancak aşın olmayan hatalar işle­yenlerin iyiliklerine iyilikle, kötülük edenlere de yaptıklarıyla karşılık versin diye, yerde ve göklerde ne varsa Allah'ındır." (Necm, 31, 32). Ancak Âyetlerin öncesi Allah'ın zikrinden (öğüt) yüz çevirip dünya hayatından başka bir şey isteme­yenlerin bilgisinin eksikliğinden bahsederek kimin doğru yol­da, kimin sapkınlık içinde olduğunu Allah'ın daha iyi bilece­ğini söylüyor. Konunun sonu da aynı bağlamda sona eriyor (Necm, 27-32). Dolayısıyla âyet Mekkelilerin şirk ve aşırılıkla­rından bahsetmektedir.

 

İnsan suresinde "isim" kelimesi, küfür kelimesiyle birlikte ve aynı eylem için kullanılmaktadır (İnsan, 24). Dahası saldır­gan, günahkar kimseden başkasının âhireti inkâr etmeyece­ğini söyleyen (Muttaffifîn, 12) âyeti, günahı, inkârın sebebi olarak göstermektedir. Bu hüküm, küfür zihniyetinin insanı taşkınlığa götürmesinin yanında, insanın işlediği günahların insanı boğacak hale getirmesinin de habercisidir sanki. Ate­şin kendilerine sadece az bir gün dokunacağını söyleyen ki­tap ehline: "Allah'tan garanti antlaşması mı aldılar?" diye sor­duktan sonra Kur'an, şöyle diyor: Evet kim bir günah (seyyie/kötülük) işler de suçu kendisini kuşattrsa işte onlar ateş ehlidir, cehennemde sürekli kalacaklardır" (Bakara, 81). Bu­nun anlamı nedir? Günahkar bir hayat, tövbe edilmediği müddetçe insanın gözünü, basiretini kapatacak bir ivme izleyerek gelişmeye devam ediyor. "Rabbinden gelen kesin deliller üzerinde bulunan kimse, yaptıklarının kötülüğü kendi­sine güzel gözüken ve hevâsına uyan kimse gibi midir?" (Muhammed/14). Firavun'a yaptıkları güzel görünmüş ve yoldan çıkarılmıştı (Mü’min, 37).

 

Allah'ın âyetlerini yalanlayıp onunla alay etmenin seyyie ol­duğunu söyleyen ve bu günahı işleyenlerin sonunu haber veren (Rûm, 10) âyeti de küfrün en büyük günah olduğunu haber vermektedir. Haram ayların yerlerini maslahat gereği değiştirenlerin kâfir olduğunu ve Allah'ın onları yola iletmeye­ceğini söyleyen âyet de bazı günahların küfür şeklinde cere­yan ettiğini gösterir sanırım (Tevbe, 37) (Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Yayınları: 124-126).

 

Sonuç: "Küfür En Büyük Ahlâksızlıktır." İlâhiyat kültürümüzde büyük günahlar diye bildiğimiz kati ve zina gibi haramların günah derecesi, küfürden ehven olsa bile onları günah sınıflamasından çıkarmaz. Daha açık bir ifadeyle büyük ve küçük günah ayrımı, küçük günahları meş­ru, büyük günahları tevbesiz kılmaz ve hepsi de günahsa en büyük günah da (yani küfür) günahlardan bir günahtır. O halde günah işleyen kimsenin küfre düşmeyeceğini söyle­mek kavram kargaşasının doğurduğu anlamsız bir cümle ol­maktan öteye geçemez.

 

Böyle bir kavram kargaşasının üzerine kurulmuş varsayımla­rın doğurduğu vahim sonuçların farkedilmemesi daha da va­himdir. Tevbe edilmemiş büyük günahların, Allah'ın dilemesi durumunda atfedilebileceğini fakat küfrün ve şirkin affedil­meyeceğini söyleyen âyetlerden genellemeler çıkarmak bu tür varsayımların ürünüdür. Dilemesinin sınırı olmayan Al­lah'ın büyük günahların hepsini affetmek gibi bir yetkisi var­sa bu yetkiyi küfür için (haşa) sınırlayan kim? Veya Allah'ın yetkisinin sınırsızlığından hareketle insanların günahlarının atfedilebileceğini bir güvence gibi sunmak mümkün mü? Şâyet mümkün gözükürse bunun çok önemli iki sakıncası var­dır. Birincisi Allah'ın kanunlarını ve ilkelerini görmezden gel­me anlamına gelir. İkincisi ve konumuz açısından en önem­lisi de inananların gözünde günahı meşru hale getirir. "Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başka her şeyi dilediği kimse için bağışlar..." (Nisâ, 116) âyeti, şirkten tevbe etmiş insanlar için değil, tevbe etmemiş ve küfründe direnmekte olanlar için geçerlidir. Çünkü sahabenin çoğun­luğu şirkten tevbe etmiş ve müslüman olmuş kimselerdi. Âyet bu tür kimselerin durumunu ifade etmek için gelmemiş­tir. Küfürde direnmekte olanlara hitabetmektedir. Öte yan­dan Allah'ın şirk dışında bütün günahları affedebileceğini söylemek, affedileceği garantisini vermiyor ki. Dahası âyet, bu affetme yetkisini Allah'ın dilediği kimseler için kullanaca­ğını söylüyor. Küfürde direnenlere karşı şirkin affedilmezliği bağlamında söylenen bir sözü, günahları meşrulaştırma bağlamında kullanmak âyeti anlamamak olur. Hele bir de Kur'an'ı hayat haline getiren sahabenin kısmi günahı ile gü­nahtan gözükmez hale gelmiş bir insanı aynı kategoride tut­mak ne derece doğru olur?

 

Bugün İslâm toplumlarında iyiliğin yanından geçmeyen ama cürmün içerisinden hiç çıkmayan ve de fena fil günah olan kimselerin büyük çoğunluğunun "Amentünün Esaslarına" inandığını söyleyen ve ezbere sayan insanlar olduğunu kim inkâr edebilir? Mü'min ve kâfirin iyilik ve kötülükleri arasında­ki fark bir cümleden mi ibaret? Şehâdet ve ahit hiç mi bağlılık gerektirmiyor? Allah'ın yasaklarının kendisini hiç ilgilendir­mediğine inanan ve işlediği günahların da başkalarını ilgilen­dirmediğini söyleyen bir başıboş, gerçekten inanmış veya küfre bulaşmamış insan mıdır? Ömründe hiç namaz kılma­yan kimse -ki biz buna "târiküs salât" diyoruz-, eskaza bir va­kit namazını geçirmiş kimseyle aynı mı? Ağır tahrik altında bir insanı öldürmek zorunda kalan bir katille adam öldürmeyi en büyük zevk aracı haline getirmiş bir ölüm makinası bir olur mu?

 

Her fırsatta insanları küfürle itham etmeyi elbette savunmu­yorum ama bir müslüman olarak hangi davranışın imandan, hangi davranışın küfürden kaynaklandığını veya hangi duru­şun imana, hangi duruşun küfre yakın olduğunu bilmek ge­rektiğine inanıyorum. Bu bağlamda küfür kavramının da di­ğerleri gibi netleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

 

Bu konuda benim düşüncem, küfrün en büyük günah, en büyük ahlâksızlık olduğu yönündedir. Hatta bundan da öte, küfrün, günah ve ahlâksızlık zihniyetinin ismi olduğunu düşünüyorum. Günahların günahı ahlâksızlığın da en ahlâksızı bu zihniyettir. Çünkü bu zihniyet tüm kötülükleri meşru hale ge­tiren bir bakış açısından doğmaktadır. Herhangi bir kötülük kötülüktür ama size iyilik yapana kötülük yapmak,daha bü­yük bir kötülüktür. Allah'ın karşılıksız lütfuna kötülükle karşılık vermekse en büyük kötülüktür. Tolstoy'un dediği gibi; "Gü­nahların en büyüğü, en büyük nankörlüktür." (Tolstoy, Ço­cukluk, M.E.B. Y., s.32.) Neticede, Türkçesi nankörlük olan kü­für de en büyük ahlâksızlıktır. Çünkü ahlâksızlık, günah sayılan davranışlar için kullanılıyorsa, küfür olan bir davranış böyle bir nitelemeyi öncelikle hakediyor demektir.

 

Küfür kavramı bütün kötülüklerin temelini oluşturduğu gibi, günahların yığılması da insanı küfre hazırlayan basamakların oluşturulması anlamına geliyor. Temiz kalmaya özen göste­ren bir insanın iman etme şansı, boyunca çirkefe batmış ve yaptığından hiç utanmamış bir insanın şansından daha faz­la olmalı (Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Yayınları: 126-129).

 

 

Ahlâk Ve Hukuk

 

Giriş: Gerek "ahlâk" ve gerekse "hukuk" değerler dünyasına ait ol­maları nedeniyle girift ve soyut kavramlardır. Bu nedenle ge­rek tanımlan, gerek alanları ve gerekse kapsamları net ola­rak çizilememektedir. Çizilse bile sübjektif özellikler taşımak­tadır. Dolayısıyla herkesin kabul edebileceği objektif bir gö­rüntü arzetmemektedirler. Ama bununla birlikte kişiler oku­dukları tanımlardan birini veya bazısını daha isabetli bulabi­lirler.

 

Öte yandan esneklik nedeniyle her iki kavramın karşılaştır­masını yapmak da oldukça netameli gözükmektedir. Çünkü hem ahlâk felsefecileri, hem de hukuk felsefecileri, ahlâk ve hukuk ilkelerini vaz'i alandan beşeri alana çekmekle oldukça görece bir tartışmaya zemin hazırlamışlardır (Güriz, Adnan, Hukuk Felsefesi, Ank.1987, s.72). Neticede bu tartışmalar, neyin ilke, neyin ilke olmadığı kaosunu doğurmuştur. Özellik­le ahlâkî ilkelerin kişisel miT yoksa toplumsal mı veya İlâhî kaynaklı mı, beşiri mi olduğunu tartışmışlardır. Hukuk felse­fesinde ise tabiî hukuk, pozitif hukuk, realiter hukuk, vs. ay­rımları oldukça yaygın tartışma alanlarıdır. Böylesine kaotik bir zeminde net yorumlar yapmanın mümkün gözükmemesi de tabiidir.

 

 

Ahlâk Nedir? Kelime mânâsı itibariyle huy, tabiat, doğuştan gelen veya sonradan kazanılan bir takım davranış şekilleri, huylar ve ta­vırlar anlamında kullanılmıştır (Meydan Larousse, "Ahlâk"). Hukuk felsefecileri ise ahlâkı, toplum tarafından benimsenen ve insanların davranışını düzenleyen kurallar olarak tanımla­mışlar ve hukuka yakın bir işlevine işaret etmişlerdir (Güriz, s.13).

 

Ahlâkı hikmet kavramına dayandırarak daha felsefi bir izah yapan Kınalızade Ali Efendi ise, Hikmeti, ameli ve nazarı ol­mak üzere ikiye ayırır ve Ameli (pratik) Hikmetin Ahlâk ilmi ol­duğunu belirtir. Ahlâkî davranışların temeline inmeye çalışan Kınalızade iyi davranışların tabiî ve vaz'î olmak üzere iki kay­naktan doğduğunu Nasreddin Tusi'den naklen şöyle açıklar: Tabiî olan davranışları kişi kendiliğinden yapar. Vaz'î olan davranışlar ise toplumun İttifak ettiği temel kurallar tarafın­dan önceden belirlenmiştir ve bunlar da İlâhî yardıma maz-har olmuş peygamberler vs. tarafından ortaya konmuş din kuralları, veya örf, adet ve törelerdir (Kınaiızade, Ahlâk-ı Alâi, s. 32, 33. Tercüman 1001 Temel Eser). Görülüyor ki Kınalı­zade, Materyalist hukuk ve ahlâk felsefecilerinin bölücü tu­tumlarla dışladıkları bir takım değerleri (norm) daha bütüncül bir yöntemle birleştirmiştir.

 

Ayrıca ahlâkı, hikmetli davranış ve düşünce anlamına gelen deyimlerle izah etmesi de oldukça anlamlıdır. Çünkü, kanaa­time göre hikmet, olması gerektiği gibi yapmak veya bir şe­yi nasılsa öyle bilmek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla böy­le bir niteleme, ahlâkı aslına uygun olarak bilmek ve nasıl kavranılması gerekiyorsa öyle davranmak anlamında netleş­tirmektedir.

 

Bu bağlamda ahlâkın tanımıyla ilgili olarak değinmekte yarar gördüğüm bir husus, kelimenin etimolojik yapısıyla kavram­sal anlamı arasındaki uygunluktur. Ahlâk kelimesi hulk'un ço­ğuludur ve halk (yaratma) kelimesiyle aynı kökten eş anlam­lı olarak türetilmiştir. Yaratmayı (halk) fiziki bir yoktan yarat­ma olarak anlayanlar insanın değerler dünyasını şekillendi­ren (ki bu alan soyut, metafizik bir alandır) ahlâk kelimesiyle alaka kurmakta zorlanmışlardır. Bunun sebebi, halk (yarat­ma) kelimesinin yoktan yaratma anlamına gelen ibda kelime­si gibi bir yaratma anlamına geldiği yanılgısıdır. Halbuki halk kelimesi daha çok yaratılmış bir şeyi değiştirerek başka bir mahiyette yaratmadır. Alak suresinde olduğu gibi kan pıhtı­sından insan haline getirme (Alak, 2) şeklinde bir yaratma. Topraktan, sudan, ateşten yaratma (Nisâ, 1; Nur, 45; Hacc, 22; Mü’min, 67; A’râf, 12) ibareleri de böyledir ki bu kelime insanın iç ya da ruh dünyasının düzenlenmesiyle ilgili bir an­lam çağrıştırmaktadır. Bilgi, hikmet, örf, din ahlâk ve hukuk gibi etik değerler ve kavramlar daha çok insanın bu dünya­sıyla ilgilidir. İnsan sahip olduğu bu yetenekleri sayesinde bahsedilen normları ya kendisi üretir veya İlâhî kaynaktan hazır olarak alır ve pratize eder. Bu da tabiî olarak insanın kendi orijinaline uygun tutum ve davranış demektir.

 

Hukuk Nedir? Toplumu düzenleyen ve devlet müeyyidesi ile kuvvetlendiril­miş bulunan kuralların bütünü şeklinde yüzeysel olarak ta­nımlanabilen hukuk kavramı (Meydan Larouşse, "Hukuk" ), daha çok kanunla eş anlamlı bir ketime gibi algılanmaktadır. Meşrutiyet dönemi İslâm hukukçularının şeriat ve kanun ay­rımına benzer bir şekilde hukuk ve kanun ayrımından da bahsetmek mümkündür. (Tuncer Namlı, "Tanzimat ve Son­rası Kanunlaştırmaları Karşısında İslâm Âlimlerinin Tavrı ve Neticeleri, Basılmamış Master Tezi). Hüseyin Hatemi'nin hu­kuk devleti deyiminin, kanunu olan devlet anlamına gelmedi­ği yönündeki betimlemesi böyle bir ayrımın yapılabileceğini göstermektedir. Bugün yürürlükte olan T.C. kanunlarının, ka­nunda yer almayan bazı durumlarda ahlâk ve örfe göre çö­züm üretmeyi tavsiye eden hükümler ihtiva etmesi (Güriz, s. 22) de hukukun kanunu aşan bir genelliğe sahip olduğu imajını vermektedir. Veya diğer bir ifadeyle hukuk yazılı normlar olarak kanun maddelerinin ötesinde yazısız normlar sahasına uzanan bir esnekliği bünyesinde taşımaktadır. Ha-kim'e yorum ve ictihad hakkı vermesi de bu esnekliğin bir sonucudur.

 

Ahlâk-Hukuk İlişkisi: Hukukun kurucu unsuru norm (değer) unsurudur ve bu de­ğerin bir maddî bir de tinsel (mânevî) unsuru sözkonusudur (Kıllıoğlu, Ahlâk ve Hukuk İst. 988, s.247, 248). Hukukun me­tafizik değerler dünyasına dayanması, onun kaynağını gün­deme getirmektedir. Tabiî hukuk yanlıları hukukun ideal bir dünyadan doğduğunu bu sebeple ahlâk, örf ve din'den kay­naklandığını savunurken -ki bu ayağı yere basan bir bir ta­nımlamadır- materyalist hukukçular ise insan ihtiyaç ve çı­karlarından hukukun doğduğunu söylemişlerdir (Güriz, s. 379-396, 73). Seküler bakış açısının nitelemesi doğru olmakla beraber son derece eksik veya tek yanlı bir görüntü arz etmektedir. Zira hukukun ihtiyaçtan doğmuş olması bir vakıa olmakla birlikte her ihtiyacı o!an kendi çıkarına göre hukuk ilkesi veya idesi vazetmeye kalkarsa sonuç toplumun dolayısıyla insanın hüsranı demek olur ki son yüzyıllarda tek­nolojik bakımdan kalkınan insanlığın değerler dünyasında bir çıkmazın içerisine sürüklenmesi, hukuku aşırt derecede beşerileştirme ve böylece ölçüsüz şüpheciliğin içerisine sü­rüklemenin bir sonucudur. Gâyet net bir şekilde görülmekte­dir ki "metafiziktir" gerekçesiyle değeri, ahlâkı, dini vs. dışla­yan Pozitivizm, insanı insanın canavarı haline getirmiş; bu­nun bir sonucu olarak da önce dinlerin meydana getirdiği kaynaşmayı ulusalcılık adına parçalamış daha sonra da makyavelîst bir mantıkla devleti milletin üzerinde kutsal bir tabu haiine getirmek ve tabiî hukuk, pozitif hukuk ayrımını doğurmak suretiyle halklarla birlikte onların mânevî dünyala­rını da parçalamış ve mahkum etmiştir. Aslında bu toplumsal arıza ideal dünyanın maddesel alanla kucaklaşması anlamı­na gelen hukukun katı pozitivizm tarafından haksız bir şekil­de yaralanması ve sakat bırakılmasının bir sonucudur. Huku­ku değer ve idealden yoksun bırakmakla insan doğasının can damarını koparan ve sakatlayan katı materyalizm, suçu­nun tazminatını da yine mazlum insanlara ödetmektedir.

 

Anlaşılan odur ki hukuk, yazılı kanun metinlerini aşan değer­ler dünyasına ait kuralların devlet eliyle uygulanmasıdır. Kay­nağı da ahlâk, örf, âdet, din vb. kutsal değerler alanıdır. Hüseyin Hatemi'nin deyimiyle gerçek bir hukuk devletini ger­çekleştirebilecek bir hukuk, ancak sâbit ve değişmez değerler dizisine dayanmakla olur ki, bu da ancak Allah'ın ipine sarılmakla rnümkündür (Hatemi, Hukuk Devleti, Öğretisi, İst. 1989, s. 16, 35). Ancak laik sistem nedeniyle Türk hukuk fel­sefecileri, hukukun kaynaklan arasında dine yer vermezler. Halbuki muhafazakar batılı tabiî hukuk yanlıları, dinin hukuk kaynağı olduğunu alenen savunabilmektedirler (Güriz, s. 379, 396, 73; Hatemi, s. 42-45). Bu farklılık, Türk hukukçu­larının bir takım gerçekleri ifade etmekte zorlandığının gös­tergesi kabul edilebilir. Bu açıdan bakıldığında sekülerizmin hukuka getirilmiş bir sınırlama olarak değerlendirilmesi mümkündür.

 

Kaldı ki gücü elinde bulunduran batıcılar, aşın materyalizm bağnazlığı nedeniyle bırakınız dini, ahlâkî gerçeklikleri bile hukukla bağdaştıramazlar. Bir kavram kargaşası cambazlığı ile hukuku olduğu gibi eğitimi de çağdaşlık adına ahlâkî ilke­lerden arındırdıkları için en aşırı devletçiler bile devletin ma­lını deniz, kanununa uydurup yemeyenleri domuz kabul et­mektedirler. Öyle anlaşılıyor ki kamu sahasını, dolayısıyla hu­kuku, ahlâkî değerlerden ayırmak, eğitim yoluyla halkın ço­cuklarını halkın değerlerinden koparmak anlamına geliyor. Bu sakat hukuk ve eğitim anlayışının bir neticesi olarak da devlet kademeleri, tek kişilik hırsız-polis oyununun oynandı­ğı tiyatro sahnesini andırmaktadır.

 

Türk toplumu bugün hukukun ahlâka dayandırılması gerekti­ğini savunan hukuk felsefecileri ile bir avuç burjuva azınlığın ahlâkla bağdaşmayan formel hukuk anlayışını reaüter hukuk adına meşrulaştıran hukuk felsefecilerinin çelişkisini yaşa­maktadır. Her ne kadar adı konmasa bile siyasi ve ideooljik çalkantıların arkasında en az çıkarlar kadar bu kavga yat­maktadır. Siyasi gücü elinde bulunduran ideolojilerin men­supları, konjonktür gereği halkı karşısına almamak için bu çatışmaların arka planlarının netleştirilmesini de istememek­tedir. Bunun bir sonucu olarak hukuk düzeninin, halkın ide-alleriyle çatışması sürmektedir. Halkın idealleri realitedeki pozitif kurallara feda edilirken, "Hayat hukuku takip etmez, hukuk hayatı takip etmelidir" gibi hukuk felsefesinin çok önemli bir prensibi, hukuk adına ihlal edilmektedir.

Hukuk-Ahlâk ilişkisi tartışmalı bir konu olmakla beraber bu konuda müstakil bir eser kaleme alan hukuk felsefecisi İsma­il Kıllıoğlu çok net bilgiler vermektedir. Görüşlerini özetleme­yi bu noktada faydalı buluyorum.

a- Hukuk ve ahlâkın birliği yönünden

1- Hukuk ve Ahlâk etik değerler düzenine aittirler ve her ikisi de aynı değeri içerirler.

2- Sujeye (kişiye) ikişkin olup özgür.iradeye yöneliktirler.

3- Bununla birlikte her ikisinin de toplumsal yanı mevcuttur.

4- Hukukta zorlayıcılık Ahlâkta vicdanın buyruğu söz konu­sudur.

5- Meşruluk ve zorunluluk bakımın d ar. iki alanın birliği tartış­malıdır.

6- İkisi arasında uygulama birliği ve âhengi sözkonusudur. b- Hukuk, ve ahlâkın ayrıldığı noktalar yönünden

1- Hukuk dışa, ahlâk içe yöneliktir.

2- Değerlendirme ve karar verme bakımından eylemlerin hu­kuka uygunluğu ile ahiaka.uygunluğu arasında fark olabilir.

3- Hukukun hetoronom, ahlâkın otonom oluşu yönünden bir fark söz konusu olduğunda,

a- Yürürlük kaynakları bakımından şekli, fiili ve kurumsal yü­rürlük farkları gündeme gelebilir.

b- Sorumlu olunan makam hukukta sistem veya devlet ahlâk alanında ise ya kişisel ya da kaMûsâl vicdandır.

4- Yaptırım bakımından ayrıldığı noktalar ise hukukun talep hakkı vermesi ve zorlayıcı olması ahlâkın ise talep hakkı ver­meyip konvansiyonel oluşudur (Kıllıoğlu, s. 336-374).

 

Sonuç: Kısaca ifade etmek gerekirse hem öz itibariyle hem de ger­çekleştirmek istedikleri hedef açısından hukuk ve ahlâk, bir­lik ve uyum içerisindedirler. Ancak yürürlük ve yaptırım açı­sından ayrıldıkları noktalar mevcuttur. Hayatı cendereye al­mamak için hukukun kısa ve öz olması ahlâk ilkeleri gibi çok teferruatlı olmamasf gerekebilir. Bu bakımdan hukuk vaz'edenler teferruat alanını ahlâka bırakırken hukuk ilkeleri­nin ahlâkla uyumlu olmasına itina göstermelidir. Aksi taktirde fert ve toplumu, kurulu düzenin karşısına iterek devlet-millet çatışmasına neden olabilirler. Veya devlet-mîllet elele vere­rek fert haklarını gaspedebilir, bu yolla millet parça parça tü­ketilebilir. Böylece milletin hizmetine ve hayrına kurulmuş bir sistem, milletin felaketine yol açabilir. Üstelik hukuk, vaze­denlerinin elinde kendi kaynağına (yani toplumun ahlâk ya­salarına) ters düşmüş olur ki bu çok açık bir çelişki ve kendi kendini inkâr sayılır. Özellikle Kur'an'ın teşri felsefesi incelen­diğinde görülecektir ki İlâhî vahiy, bir siyaset ve hukuk me­kanizması öngörmeden önce ahlâkî ve toplumsal bir sistem önermiş, bilahare siyasal göç oluştuktan sonra hukuk kural­larını vaz'etmiştir. Bu bakımdan hukuk kurallarını ahlâkî di­siplinin bir parçası kabul etmek veya onu devlet erkiyle uy­gulanan ahlâk kuralları olarak değerlendirmek daha uygun gözükmektedir. Çünkü, adam öldürme, hırsızlık, saldırganlık gibi suçlar hukuken yasak olduğu kadar ahlâken de yasak­tırlar. Bu nedenle İslâm fıkıhı, hukuku ahlâktan ayırmayı dü­şünmemiştir.

 

Öte yandan hukuk, bir şahsın veya bir grubun eliyle vaz edi­lirken ahlâk yasaları kamu vicdanından doğmuştur. Daha açık bir ifadeyle hukuk kuralları, önemli bir kısım ahlâk yasa­larının insan eliyle somutlaştırılması demektir. Dolayısıyla ahlâk ilkeleri, hukuka oranla daha maşeri ve cumhuri bir niteiik taşır. Şâyet hukuk, toplumsal bir mutabakat sonucu oluşma-mışsa bu fark daha da belirginleşecektir. Bu nedenle pozitif hukuk ve ahlâk yasaları arasında bir çelişki ortaya çıktığı tak­tirde umumi ahlâk yasalarının tercih edilmesi daha sosyal bir tavır olur. Aksi taktirde sosyal devletten bahsetmek gülünç olmakla eş anlamlı hale gelebilir. Tabiî hukuk taraftarlarının din kurallarıyla hukuk normları arasında uyum olması gerek­tiği yönündeki tercihleri de bu bağlamda değerlendirilebilir. Batıyla özdeşleşme anlamında bir çağdaşlık adına milletin değerleriyle çelişmek Hatemi'nin tabiriyle gülünç olmayı gö­ze almayı gerektirmekle kalmaz (Hatemi, s. 32), milletin içeri­sinde yaşama yerine fildişi kulelerde yaşamayı da beraberinde getirir diye düşünüyorum. Kaldı ki Türkiye'de batıcılık adı­na hareket ettiği sanılanların, batının kaMûsâl alanda dine ta­nıdığı müsamahanın çok nisbi bir kısmını bile tanımaya ta­hammül gösteremediğini biliyoruz. Halka rağmen halkçılık politikaları da bu hukuk mantığının bir sonucu olarak inandırı­cı olmamakta ve kabul görmemektedir.

 

Bilhassa hukuk kavramının hak kelimesinden türemiş olması ve bu kelimenin Islami öğretide Allah'ın bir ismi olması sebe­biyle ilahsız bir hukuktan bahsetmek, hukuksuz bir hukuktan bahsetmek kadar abes olur. Bu sebeple öteden beri İslâm hukukçuları ne hukuku ahlâksız ne de ahlâkı dinsiz düşün­memişlerdir. Hukuk felsefesi konusunda Üsküdarlı Talat Bey'in şu sözü anlamlıdır: "llm-i Hukuk'tan sonra bir nükte söylevim. Eyler bunu kabul bütün zümre-i dühât. Bir zat-ı Hakk bilinmelidir, bir de hakk-ı zat. Bakisinin neticesi yok hepsi türrehat" (Hatemi, s.13). Biihassa ahlâk konusunda müstakil bir kitap telif eden Kınalızade, vaz'i ahlâk kuralları­nın dinden doğduğunu ve bunun da ibâdet muamelat ve si­yaseti kapsayan fıkıh ilmi olduğunu açıkça ifade etmektedir (Kınalızade, s. 33, 34). Batılı tabiî hukuk felsefecilerinin gö­rüşleriyle örtüşen İslâm hukuk ve ahlâk felsefecilerinin bu görüşünde yadırganacak bir durum da sözkonusu değiidir.

 

Tabii bu arada bütün insanları inansın veya inanmasın bir di­nin hukukuna mahkûm eden ve farklı dinlerin varlığını dikka­te almayan bir uygulamanın din adına özellikle İslâm dini adına savunulması mümkün gözükmüyor. İslâm'ın tarihteki uygulama biçiminden, münferit bazı durumlar hariç genelde farklı dinlerin hukuki farklılıklarını dikkate aldığını farketmek mümkündür. Ancak hemen belirtelim ki farklılıkları dikkate al­mayan tek tip bir dini hukuk dayatması kadar, dinlerin hiç bi­rini dikkate almayan din dışı bir hukuk dayatması da tutarlı gözükmüyor. Böylesi bir uygulama, bütün dinlere yapılan bir saldırıdır ve hiç bir dine yaşama hakkı tanımama olarak de­ğerlendirilebilir. En iyimser ihtimalle bütün dinlerin kaMûsâl alana yönelik öngörülerinin budanrnasıdır. Böylesi bir uygu­lamayı din özgürlüğü adına savunmak, gülünç olmanın öte­sinde bir aymazlıktır. Çünkü hiçbir dinin kaMûsâl öngörüleri­ni hesaba katmayan ve bir azınlığın dini hassasiyetlerini dik­kate almayan bir hukukun ahlâka dayanmış olma iddiası da­ha da gülünçtür. Din olmadan ahlâkı koruma gayreti kadar boş bir iddiadır. Hukuk ithal etmeyi ilke haline getirmiş bir ül­kenin kendi insanları tarafından özgürce hukuk yazacağı ve İhraç edeceği günlerin temennisiyle (Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Yayınları: 126-129).

 

 

 

Aile Ahlâkı

 

Âile, kişinin kendilerinden sorumlu olduğu eşi, varsa çocukları, ev halkı, yani yakın akrabalardan oluşan insan toplumudur. Müslüman için âile, bir sosyal müessese olduğu gibi, aynı zamanda İslâmî bir kurumdur. Nikâh, iki ayrı cinsiyetten müslümanın İslâmî kurallar çerçevesinde bir araya gelmesidir.

 

Âilenin temel görevi, neslin çoğalmasına ve onların iyi yetiştirilip İslâm terbiyesiyle eğitilmesine imkân sağlaması ve eşlerin birbirlerine yardımcı olup ihtiyaç ve eksiklerini gidermeleri, birbirlerine sevgi, huzur ve sükûn sunabilmeleridir.

 

Ailede üyeler arasında karşılıklı sevgi, saygı ve dayanışma olmalı ve aile fertleri birbirlerine karşı güzel davranışlar sergilemelidir. Ailede mutlu olmak ve bunu hayat boyu sürdürebilmek için eşler ve çocuklar çaba sarfetmeli ve gereken fedâkârlıklardan çekinmemeli, her kişi öncelikle kendi sorumluluklarını yerine getirmelidir. Her insanın, ailesindeki diğer şahıslara karşı görevlerinin olduğunu unutmaması gerekir.

 

Ailede tevhidî değerlere önem verilmiyor, Allah’a kulluk üzere haklar ve sorumluluklar değerlendirilmiyorsa, böyle bir aile kurumu bireyleri ne dünya ve ne de âhiret mutluluğuna ulaştırabilir.

 

Şuurlu Müslüman olan eş aile hakkını çiğnemez, ailesiyle iyi geçinir. Eğer eş hak ve sorumluluklarını yapmazsa zalim(zulüm işleyen)adaletsiz (hak edene hakkını vermeyen)kişi olur ve bunun sonucunda da evlilikte anlaşmazlık, kavga, huzursuzluk olur. Öncelikle kendilerine zarar verirler, Sorumsuz olan kendisinde vicdan azabı olur. Ailenin psikolojileri bozulur.Ve toplum çöküntüye uğrar.

 

Eğer eşlerin yanlarında akrabaları uzunca kalıyorsa, evlerinde kaynanası, kaynatası varsa, onlara karşı da sorumluluklarını, ihsan ile davranmayı, eşinin akrabalarını kendi akrabası olarak görüp benzer saygı, sevgi ve fedâkârlığı göstermelidir.

 

Evli çiftlerden biri: “Eşim bana karşı sorumluluğunu yerine getirmiyor” diyor. Ama kendinin de eşine karşı sorumlu olduğunu unutuyor. Eşler kendini düşündüğü gibi eşini de düşünmelidir. İlk sen sorumluluğunu yap, sen yapınca eşin de senin hakkını gözetecektir. Sorumluluk duygusu çok önemlidir. Özgürlüklerimizden ve haklarımızdan önce görevlerimizi düşünüp ona göre davranmalıyız. Yani, beraber yaşadığımız veya karşımızdaki kişilerin haklarına kendi haklarımızdan önce yer vermeliyiz.

 

Ailede Sağlıklı İletişim

Âileyi bir sistem üzerine kurun. Nizamsız ve intizamsız hiçbir sosyal yapı sağlıklı olmaz. Özellikle en büyük nizama âşık olanların nizamsız ve intizamsız olmaları düşünülemez.

 

Bir âile sisteminin temel ihtiyaçları şunlardır:

1.     Varlığın tanınması,

2.     Değer duygusu,

3.     Emniyet duygusu,

4.     Sorumluluk duygusu,

5.     Paylaşma ve dayanışma duygusu,

6.     Mücâdele duygusu,

7.     Mutluluk duygusu,

8.     Ahlâkî davranış ve adâlet duygusu,

9.     Saf ve temiz bir iman.

 

Eşler Arası İlişki

Sağlıklı bir âile için karı-koca ilişkisini sağlıklı bir zemine oturtmak gerekir. Sağlıklı bir âilenin temeli karı-koca arasındaki sağlıklı ilişkiyle mümkündür. Çocukların gelişmesi için gerekli olan sağlıklı sosyal yapı, ancak böyle bir âilede ortaya çıkar.

 

Sağlıklı bir ilişki içine giren tarafların ilk uyması gereken kural, karşılıklı birbirlerini değerli görmek ve kabullenmek, bununla birlikte iletişim ve etkileşim kanallarını sonuna kadar açık bulundurmaktır.

 

Bir: Uzun vâdeli ve kalıcı mutlulukları, kısa vâdeli ve geçici mutluluklara fedâ etmeyin.

İki: Âileyi oluşturan bireyler olarak, kendi tavır, davranış ve düşüncelerinizden kendinizi sorumlu tutun.

Üç: Âile içerisinde doğru bildiklerinizi doğru bir üslûpla ve doğru zamanı kollayarak söyleyin.

Dört: Âiledeki mânevî atmosferi zenginleştirmeyi bencilce istek ve arzulardan önde tutun. Bunun verdiği iç huzuru ve dinginliği çok geçmeden tüm âile fertlerinin fark ettiğini hayretle göreceksiniz.           

 

Eşler arası ilişki, aşağıdaki 10 madde ile değerlendirilir ve eksiklik varsa giderilir:

1.     İnsan-insan ilişkisi,

2.     Din kardeşliği ilişkisi,

3.     Sevgili ilişkisi,

4.     Bedenî-cinsî ilişki,

5.     Akrabâ ilişkisi,

6.     Dost ilişkisi,

7.     Arkadaş ilişkisi,

8.     Sırdaş ilişkisi,

9.     Yoldaş ilişkisi,

10. Kader birliği ilişkisi.

 

Sağlıklı İletişim

Bilinçli ve sağlıklı iletişim anlamlı hayata, anlamlı hayat da sâkin ve doyuma ulaşmış ruh halinin gelişmesine yol açar. Bunun için de özgür ortam şarttır. Özgür ortam içerisinde yapılan iletişim toplumsal sorunların çözümüne olduğu kadar, kişiler arası, özellikle âile içi sorunların çözümüne de katkıda bulunur.

 

Âilede sağlıklı iletişimin temel şartı üçtür:

1. Muhâtaba Saygı:

2. Doğal Davranış:

3. Empati:

 

Âilede sağlıklı bir iletişim için kesinlikle şu dört soruya doğru cevap vermeniz gerekir:

1.     Ne söyleyeceksiniz?

2.     Ne zaman söyleyeceksiniz?

3.     Nerede söyleyeceksiniz?

4.     Nasıl söyleyeceksiniz?

 

Bir doğrunun sadece doğru olması yetmez, o doğrunun doğru bir zamanda, doğru bir yerde, doğru bir kişiye ve doğru bir üslûpla söylenmesi gerekir. Eğer bunlardan biri yanlış olursa, söylediğiniz doğrunun doğru olması etkili olmasına yetmediği gibi, sizin muhâtabınızla ilişki kurmanıza da yetmeyecektir.  

 

 

 

Âile Hayatı ile İlgili Haramlar

a- Hayız ve lohusalık hallerinde birleşme,

b- Kadınlara anüslerinden yaklaşma,

c- Yatak odasında geçenleri başkalarına anlatma,

d- Çocuk düşürmek ve kürtaj (çocuk aldırma),

e- Çocuğun haklarına riâyetsizlik,

f- Ebeveynin haklarına riâyetsizlik.

 

Karı-kocanın birbirlerine karşı görevleri:

Karı-koca birbirlerinin bazı eksiklerini, kusurlarını görmezlikten gelmeli, nâmus ve iffetlerini korumalıdırlar. Böylece bütünleşerek âile saâdetini sağlamalıdırlar.

 

Eşler birbirlerine asla yalan söylememeli ve doğrudan hiç ayrılmamalıdır. Birbirlerine güvenmeli, güven bozucu davranışlardan ve gereksiz şüphelerden kaçınmalıdırlar. Birbirlerine iyiliği emredip, birbirlerinin kusurlarını güzel bir tarzda ıslaha çalışmalıdırlar. Her konuda Kur’an ve Sünneti ölçü kabul edip müslümanca aile ilişkilerini sürdürmeli, dâvâ adamı vasfını bütün aile bireyleri olarak kazanmanın yolu aranmalıdır. Eşler, birbirlerini memnun etmek, eşinin hoşlanmadığı şeyi yapmamakla görevli olduklarını unutmamalıdır. Birbirleriyle  hoş ve tatlı şekilde sohbet etmeli, birbirleriyle ilgilenmelidir. Kesinlikle incitici, kaba, hakaret taşıyan sözler söylenmemelidir. İmkân ve gücü oranında koca, evin ağır yorucu işlerinde eşine yardımcı olmalı, özellikle çocuklarıyla her yönden ilgilenmeye çalışmalıdır. Koca eve gelince selâm vererek, güler yüz, tatlı sözle kapıdan içeri girmeli, hanım da güler yüzle karşılamalıdır. Hanımların en önemli görevi kocalarına karşı güzellik sergilemek ve güler yüzlü davranmaktır.

 

Ailede Haklar ve Görevler

İslâm, kuruluşunu düzenlediği âile yuvasının mutluluğu için, eşlere karşılıklı sevgi ve fedakârlığa dayalı görevler de yüklemiş, bu görevlerin içtenlikle yapılmasının, erkek ve kadın için birer ibâdet olduğunu bildirmiştir. Bu âilevî görevleri şöyle özetleyebiliriz:

 

Hanımının kocasına karşı görevleri

Hanım, âilenin reisi olan kocasına karşı bütün meşrû ve İslâmî meselelerde itaat eder. Kadın eşinin malını, âilesinin her türlü sırrını, nâmusunu, çocuklarını korumalıdır. Kadın durup dururken kocasından boşanmayı istememelidir. Çok zor durumda kalmadan kocasından ayrılmak isteyen kadına Cennet kokusu haramdır (Ebû Dâvud, Talâk 18). Kadın kocasından izinsiz olarak evinden dışarı çıkmamalıdır (Buhârî, Nikâh 116).

 

Kadının kocasını memnun etmesi onun en önemli görevidir. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Herhangi bir kadın, kocası kendisinden râzı olduğu halde ölürse Cennet'e girer." (Riyâzu's-Sâlihîn, I/326). Yine başka bir hadislerinde Rasûlullah Efendimiz: "Kadın kocasının yatağını (ma’zeretsiz) terkederek gecelerse, o kadına melekler sabaha kadar lânet ederler." (Aynı eser, 323) buyurmuşlardır. Kadın kocasına olgun ve iyi davranmalı, zenginliği ve güzelliği ile övünmemeli, ev işlerini düzenlemeli, çocuklarına bakmalı, kocasının malını israf etmemelidir

 

Evliliğin gerçekleşmesinden itibaren karı-koca, Allah önünde birbirlerinin haklarına uymakla yükümlüdürler. Bu karşılıklı haklar âile reisliği hâriç, eşitlik esasına dayanır. Evlilik kadının şahsiyetini ortadan kaldırmaz, erkeğin hukukî ve sosyal kişiliği eşinin haklarını gölgelemez. Kadın kendi âile ismini taşıyabilir, kendine ait mallar üzerinde tam ve bağımsız bir tasarruf yetkisini kullanabilir.

 

Karı-koca birbirlerine iyi niyet ve güzel ahlâk ile davranacaklardır. "İyileriniz, âilesine karşı iyi olandır..." (İbn Mâce, Nikâh 50). Ufak tefek huysuzluk, geçimsizlik ve kusurlara sabredecek, yuvanın yıkılmaması için tahammül göstereceklerdir: "...Kadınlara normal ve iyi davranın; onlarda hoşunuza gitmeyen bir şey olursa, belki bir şey hoşunuza gitmediği halde Allah onu birçok hayırla doldurmuştur." (4/Nisâ, 19). Anlaşmazlık büyürse hakeme başvurulacak, hakemler de âilenin devamını sağlayamazlarsa son çare olarak, usûlüne uygun "tedricî boşanma" sistemi uygulanacaktır. “Kocasını memnun bırakmış olarak ölen kadın, cennete girer” (Tirmizi)

 

Kadının itaati, sevgi dolu bakışı ibadettir. 

Peygamberimiz (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kadın, kocasının haklarına riâyet etmedikçe, Rabbinin hakkını (emrini) yerine getirmiş olmaz.” (İbn Mâce, Nikâh 4) “Kadın, beş vakit namazını kılar, bir aylık orucunu tutar, nâmusunu korur ve kocasına itaat ederse ona: ‘Hangi kapıdan dilersen oradan cennete gir’ denilir.” (Ahmed bin Hanbel, I/191)

 

İslâm ahlâkı, hayatın tüm alanlarında olduğu gibi âile kurumunda da başıbozukluğu kabul etmez.   Bu sebeple, bir sosyal kurum olması itibariyle, âile içinde de bir düzenin hakim olması gerekir ki, bu da âilede bir otoritenin bulunması ile sağlanır. İslâm, bu yetki ve sorumluluğu, belli şartlar içinde erkeğe vermiştir. Bu durumda, âile düzeninin huzur ve saâdetinin sağlanması için, her otorite sahibine olduğu gibi, âile reisine de saygılı olmak, kadının başta gelen âilevî sorumluluğudur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kadın,kocasının hakkına riayet etmedikçe, Rabbinin hakkını (emrini) yerine getirmiş olmaz." (İbn Mâce, Nikâh 4) "... Erkek, âilede yöneticidir ve yönetiminden sorumludur. Kadın da kocasının evinde yöneticidir ve elinin altındakilerden sorumludur." (Buhari, Cum'a 11; Müslim, İmaret 20) "Kocasını  memnun  bırakmış olarak ölen kadın, cennete girer." (Tirmizi, Radâ 10; İbn Mâce, Nikâh 4). Kadın, yöneticilik ve sorumluluk bakımından âile reisliğine getirilen kocasının meşrû arzularına saygı göstermekle mükelleftir. Kocasının malını, âile sırlarını, nâmusunu ve çocuklarını da korumak mecburiyetindedir. Kocasını meşrû yollarla tatmin/memnun etmeye çalışmak, çocuklarını güzelce yetiştirmek ve yabancılara karşı tesettürüyle, davranışlarıyla nâmusunu muhafaza etmek: Müs