Birinci Bölüm

EŞSİZ KUŞAĞA BAKIŞ

 

 

Sözünü edeceğimiz kuşak, Peygamberimizin (s.a.v) haklannda "En iyileriniz benim dönemimde yaşayanlarınızdır"[1] diye buyurduğu ve yüce Allah'ın (c.c.) "Siz­ler insanlara örnek olarak ortaya çıkarılmış en ha­yırlı bir üm­metsiniz; iyiliği emreder, kötülükten sa­kındırır ve Allah'a inanırsınız[2] şeklindeki övgüsünü tam anlamı ile hakkeden (ilk müslümanlar) kuşağıdır.

Bu kuşak "ideal" ile "realite" yi şahsında birleştirerek İs­lâm'ın ideallerini realiteye, pratiğe dönüştüren ve insan rea­litesini ideal derecesine yükselten bir kuşaktır.

Zaten "gerçekçi idealizm" veya "idealist gerçekçilik" bu dinin en bariz özelliklerinden biridir.

Sebebine gelince İslâmiyet; Budizm'in, Hinduizmin ve hristiyan mistizminin yaptığı gibi, insanın savsaklanması imkânsız maddî realitesini ihmal ederek onu göklerin yü­ce­liklerine sürekli tırmanmaya zorlayan, uygulama yete­neği olmayan ruhanî idealler ortaya atmaz. Bunun yanında insan organizması ile madde dünyasının gereklerine yöneldiği zaman da insanı, bu kaçınılmaz ihtiyaçların dar çerçevesine hapsederek onu idealleri gerçekleştirme alanı olan yüce ufuklara doğru süzülmekten de alıkoymaz. Ter­sine insanın bu iki yönünü aynı anda, denge ve uyum için­de gözönüne alır. Bundan dolayı bu dinde realiteyi ihmal etme­yen idealizm, ideali ihmal etmeyen realizm (gerçekçi­lik) ile buluşur. İşte sözünü etmek istediğimiz, tarihte eşi bulunma­yan kuşak; bu buluşmanın en yüksek düzeyli sen­tezidir.

Biz bu eşsiz nesli yakından tanımaya şiddetle muhta­cız. Böylece hem çağdaş realitemiz içinde bize örnek ola­cak konumunu tanıyacak ve hem de onun ışığı altında İslâm'ın özü ile aramızdaki yakınlık yada uzaklık derece­sini belirleye­ceğiz.

Bu eşsiz kuşağın kendine özgü karakterlerini dile getir­meden önce onun oluşumunu etkileyerek kendisim tarihin hafızasından silinmeyen o yüce doruklara yükselten fak­tör­leri tanımak istiyoruz.

İslâm'dan önceki dönemde araplar bir türlü biraraya ge­lemeyen, dağınık, paramparça bir kavimdi. Oysa yeryü­zü mantığına göre birlik meydana getirici sayılan bütün önemli faktörlere, yani dilbirliğine, kültür birliğine, tarih birliğine, menfaat birliğine sahipti. Cahiliye sosyolojinin dediklerine göre "millet"i meydana getiren faktörler bun­lardı.

Fakat bölünmüşlüğün ve dağınıklığın uzun yıllar sür­me­sine rağmen gerekli sayılan faktörlere sahip oldukları halde "millet" meydana gelmedi. Bunun yerine savaşlara, iç karga­şalıklara ve her şeyden önce ilâhî hidayetten yok­sun olarak yaşadığı sapıklığa (cahiliyete) yem olan düşman kabileler halinde birbirleri ile didişiyorlardı.

İşte İslâmiyet, arapları bu durumda tutup yükseltti. Fert ya da kabileler halinde değil, "ümmet" halinde. Hem de tari­hin tanıdığı en yüce ümmet sıfatı ile. Buna bizzat yüce Allah (c.c.), yani bu ümmetin tarih sahnesine çıkarı­cısı, şu ayetle kanıtlıyor:

"Sizler, insanlara örnek olarak ortaya çıkarılmış, en ha­yırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten sakın­dırır ve Allah'a inanırsınız." (Al-i İmran/110)

Eşsiz neslin oluşumunu etkileyen faktörler

Bu eşsiz ümmet nereden meydana çıktı? Oluşumunu ve gelişmesini sağlayan faktörler, acaba nelerdir?

Hiç şüphesiz bu ümmetin ipliği, yani hammaddesi, bu şaşırtıcı olaydan yüzyıllarca yıl öncesinden beri yeryüzün­de varolan ipliğin, hammaddenin aynısı idi. Fakat işin içi­ne bir şey girmiş ve büyü gibi etki göstererek söz konusu ham ip­likten ne daha önce görülmüş ve ne de daha sonra eşine rastlanacak orijinal bir dokuma, bir kumaş meydana getir­mişti. Acaba uzun yüzyıllar boyunca işlenmemiş, ih­mal edil­miş kalan söz konusu ham iplikten bu eşsiz doku­mayı ortaya çıkaran şaşırtıcı etkili faktör neydi?

a- KUR'AN

Hiç kuşkusuz bu faktör, diğer her şeyden önce, Kur'an'dır; insanlığı ilâhî vahyin hidayeti uyannca yeni­den yapılandırmak için indirilen o yüce Kitab'dır. Yüce Al­lah (c.c.) bize bu Kitabı şöyle tanıtıyor:

"Gerçekten bu Kur'an, insanı en doğru yola iletir." (İs-ra/9)

"O nezdimizde bulunan ana Kitab'dadır; o şanı yüce ve hikmetle doludur." (Zuhruf/4)

Kur'an'ın insan vicdanları üzerindeki etkisi nedir? Aca­ba O, insanın hammaddesini değiştirip onu insanlıktan çı­kara­cak insan-üstü başka bir varlık haline mi getiriyor? Asla! Çünkü Kur'an'ın iniş gerekçesi insanlann fıtrî yapı­larını de­ğiştirmek değil, tam tersine onları, yüce Allah'ın "En güzel biçimde" oluşturulan fıtrî yapının ilk günkü ori­jinalliğine ve tabiiliğine yeniden döndürmektir. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Sen dosdoğru dine, Allah'ın insanları kendisi uyarın­ca yaratmış olduğu tabii yasa sistemine yönel. Allah'ın ta­bii yasa sistemi değişmez. Fakat insanların çoğu bunu bil­mez." (Rumi 30)

Meselâ bir demir parçası üzerinden bir parça mıknatısı geçirdiğimizi düşünelim. Bu mıknatıs parçası demirin özelli­ğini değiştirir mi? Hayır. Fakat demirin molekül dü­zenini de­ğiştirerek parçacıklarım yeni bir dizime kavuştu­rur. Bu deği­şikliğin sonucu olarak o demir parçasında da­ha önce sahip olmadığı bir çekicilik enerjisi meydana gelir. İşte yüce Allah­'ın, Kitabı aracılığı ile insanlığa sunulan bu dini de fertlerin vicdanlarında buna benzer bir etki mey­dana getirir. O insanlann vicdanlarına işleyerek bu vic­danların moleküllerini yeni bir düzene koyar, bu yeni dü­zenleme sonunda daha önce başıboş ve dağınık olan bu moleküller birer güç ve enerji kaynağı haline gelirler.

Peki bu kitabın hangi özelliği dağınık ham elementleri enerji birimlerine dönüştürme sırrına kaynaklık ediyor? Acaba mucizevî söz uyumu mu? Acaba anlatım gücü mü? Acaba anlamlarının belirginliği mi.? Acaba Ahiret gününü anlatırken gözönüne serdiği sahnelerin kalb tellerini titreten canlılığı mı? Acaba onda yeralan hukuk ilkeleri, yön­lendirme prensipleri, düzen belirleyici ölçüler, hikâyeler, çar­pıcı örnekler ve ibret tabloları mı? Yoksa sürekli biçim­de Allah'ın (c.c.) yücelik ve ululuğunu, sınırsız kudretini vurgu­laması mı?

Hiç kuşkusuz bu saydıklarımızın hepsi buna dahildir. Çünkü Kur'an'ın her harfinin bir anlamı ve genel etki ye­kûnu içinde bir payı vardır.

Fakat eğer "Kur'an'da yer alan konuların en genişi 'ilâh­lık (uluhiyet)' konusudur, yani 'lailâheillellah' davası­dır" der­sek hiç kuşkusuz hatalı bir söz söylemiş olmayız.

Başka bir eserimde[3] bu konuda şöyle demiştim: Kur'an-ı Kerim, -başta Mekke'de inen surelerinde olmak üzere- en ağırlıklı şekilde "ilâhlık" konusunu vurgular. Bunun ilk akla gelen sebebi, bu Kitabın ilk seslendiği ke­simin, baş­langıç muhataplarının müşrikler, yani ortak ko­şanlar oluşu­dur. Bundan dolayı bu müşriklerin inançları­nı düzeltmek için "lailâheillellah (Allah'tan başka ilâh yoktur)" ilkesini ısrarla vurgulamak amaca uygun bir ter­cih sayılabilirdi.

Fakat kur'an'ın Medine'de inen ayetlerinde de bu konu­ya öncelik tanımaya devam ettiğini görüyoruz. Hatta sırf mü­minlere seslenen ayetlerde de bu ilke ağırlıklı ifadeler­le bile gelir. Oysa bu müminler, Allah'a inanmışlar, bu inancı vic­danlarına sindirmişler ve bu kararlılıklarının so­nucu olarak müslüman bir ümmet, müslüman bir devlet ve tek amacı Allah yolunda savaşmak olan müslüman bir ordu oluştur­muşlardır.

Bu durum asıl önemin konunun özünden kaynaklandı­ğını, hatta müslümanlara seslenen ayetlerde de durumun böyle olduğunu açıkça kanıtlar. Başka bir deyişle; Kur'an'ın bu konuyu ısrarla vurgulayışının ilk ve asıl se­bebi muhataplarının bu ilkeyi inkâr etmeleri değildir. Asıl ve önce­likli sebep, bu ilkenin insanlann kalblerini iyiliğe açan, bu kalblerde iyiliği filizlendiren, bu kalbleri iyilik il­keleri uyarınca eğiterek çeşitli iyilik ürünleri vermelerini sağlayan bir ilke oluşudur. Öyle ki, insanların kalblerini "lailâheillellah" ilkesi kadar etkili biçimde iyiliğe hazırla­yan başka bir anahtar dü­şünülemez.

Meselâ kalblerin inançsız, inkarcı oldukları durumlar­da gerçeğe ve iyiliğe kapı açsınlar diye onlara bu ilke ile sesle­niliyor. Bunun yanında inanmış kalblere de inançla­rım de­rinleştirmek ve tazelemek amacı ile bu ilke ile ses­leniyor; çünkü bu ilke, başka seçeneği olmayan bir kalb besinidir. Örnek olarak müminlere seslenen şu ayeti oku­yalım:

"Ey müminler! Allah'a, Peygambere, bu Peygambere in­dirdiği ve daha önce indirmiş olduğu Kitab'a inanınız." (Nisa 1136)

Görüldüğü gibi bu ayette müminlere "inanınız" buyuru-luyor. Oysa bu kimseler inanmaya çağrıldıkları şeylere za­ten inanmış bulunuyorlar. Durum böyleyken bu çağrıya muhatap tutulmalarının gerekçesi imanlarını güçlendir­mek ve bu imana tutkunluklarının derecesini yükseltmek­tir.

"lailâheilellah (Allah'dan başka ilâh yoktur)" ilkesine inanmak, sözünü ettiğimiz müşriklerin vicdanlarında ge­reken etkiyi meydana getirerek onlan tıpkı yeniden doğ­muş gibi yepyeni bir oluşuma kavuşturduğu gibi iman et­tikten sonra da vicdanları üzerindeki etkisini devam etti­rerek kendilerini yüce Allah'ın "Sizler insanlara örnek olarak ortaya çıkarılmış, en hayırlı bir ümmetsiniz" şeklindeki övgüsünü tam anlamı ile hakkeden "eşsiz mü­minler" kuşağı haline getirmiştir.

Evet, "lailâheillellah" ilkesi hem insan kalbinin ve hem de doğru yola koyulmuş, yüce Allah'ın hidayet aydınlığını rehber edinmiş kalblerin yolunun anahtandır.

Çünkü, daha önceki yazılarımızda da birçok kere belirt­tiğimiz gibi insanı, doğuştan; yapısının özelliği itiban ile "ta­pınmaya" yatkın bir varlıktır. Yalnız kendilerine tapı­lan "mabuf'lar farklı olmaktadır. Ayrıca yaşanan hayat tarzı da tapınmak üzere seçilen mabudun kimliğine bağlı­dır.

Eğer "mabud" Allah olursa o zaman hayat tarzı belirli ha­ram ve helallerden, güzel ve çirkinlerden, mubah ve ya­sak­lardan oluşan ilâhî hayat tarzı olur. Buna karşılık eğer seçi­len "mabud" başka bir şey olursa, o zaman, o "mabud"un dikte ettiği hayat tarzı yaşanır. Bu "mabud" ister doğrudan doğruya, isterse çeşitli slogan ve yaftaların ar­kasına saklan­mış dolaylı nefsî ihtiraslar olsun. Bundan dolayı cahiliye dü­zenleri, biçim bakımından farklı olmakla birlikte hepsi de ihtiras kaynaklı olmakla birlikte ortaktır­lar. Bu düzenlere kay­naklık eden ihtirasları ve isterse top­lumu meydana getiren tek tek fertlerin ihtiraslarının top­lamı olsun farketmez. Sonuç itiban ile hepsi de ihtirastır.

İnsan hayatına ve insan psikolojisine uygun gelen ha­yat tarzı, ilâhî hayat tarzıdır. Çünkü bu hayat tarzı; yarat­mış ol­duğu insanı, ona neyin uygun ve neyin yararlı oldu­ğunu bi­len, her şeyden haberdar olan yüce Allah tarafın­dan indiril­miştir. Bu yüce yaratıcının bilgisi her şeyi kap­sar, hiç bir şey O'na gizli kalmaz .Bu arada bugün meyda­na geldiği halde sonucu insan ömrünü aşan uzun bir süre sonra ortaya çıkacak olan etkiler de O'nun bilgisi dışında kalmaz. Yine bu yüce Yaratıcının adalet terazisi, ihtirasla­rın baskısı ile dengesini bozmaz, hükümlerini şahsî yarar­lar ve ihtiyaçlar etkilemez. Üstelik insan hayatının tarzını belirle­meye tek lâyık olan merci O'dur. Çünkü O, hem in­sanın ve hem de bütün evrenin yaratıcısıdır. Yaratma ey­leminin sahibi O olduğuna göre emir verme yetkisi de O'na aittir. Nitekim O, şöyle buyuruyor:

"İyi bilesiniz ki, yaratma ve emir verme yetkisi O'na aittir. Alemlerin Rabbi olan Allah ne uludur." (Araf 154)

İnsan, içtenlikle ve kesinlikle Allah'dan başka ilâh ol­ma­dığını bilmedikçe ilâhî hayat tarzını tam olarak benim­seye­mez. Ancak bu kesin bilgiden sonra kendini tek ve ortaksız Allah'a teslim edebilir. Başka bir deyimle insan, rızkları vere­nin, tartışılmaz güç sahibinin, fayda ve zarar verenin, yaşa­tanın ve öldürenin, bu evrenin tüm olayları ile çekip çevirenin yüce Allah olduğunu, evrende etkili olan tek iradenin O'nun iradesi olduğunu, O'nun dışında­kilerin aslında hiç bir şeye malik olmadıklarını, görünüşte malik oldukan şeylerin yüce Allah'ın dileği ve takdiri so­nucu olduğunu kesinlikle anladığı takdirde, işte ancak o zaman dizginlerini Allah'a teslim eder, O'nun takdirini ve iradesini kabul eder, O'nun emir ve ya­saklan ile önerdiği hayat tarzını benimser.

Bir de şu var ki, bu hayat tarzını yeryüzünde yürürlüğe koymak, sadece insanların bir kesiminin o hayat tarzının uygulanmasını istemeleri ve kendilerini bu hayat tarzına tes­lim etmeleri ile gerçekleşmez. Çünkü yüce Allah'ın eze­li tak­dir ve iradesi, bütün insanlann bir tek ümmet oluş­turmamala­rım kararlaştırmıştır. Nitekim O, bize bu ko­nuda şöyle buyu­ruyor:

"Eğer Rabb'in dileseydi, bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Oysa Rabbinin rahmet ettikleri dışında onlar sü­rekli ihtilâf halindedirler. Zaten Allah onları bunun için yarattı." (Hud/118-119)

Buna göre ortada "Lailâheilellah" ilkesine inanmayan, bu ilkeden hoşlanmayan, hatta bu ilkeye ve bağlılarına savaş açan, bu ilkenin biçimlendirdiği hayat tarzına karşı direnen insanlar var demektir. Bundan dolayı bu hayat tarzım yeryü­zünde yürürlüğe koyabilmek için sözkonusu "Lailâheilellah" ilkesinin inkarcıları ile bu ilkenin biçim­lendirdiği hayat tarzına antipati ile bakanlara karşı müca­dele vermek, cihada giriş­mek gerekir.

Öteyandan bu ilâhî yaşama tarzını yeryüzünde egemen kılmak için girişilecek olan cihad, insanı çeşitli sıkıntılar­la, ölümle ve türlü dünya nimetlerinden yoksun kalmakla karşı karşıya getirir.

Bundan dolayı insanın çeşitli şekilleri olan ve türlü tür­lü tehlikeler taşıyan cihad velvelesine atılabilmesi için Al-lah'dan başka ilâh olmadığına, yaşatanın ve öldürenin, zarar ve fayda dokunduranın, rızkı verenin ve kesenin yal­nız O olduğuna dair kalbinde taşıdığı imanı bir kere daha tazele­mesi gerekir. Yoksa bu yolda yürürken bu imanın sarsıntıya uğrayacağı ilk anda ayakları kayıverir. Yüce Al­lah'ın (c.c.) bütün kaderleri kendi iradesine hareket ettir­diğini, fayda ile zararı, yaşamak ile ölümü takdir edenin, rızkı verenin ve kesenin sadece O olduğunu anlayan kalbdeki imanın sar­sıntıya uğradığı bunalım anını kasdediyoruz. İşte o anda ayaklar biribirine dolanır ve sahiplerini gerisin geri çeviriverir. Yalnız yüce Allah'ın (c.c.) rahmeti­nin koruması altına alarak ayaklarım yere sağlam bastır­dığı ve yeni baştan sağlam adımlarla yürüyüşe geçirdiği kimseler müstesna tabi.

İşte bundan dolayı "lailâheillellah (Allah'dan başka ilâh yoktur)" inancı işin başında İslâm'ın anahtarı, yani kalbin Allah'a teslim oluşunun sembolü olduğu gibi aynı zamanda cihada hazırlayıcı baş faktördür.

Hatta banşta, rahatlık ve huzur dönemlerinde bile in­san kalbi, onu doğru yolda "sebaf'la ilerlemekten alıkoy­mak iste­yen ağır bir baskı altında bulunur. Bu baskı, insa­na hoş ve alımlı gelen arzu ve ihtiraslann baskısıdır. Yüce Allah, bu gerçeği bize şöyle anlatıyor:

"Kadınlarda, evlâtlardan, altın ve gümüş külçelerin­den, otlağa salınmış at ve davarlar ile ekinlerden oluşan arzu ve ihtiraslar, insanlara cazip gösterildi." (Al-i İm-ran/14)

İnsan kalbi, kesin bir şekilde Allah'dan başka ilâh ol­ma­dığına ve dünya hayatının son durak olmadığına inan­ma­dıkça, alabildiğine ayartıcı ve çekici nitelikli olan bu ağır baskı ile başedemez, ağırlığına dayanamaz.

İnsan kalbinde köklü bir biçimde yerleşen Allah inancı, insanda Allah korkusu ve takva duygusu uyandırır. Bu duygu da kalbin Allah'ın emir ve yasaklarına itaat etmesi­ni, dünya hayatının son durak olmadığına, onun ötesin­den yeniden dirilme, mahşerde biraraya gelme, hesaba çe­kilme, ya nimet veya azab biçiminde dünyadaki davranış­larını karşılıklarını görme safhalarının yaşanacağına inanmasını sağlar.

İşte hayatın ölçülerini, değerlerim ve hiyerarşilerini de­ğiştiren faktör budur. Bu inanç varken sırf duyu organları ile algılanan nimetler ve zevk kaynakları hayatın gayesi olmaz. Bu nimet ve zevklere dalmak, insanın tek meşgalesini ve sürekli, alternatifsiz amacını oluşturmaz.

Oysa cahiliye düzenlerinin duygularım yansıtan kalb-leri böyledir. Çünkü eğer insan hayatın kısa süreli insan ömrü ile sınırlanmış bir fırsattan ibaret olduğuna, geçen günün bir daha geri gelmeyeceğine inanınca, o zaman bu kısa görüşlü yargının sözde "gerçekçi" sonucu şu olur; "bu sınırlı dünya ömrü bir daha geri gelmemek üzere geçip git­meden önce mümkün olduğu kadar çok dünya hazzı tat­mak gerekir."

Tabii ki, bu düşünceye göre helâlin ve haramın hiç bir anlamı yoktur. İnsanları peşinden koşturan tek amaç ele geçecek firsatlan son kertesine kadar kullanmaktır. Bu fırsat sarhoşlan önlerine çıkacak her dünya nimetine ba­lıklama dalacaklar ve tıpkı hayvanlar gibi durmadan ye-yip içecek­lerdir. Nitekim yüce Allah (c.c.) bize böylelerini şöyle tanıtı­yor:

"Kâfirler ise dünyanın kazlarına dalarlar, hayvanlar gibi yerler, sonunda barınakları cehennem olacaktır." (Muham­med 112)

Buna karşılık eğer insan yeniden dirilmeye, cezaya, cennetin kalıcı nimetleri ile cehennemin korkunç azabına inanırsa acaba nasıl bir tutum takınması beklenir? Yeri gel­mişken yüce Allah'ın (c.c.) cehennem azabı ile cennet mü­kâfatını yanyana tasvir eden ayetlerinden birini birlik­te oku­yalım:

"Ayetlerimizi inkâr eden kâfirleri ilerde cehenneme ata­cağız. Orada hakettikleri azabı tam olarak tatsınlar diye ateşten yanıp eriyen derilerini başka deriler ile yenileriz. Hiç kuşkusuz Allah aziz ve hakimdir. İman edip iyi amel­ler işle­yenlere gelince onları da içinde ebedi olarak kalmak üzere altlarından türlü nehirler akan cennetlere ko­yacağız. Orada hiç eldeğmemiş eşleri olacak, ayrıca kendi­lerini hiç güneş sızdırmayan gölgelerin altına alacağız." (Nisa 156-57)

Böyle bir inanca sahip olan kimse yoksunluk (mahru­mi­yet) duygusuna kapılmaksızın kolaylıkla yüce Allah'ın (c.c.) çizmiş olduğu sınırların içinde kalabilir. Çünkü iyi bilir ki, dünya hayatında canının çektiği ve fakat yüce Al­lah'ın em­rine uyarak tatmaktan uzak durduğu hiç bir haz, "kaçırılmış bir fırsat" ve bir daha ele geçmeyecek bir gani­met değil, yüce Allah'ın huzurundaki terazide hesaba ka­tılacak bir "ibadef'tir, karşılığım cennette sürekli nimet cinsinden alacaktır. Böyle düşününce kazançlı olduğunu anlar ve Allah'ın emirlerine uyarak terketmiş olduğu haz-lara karşı hayıflanma duygu­suna kapılmaz.

Öteyandan nefsinin aşın arzularına kapılarak yüce Al­lah'ın emirlerine aykın davrandığı takdirde ilerde uğraya­cağı acı azabı düşününce bir kere daha görür ki, asıl ka­zançlı tercih, yüce Allah'ın yasağından uzak durmaktır, yoksa hay­vanların yaptıkları gibi denetimsiz bir şekilde nefsin aşırı arzularına balıklama dalmak değildir. Böylece Allah'a inan­mışlığın kalbde uyandıracağı takva ve Allah korkusu gitgide güçlenmiş, perçinlenmiş olur.

Bundan dolayıdır ki, insanların dünyadaki hayat tarz­ları­nın ana hatlarını çizen bu yüce Kitap, Allah ve Ahiret günü inancım, ağırlık noktası seçmiştir. Bu Kitab'ta yera-lan bütün yönlendirici ilkeler, hukuk prensipleri ve düzen­leyici temeller hep bu iki ana eksenle, yani Allah ve Ahiret inancı ile ilişkili­dir.

Burası bu Kitab'da yeralan konuları ayrıntılı biçimde an­latmanın ve bu konuların insan vicdanım oluşturmadaki etkisini incelemenin yeri değildir. Bu konu hakkında başka bir kitabımızda etraflı biçimde konuşmuştuk.[4] Bu­rada söz konusu olan eşsiz kuşağn oluşumunu sağlayan faktör­lere kısaca değindik sadece . Maksadımız Kur'an'ın içerdiği işaretler, yönlendirici ilkeler, düzenleyici prensip­ler ve hukuk normları ile tarihin bu eşsiz kuşağının vic­danlarını oluşturan en büyük ve en önemli faktör olduğu­nu belirtmektir.

 

b- SÜNNET ve PEYGAMBER (SJLV.)'İN KİŞİLİĞİ

Kur'an'dan sözedilince, hiç kuşkusuz, aklımıza sünnet de gelecektir. Sünnet, bu gök kaynaklı kitabın tamamlayı­cısı ve açıklayıcısıdır. Bizzat yüce Allah (c.c.) bize sünnetin bu açıklayıcı ve ayrıntılı bilgi verici niteliğim şöyle bildiri­yor:

"Sana bu hatırlatıcı Kitabı indirdik ki, inşalara ken­dilerine indirilen bilgileri açıklayasın." (Nahl/44)

Sünnetin konulan, Kur'an'm konularının aynısıdır. Fa­kat aralarında oran farkı vardır. Şöyle ki; Kur'an, "ilâhlık" ilkesini bütün yönleri ve boyutlan ile geniş biçim­de açıklar; sevgi, nefret, ümit, maddilik, maneviyat, somut nesnelere inanmak ve görünmeze (gaybe) inanmak gibi bütün yollardan sızarak onu insanlığın vicdanlarına yer­leştirir; bu yolda insan vic­danlarına gelişme, gerileme, özendirme, ürkütme, yükselme, düşüş, durgunluk, hareketlilik, güven, endişe, rahatlık, sıkıntı, yalnızlık ve toplu­luk gibi bütün değişik durumlannda seslenir.

Kur'an bu konuyu, yani "ilâhlık" konusunu ne oranda ay­rıntılı açıklamaya tabi tutuyorsa sünnet onu o oranda kısa tutar. Böyle olmakla birlikte sünnette de mutlaka bi­linmesi gereken imanla ilgili bazı kavramlar belirlenmek­te, insanlar dünya hayatı içinde bu kavramlann ölçüleri­ne göre biribirinden ayırt edil­mek­te, sınıflandırılmakta ve İslâm top­lumunda bu duruma ilişkin hükümler ortaya konmaktadır.

Bunun yanında Kur'an'ın kısaca değindiği çoğu hukukî (teşnî) konulan, sünnetin ayrıntılı biçimde açıkladığını gö­rürüz. Öyle ki, bu ayrıntılı açıklayıcılık kimi meselelerde in­sanlara helâlin ve haramın ne olduğunu kesin bir dille söy­leme derecesine kadar varabilmektedir.

Yine Kur'an'da Ahiret gününü çarpıcı tablolar sunarak geniş bir biçimde anlatırken buna karşılık sünnetin özen­dirici ve uyarıcı direktiflere, yani insanı cennete yaklaştı­racak amellere özendirici ve cehenneme sürükleyecek dav­ranış­lardan sakındırıcı açıklamalar geniş bir şekilde yer ayırdığı görülür.

Kısacası sözümüzün konusu olan bu eşsiz neslin oluşu­munda Kur'an'm etkisinden sözederken aynı zamanda bu oluşum üzerinde sünnetin etkisinden de sözetmiş oluruz.

Fakat sözlerimizin bu noktasında sözkonusu kuşağın fertlerinin vicdanlarını yeteneklerinin son noktasına çıka­rarak yücelmiş oldukları doruklara tırmandırmada olağa­nüstü de­recede etkili olan başka bir unsurdan, özel bir faktörden sözetmek istiyoruz. Bu faktör, o kuşağın Pey­gamberimiz -salât ile selâm üzerine olsun- ile bir arada yaşaması, O'nu önlerinde bulmalarıdır. Hiç kuşkusuz Peygamberimizin bu dolaysız varlığının hem çevresindekiler arasındaki yüksek örnek oluşturan şahsiyetlerin sayıca çok olmasında ve hem de bu yüksek örneklerin ulaşmış ol­dukları dorukların tarihte başka bir kuşağa nasip olma­mış yücelikte olmasında büyük oranda etkisi olmuştur. Başka bir deyimle Peygamberimizin kişiliğinin dolaysız etkisi, O'nun çevresinde halkalanan, O'nu seven, O'nun gözü önünde yetişen, O'nun feyizli pınarından su içen ve O'nu konuşarak, görerek, işite­rek örnek edinen insanların vicdanlarının oluşumunda çar­pıcı olmuştur.

Tarih boyunca her öğretmeni, her rehberin çevresideki-leri şu ya da bu oranda etkilediği görülür. Fakat Peygam­berimizin şahsiyetinin, bağlılarının ve sevenlerinin vic­danla­rında meydana getirdiği etki, tarihte eşi tekrarlana­mamış bir etkidir. Bunda şaşılacak bir şey yok. Çünkü Peygamberimi­zin şahsiyeti de tarihte tekrarlanamamış bir şahsiyettir.

Bu şahsiyet, insan soyunun tarihin başlangıcından so­nuna kadar şahid olduğu ve olacağı en büyük ve en yüce şahsiyettir.

Her türlü ölçüyü aşan bu yüceliği burada ayrıntıları ie ta­nıtmamıza imkân olmadığım hemen belirtmeliyiz. Bu şahsi­yet, içinde birçok şahsiyetler ve bu yücelik, içinde bir­çok yücelikler içerir. Öyle ki, eğer herhangi bir kimsede bu şahsi­yet ve yüceliklerden bir tanesi bulunsa o kimse tari­hin bü­yükleri arasına girer. Durum böyleyken bütün bu şahsiyet ve yüceliklerin, düşünülebilcek en yetkin örnekle­ri ile Peygam­berimizin kişiliğinde birleşmelerinin çarpıcı anlamını varın siz düşünün. Meselâ O'nun eğitici şahsiye­ti, siyasî liderlik şahsi­yeti, askerî komutanlık şahsiyeti, ibadet tutkunu şahsiyeti, kocalık şahsiyeti, babalık şahsiyeti, arkadaş şahsiyeti, dâvasını tanıtıcı, karşısındakini ikna edici şahsiyeti. Bütün bunlara bir de bu şahsiyetle­rin biribirini ezmeyen, bir denge içinde ve hiçbirinin diğe­rinden kopukluğuna meydan vermeyen bir dengeleyici içinde bü­tünleştiğini ekleyiniz.

Kısacası tarihin emsalsiz yüceliği ile bu emsalsiz yüce­li­ğin yine emsalsiz etkinliği ile karşı karşıyayız.

Ebu Süfyan, henüz müslüman olmadığı dönemde, ge­rek bu yüceliğin ve gerekse bu yüceliğin insanlar üzerin­deki de­rin etkisinin bir nebzesini şu sözlerle dile getirmek istemişti; "Başka hiç bir kimsenin, Muhammed'in arka­daşları tarafın­dan sevildiği kadar insanlarca sevildiğini görmüş değilim".

Ebu Süfyan'ın bu tanımı doğru ve belirleyicidir. Ger­çek­ten Peygamberimizin kişiliği, sevenlerim sevgilerinin son kertesine kadar sürükleyen çarpıcı bir kişilikti. Basi­ret yok­sunu düşmanları için de aynı kural ters orantılı olarak geçer­lidir. Yani ondan nefret edenler de bu nefret­lerini önünde durduracakları bir sınır belirleyemezlerdi.

Hiç kuşkusuz O'nun sevenleri, bağlıları ve yanından ay­rılmayanları; ondan en derin şekilde etkilenmişler ve bunun sonucu olarak Kur'an pınarından kana kana su içebilmişler ve doruklara tırmanmaları daha kolay olmuştur. Çünkü Kur'an gürül gürül akan coşkun bir pınardır. Fa­kat herkes bu pınardan su dolduracağı kabın genişliği, kapasitesi oranında su alabilir. Buna göre bu yüce ruhla beraberlik kurmuş ol­maları sonucunda genişleyen kalbler ile enginleşen ruhların Kur'an ruhunu özümleme kapasi­teleri daha büyük ve onu kavrayıp uygulama yetenekleri daha yüksek olacaktır.

Nitekim Peygamberimizin (s.a.v) sahabilerinden biri olan Hanzele, bir keresinde Onun yanandayken, işle­rine-güçlerine ve normal hayatlarına döndükleri zamanlardan farklı durumda olduklarını belirtti ve Peygamberimizden şu cevabı aldı:

"Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederek söy­lü­yorum ki, eğer benim yanımdayken ve zikrederkenki du­ru­munuzu dışarda da devam ettirmiş olsanız, melekler yatakla­rınızda yatarken ve yollarda yürürken ellerinizi sı­karlardı. Fakat, ya Hanzele, bazan öyle ve bazan böylesi-niz." (Müs­lim)

Bu demek değildir ki, sahabiler Peygamberimizin ya­nın­dan ayrılınca O'nun üzerlerindeki etkisi kayboluyordu. Böyle bir etkinin kaybolması düşünülemez. Buna göre sa-habilerin bu yoldaki açıklamaları, Peygamberimizin aracı­sız sohbeti­nin vicdanlarında meydana getirdiği etkinin de­rinliğini kanıt­lar. Öyle ki; onlar, alışageldiklerinden farklı varlıklar haline geldikleri duygusuna kapılıyorlardı.

Gerçekten bir ışığın kaynağı olan bu yüce ruhtan almış oldukları ışınlar, onların ruhlarını şeffaftan parıltılı ve uçan hale getiriyordu. Tıpkı suda yüzen bir yüzücünün su tarafın­dan kaldırılan gövdesini hafiflemiş hissetmesi gibi. Buna karşılık dışardaki gündelik hayata döndüklerinde ruhlarını ısıtan ışın akımı zayıfladığı için Peygamberimi­zin yanındaki halleri ile normal hayatlarının akışı sırasın­daki halleri ara­sında bulunan farkı hissediyorlar.

Fakat tarihin realitesi bize diyor ki, onların ruhlarını ısıt­mış olan ışın birikimi hiç bir zaman kaybolmadı. Du­rum böy­leyken Peygamberimizin yanından ayrıldıklarında kendile­rinde değişik hissetmeleri, sadece daha yüksek en­ginlere doğru kanat çırpabilme özlemlerini yansıtıyordu, yoksa bu durum uçma yeteneklerini tamamen yitirdikleri anlamına gelmiyordu. Çünkü onlar hayatları boyunca da­ha önce hiç bir insan neslinin hayal edemediği engin ufuk-lardaki rekorlarını sürekli biçimde yenileyerek uçmalarını hep devam ettirmişlerdir.

Bununla birlikte İslâmiyetin yeryüzünde yürürlükte ola­bilmesi için Peygamberimizin -salât ve selâm üzerine olsun- bizzat varolmasının, hayatta bulunmasının şart ol­duğunu söylemek istemiyoruz. Çünkü eğer yüce Allah (c.c.) bunun şart olduğunu, bu olmadan İslâmiyetin yeryü­zünde egemen olamayacağını bilseydi, Peygamberimizden sonra insanlara İslâmiyeti yürürlüğe koyma görevini yük-lemezdi. Çünkü O, hiç kimseye gücünün dışında görev yüklemez.

Tersine diyoruz ki, Peygamberimiz (s.a.v) ölümünden sonra da İslâmiyetin yeryüzünde eksiksiz biçimde uygula­masına rehberlik edecek yeterlikte sünneti ve uygulama­ları ile müslümanların arasındadır. Biz yukardaki sözleri­mizle sadece gerçekten yaşamış bir tarih realitesini açıkla­mak istedik. Bu tarihî realite şudur: Peygamberimizin çevresinde halkalanan müslümanlar arasındaki seçkin ör­neklerin sayısı, daha önceki hiç bir dönemde görülmemiş oranda çoktur. Şunu da hemen belirtelim ki, bu seçkin ör­neklere, yıllara ve yüzyıllara dağılmış biçimde günümüze kadarki bütün İslâm tarihi boyunca hep rastlanagelmiştir

 

c- YENİ BİR OLUŞUM

Sözünü ettiğimiz eşsiz kuşağın oluşumunu sağlayan ve asla gözden kaçırılmaması gereken bir üçüncü faktör de bu kuşağın tarih sahnesine yeni çıkmış olmasıdır.

Her yenilikçi kuşak, eski kuşaklara göre daha   canlı, daha hareketli ve daha genişlemeye yetenekli olur. Bu re­alite insan doğasında olduğu gibi maddî evrenin yasaların­da da geçerlidir. Meselâ laboratuvarda üretilen taze oksi­jeni düşünelim. Bu oksijen havada bulunan normal oksi­jenden daha faal, yani tutuşma yeteneği daha yüksektir. Oysa bu iki oksijen türü yapı bakımından aynıdır.

İşte tıpkı bunun gibi tarihte yeni bir çığır açan, yeni bir akım başlatan vicdanlar, diğer normal insanların vicdan­ların­dan daha canlı, daha atılımcı olurlar. Bu durumu şu iki se­beple açıklayabiliriz:

1 - Yeni sosyal akım - özellikle İslâmiyetin geliştirdiği gibi yeni bir sosyal akım- insan vicdanlarım yeni bir sente­ze ka­vuşturarak onlan gerçekten yeni bir yapıya, bol ener­jili ve kafalarına sığmaz derecede atılımlı bir hareketliliğe dönüştü­rür. Tıpkı lâboratuvar potalarında elde edilen taze oksijen gazı gibi.

2 - Yeni sosyal akımı temsil eden kuşak, her zaman çe­tin, sıkıntılı ve katlanılması çok zor direnmeler ve meydan okumalarla karşılanır. Oysa bu sert direnmeler ile çetin mey­dan okumalar her zaman için canlı vicdanları daha bi­lenmiş hale getirerek  olanca enerji ve yeteneklerini son damlalarına kadar ortaya koymalarını sağlar.

Eğer yeni bir sosyal harekette bu iki faktör, yani vic­dan­ların yeni yapısı ile karşıdan gelen saldırıların aman-sızlığı faktörleri biraraya gelirse o kuşağı oluşturan insan­ların vic­danlarında oluşacak olan korkunç dereceli atılımı kolayca tasavvur edebiliriz. Bu korkunç atılım, elbette ki, pratikte kendini gösterecektir.

Bunun yanında yeni sosyal akımın taraftarlan, temsil­cisi oldukları yeniden doğuşun değerim en iyi şekilde bilen kim­selerdi. Çünkü onlar, daha önceki cahiliye dönemini yaşadıktan sonra İslâm'a geçtikleri için cahiliye ortamın­dan İslâm'a geçişlerini sağlayan sosyal devrimin olağanüs­tü önemini fiilî tecrübeleri ile bizzat yaşayarak kavramış­lardı. Nitekim Hz. Ömer -Allah ondan razı olsun- "Cahili­ye döne­mini bilmeyen İslâmiyeti bilemez" derken bu gerçeği dile getiriyordu. Yani İslâmiyetin değerim, ancak onunla cahiliye dönemi arasındaki farkı iyi kavrayanlar takdir edebilirler.

Ayrıca bu eşsiz kuşağın müslümanları, ortaya çıkan bu yeni yapıyı korumaya en düşkün, onu her türlü kemlikten uzak tutmakta en titiz insanlardı. Çünkü bu yapının du­varla­rını kerpiç kerpiç örenler, kuruluş yorgunluğunu çe­kenler, o uğurda türlü türlü sıkıntılara katlananlar, gün be gün yükseli­şim özlemle gözleyerek sonunda en güzel şekilde tamam­landığı güne kavuşanlar onlardı. Bundan dolayı onlar, bu yapı üzerinde birinin oynamasını ya da bir takım hoyrat elle­rin orasım-burasmı tırtıklamasını görme­ye dayanamazlardı. Çünkü bu yapı duygularının derinlik­lerinde kök salmış, onlar onun ve o da onların ayrılmaz bir parçası haline gelerek var­lıkları onun varlığı ile eşleşmiş­ti.

İşte sözkonusu eşsiz kuşak İslâm'a böylesine düşkün, Peygamberimizin (s.a.v.) rehberliği altında kurdukları bu yapının sağlam ve bakımlı kalması hususunda böyle titiz­di.

Bununla birlikte bu faktörün de İslâmiyetin yeryüzün­de yürürlüğe konması için şart olduğunu söylemek istemi­yoruz. Çünkü eğer yüce Allah (c.c.) devrimci bir kuşağın varlığının şart olduğunu bilseydi, bu devrimci kuşaktan sonra gelecek kuşaklara İslâmiyeti uygulama görevi ver­mezdi. Biz bu sözle­rimizle sadece benzeri bir daha yaşanmamış olan bir tarihî realiteyi yorumlamaya çalıştık.

Sözlerimizin burasında önümüze kesin bir şekilde ce­vaplandırmamız gereken bir soru çıkıyor. Çünkü bazı kim­seler bir kere o eşsiz kuşağa ve bir de ondan sonra gelen müslüman kuşaklara baktıkları zaman içlerinde uyanan kuş­kunun dürtüsü ile şöyle diyebilirler: "İslâmiyet, sadece kısa bir dönem yaşadı. Bu kısa dönem Peygamberimizin zamanı ile raşid halifeler devridir. Bundan sonra İslâmiyet tarihe ka­rıştı". Günümüzün fikir dünyasında ci­rit atan Batı şarkiyatçı­ları (oryantalistleri) ile onların İslâm alemindeki çömezleri binbir dereden su getirerek bu kuşkuyu beslemeye, haklı göstermeye çalışırlar. Tek iste­dikleri şey; insanların, İslâm'ın bir zamanlar olduğu gibi yeniden gündelik hayata egemen olabileceğinden ümit kesmeleridir!

Eşsiz neslin İslâm'a ve Müslümanlara İlişkin rolü?

Bu eşsiz kuşak benzeri tekrarlanmaz -yada en azından şu ana kadar tekrarlanamamış- olduğuna göre değeri ne­dir? İslâm'a ve müslümanlara ilişkin rolü nedir? Acaba sadece geri dönüşü mümkün olmayan bir tarihî hatıradan mı ibaret­tir.

Ortada bu kuşağın doğuşunu sağlayan ve tekrarlanma­sı mümkün olmayan özel şartlar olduğuna ve Peygamberi­mizin -salât ve selâm üzerine olsun- bizzat önlerinde olma­sı ve devrim ortamının vicdanlarında canlılık uyandırması gibi özel şartların bu kuşağın doğuşunu derinden etkiledi­ğine göre İslâmiyetin o günlerdeki çarpıcı biçimi ile yeni bir pratik ger­çeklik kazanması nasıl

Bu soruya belli sınırlamalı, kesin bir cevap vermek ge­re­kir.

Acaba bu eşsiz kuşağın tekrarlanması mümkün olma­yan, ya da en azından şu ana kadar tekrar edilememiş olan tarafı nedir? Acaba İslâmiyetin pratik hayatta uygu­lanmasını gerçekleştiren temel özellikler mi, yoksa bu te­mel özelliklerin gündelik hayata geçirilmesi hususunda sözkonusu kuşağın ulaştığı erişilmez yüksek derece mi?

Ayrıca acaba bu kuşağın oluşumunu hazırlayan ve tek­rarlanmasının imkânsız olduğunu söylediğimiz özel şart­ların kesin fonksiyonu nedir? Acaba bu özel şartların etki alam, İslâmiyetin pratiğe geçirilmesini sağlayan temel özellikleri oluşturmak mıdır, yoksa bu özel şartların etki­si, o eşsiz ku­şağın İslâmiyetin gündelik hayata uygulan­ması hususunda ulaştığı derecenin yüksekliğinde mi gö­rülmektedir?

Öyle sanıyorum ki, mesele şimdi daha belirli bir nitelik kazandı.

İslâmiyetin gündelik hayata geçirilmesini gerçekleşti­ren temel özellikler tümü ile Kur'an ve sünnetten, yani müslümanlann hayatında varlıkları sürekli olan, yüce Al­lah'ın (c.c.) iradesi ve dileği ile korunmuş olan iki unsur­dan kay­naklanır. Bilindiği gibi daha öceki ilâhî kitaplar kaybolduğu, yada büyük çapta değiştirildikleri (tahrif edil­dikleri) halde yüce Allah (c.c.) Kur'an'ı koruyacağını şu sözleri ile üstlen­miştir:

"Kur'anı biz indirdik ve onu koruyacak olan biziz." (Hicri 9)

Yüce Allah (c.c.) Peygamberinin sünnetini korumayı da garanti etti. Oysa eski peygamberlerin sünnetlerinden

Kur'an'da bize aktarılanlar ile Peygamberimizin o dö­nem­ler hakkında verdiği bilgiler dışında günümüze hiç bir şey kalmamıştır.

Hemen belirtelim ki, bu iki kaynakta, yani Kur'an ve sün­nette, müslüman ferdi, müslüman toplumu, müslüman üm­meti ve müslüman devleti meydana getirmek için ge­rekli olan bütün ana "maddeler" vardır. Tarihin hangi yüzyılı yaşanıyorsa yaşansın farketmez. Bunun için gerek­li olan tek şey, müslümanlann bu sosyal yapıyı kurmaları istemeleri ve bu uğurda gereken çabayı harcamayı azmet­meleridir.

Sözkonusu özel şartların sağladığı sonuç, İslâmiyete pratik varlık kazandıran ve hepsi de Kur'an ile sünnetten kaynaklanan temel özelliklerin gerçekleştirilmesi husu­sunda ulaşılan o erişilmez derecedir. İşte tarihte bir daha tekrarlanamayan şey o yüksek derecedir, yoksa sözkonusu temel özellikler değildir.

Şimdi de yukardaki sorunun ikinci şıkkını cevaplandır­maya sıra geldi. Sorunun ikinci şıkkı şudur: İslâmiyetin ilk döneminde fiilen gerçekleştirilen o yüksek uygulama derecesi, tekrarlanmaları mümkün olmayan özel şartların ürünü olduğundan dolayı bir daha gerçekleştirilemez ol­duğuna göre bu derecenin İslâmın ve müslümanlann ha­yatındaki değeri nedir? Acaba o, insanların sadece hatıra zevkini tatmin etmek için başvurabilecekleri tatlı bir düş­ten mi ibarettir?

Asla! Yine Allah'ın (c.c.) iradesi ile ulaşılan bu yüksek derece müslümanlann her dönemde gerçekleştirmeye giri­şecekleri sürükleyici bir örnek olsun diye varolmuştur. Müslümanlar o noktaya ulaşma çabası içinde olduklan sü­rece toplum olarak o dereceye ulaşamasalar bile, aslında hedefe doğru ilerlemiş olurlar. Üstelik tarih şahiddir ki, her kuşağın bazı seçkin fertleri; o yüksek uygulama düze­yine ulaşmayı her dönemde başarabilmişlerdir.

Bu kimselerin kalbleri İslâm nuru ile panldar. Onlar sahabilerin Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- ile birarada yaşayarak yapmış oldukları alıntıların (ikti­basların) tıpkısını O'nun şahsiyetini ve yaşadığı olayları inceleyerek sağlayabilen kimselerdir. İlk müslüman kuşa­ğın yaşayarak hissettiği devrim heyecanının aynısını vic­danlarının derinliklerinde duyarlar. Kur'an ve sünnet pı­narlarından sahabiler gibi kana kana su içme hünerini gösterirler ve bütün bunlann sonucu olarak vicdanlarında sahabilerin gerçekleştirdikleri yapı değişikliğinin benzeri­ni gerçekleştirirler.

Bu seçkinler her nesilde küçük bir azınlık halindedir­ler. Evet, oysa Peygamberimizin -salât ve selâm üzerine olsun- çevresinde halkalanan müslümanlar arasında göze batacak derecede çoğunluk oluşturuyorlardı.

Fakat müslümanlar, bir bütün halinde sahabilere özen-meye girişince, o yüksek düzeye ulaşamasalar da, doruk noktası ile aralarındaki mesafeyi önemli oranda kısaltır­lar. Çünkü bu zıplama girişiminin sadece kendisi ile insa­nı yükseğe doğru yöneltir. Oysa yerinde oturup kalmak, insanı sürekli biçimde daha alt düzeye indirir. Çünkü kar­şı konulmaz yerçekimi kuvveti, yükselme gayreti göster­meyen her şeyi aşağı doğru çeker. Aşağıdaki ayetleri bu açıdan yorumlayarak okuyalım:

"Asr'a yemin olsun ki, tüm insanlar hüsrandadırlar. Sadece iman edip iyi ameller işleyenler ile biribirlerine hakkı ve sabretmeyi tavsiye edenler müstesna." (Asr Sures 1-3)

İşte sözkonusu eşsiz kuşağın, İslâmiyetin ve müslü-manlann hayatında oynayacağı rol buradan kaynaklanır. Yani bu benzersiz örneğini, düş, hayal ve slogan olarak de­ğil de pratikte gerçekleşmiş somut bir realite olarak varol­ması, İslâm'a gerçekçilik kazandırmak isteyenler için ar­zularını pratik hale getirmek yolunda ve bu uğurda elle­rinden gelen gayretlerini harcamalan hususunda kamçıla­yıcı bir faktör olur.

Müslümanlar İslâmiyetin temel özelliklerini pratik ha­yata aktarmayı başarınca, eğer arkasından ilk kuşağın ulaştığı yüksek dereceye erememişler ise kaybettikleri bir şey olmaz. Çünkü en alt düzeyde bile olsa, İslâmiyetin ana özelliklerine gerçekçilik kazandırmak, çağımızın cahiliyeti dahil -hatta çağımızın cahiliyeti başta- olmak üzere tari­hin bütün cahiliye dönemlerine göre olağanüstü bir atılım, gözalıcı bir yüksek atlama rekorudur. Bu durumda diğer yüksek dereceler fazilet yansı ve imrenilecek nafile alan­ları olarak kalırlar. Hiç kimseye gücünü aşacak ağırlıkta yük yüklenmez. Bu alanda herkes gücünün yettiği oranda ileri giderken çok küçük bir azınlık ilk kuşağın düzeyine ulaşır, geride kalan halk da bu hedefe birkaç adım yaklaş­mış olur.

Evet, bu eşsiz kuşağın bir tarih realitesi olarak önü­müzde duruşunun ilâhî takdirdeki gerekçesi, hikmeti, ılık esintileri ile kalbi bir süre ısıttıktan sonra dağılıp kaybola­cak tatlı bir hatıra olmak değil, tersine yenilenecek bir realite olmaktır.

Çünkü yüce Allah(c.c.) Kur'an'da müslümanları Kıya­met gününe kadar Peygamberimizi rehber edinmeye ve o eşsiz kuşağın izinden giderek onlarla bütünleşmeye çağı­rarak şöyle buyuruyor:

"Gerçekten Allah'a ve Ahiret gününe kavuşmayı arzu edenler ile Allah'ı sık sık ananlar için Peygamber, güzel bir örnektir." (Ahzab/21)

"Kendilerinden önce iman edip Medine'ye göçenler son­radan göçedip yanlarına gelenleri severler, onlara verilen ganimetlerden dolayı ihtiyaç duygusuna kapılmayarak sı­kıntıda bile olsalar karşılarındakini kedilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte felaha erenler onlardır. Onlardan sonra Medine'ye gelen göçmen­ler de şöyle derler; 'Ey Rabbimiz bizi ve bizden daha önce iman etmiş kardeşlerimizi affeyle, kalblerimizde müminle­re karşı kin oluşmasına fırsat verme. Hiç şüphessiz, Sen şefkatli ve merhametlisin." (Haşr/9-10)

Şimdi bundan daha fazlasını söylemek istiyor ve diyo­ruz ki; çağımızın İslâmî uyanışı o eşsiz kuşağın özellikleri­ni en güçlü biçimde temsil eden bir akımdır, bu akım; o dö­nem oranında kökleşmiş ve bol taraftar toplamış değilse de asla o eşsiz örneğin çok uzağında da değildir.

Sebebine gelince İslâmiyet, günümüzde Peygamberimi­zin (s.a.v):

"İslâm garip olarak yayılmaya başladı ve ilerde de tek­rar ilk döneminde olduğu gibi garip hale gelecektir. Müj­deler olsun o gariplere!" (Müslim)

diye buyururken geleceğini haber verdiği "İkinci garip­lik dönemi"ni yaşıyor.

Bu ikinci gariplik dönemi her ne kadar "İlk gariplik dö-nemi"nin her yönden aynısı değilse de birçok temel özellik­lerde onunla arasında benzerlik bulunduğu kesindir.

İki dönemin bu ortak özelliklerinin en önemlisi, insan­ların hayat tarzlarını ilâhî metoda göre düzenlemeleridir.

 

Diğer bir ortak nokta da bu gün de insanlan yeni baştan İslâm'a çağırmak zorunluğu ile karşı karşıya oluşumuz-dur. Bu zorunluğun gerekçesi günümüz insanlarının, ilk gariplik döneminin insanlan gibi, dilleri ile "lailâheillellah Muhammedün Resulullah (Allah'tan başka ilâh yoktur. Muhammed Allah'ın Peygamberidir)" demeye yanaşma­maları değildir. Sözünü ettiğimiz zorunluğun gerekçesi, günümüz insanlarının bu defa "Lailâheillellah" cümleciği­nin temel gereği olan Allah'ın hükmünü egemen kılmaya ve ilâhî yaşama tarzını benimsemeye yanaşmamalandır. Oysa Atlas Oksanusu'nun batı sahillerinden Büyük Ok-yanus'un doğu sahillerine kadar uzanan bölgelerde yaşa­yan bir milyar küsur insan her gün "lailâheillellah" diyor­lar.

İşte üstüste yeni baskılar yapan milyonlarca mushafa, Kur'an okuyan ve meraklı dinleyicilerine açıklamalı hadis ve fıkıh dersleri veren yüzlerce televizyon ve radyo istas­yonuna rağmen İslâmiyetin günümüz dünyasında ızdıra-bını yaşadığı "garip"liğin içyüzü budur!

Gariplik dönemlerinde insanların vicdanlarında yaşa­yan kültür birikiminin aksayan taraflarım düzelterek de­vam ettirme eğiliminden daha çok, köklü değişikliklere yö­nelen "yemden yapma" gayretleri görülür.

Günümüzün müslüman milyonları vaktiyle Peygamber Efendimizin (s.a.v.) işaret buyurduğu "sel köpüğü" döne­mini yaşıyorlar. Hani bir gün Peygamberimiz "Gün gele­cek, diğer ümmetler neredeyse yemek çanağına üşü­şen açlar gibi üzerinize üşüşecekler" buyurmuş ve orada bulunan sahabilerin "Ya Resulallah, yoksa o zaman sayımız az da olacak da ondan mı? " diye sormaları üzeri­ne de sözlerini frHayır, tersine o gün sayıca kalabalık olacak, fakat sel köpüğü gibi olacaksınız" diye bağla­mıştır. (Ahmed Ebu Davud).

Bu "sel köpüğü" yığınların muhtaç olduğu şey vaaz, ir-şad ya da mescidlerde, radyo-televizyon stüdyolarında, ki­taplarda, konferans salonlarında verilecek dersler yolu ile kendilerine İslâmiyetin gerçeklerini sunmak değildir. Onların muhtaç olduğu şey, varlıklarını çepeçevre kuşatan ve vicdanları üzerine baskı kuran cahiliye uyuşukluğundan kararlı bir "olup-bitti" operasyonu ile kendilerini çekip çı­kararak İslâm'ın gerçekleri ile yeniden bütünleşip kaynaş­malarım sağlamaktır. Bu yeni atılımın amacı kitlelere İslâmiyeti doğrudan doğruya "yaşatmak" olmalıdır, yoksa İslâmiyetin gerçekleştirilmesi uğrunda kıllarım bile oy-natmaksızın oturduklan yerlerden İslâmiyeti "konuşmala­rı", "düşünmeleri", "ona hayran olmaları" veya onun gel­mesini "temenni etmeleri" ile oyalanmamalıdır.

Günümüz İslâmi uyanış akımının omuzladığı ana görev aslında budur. Bu akım gariplik dönemi ortasında beliren yeni bir uyanıştır. Bundan dolayı bu akım, ilk İslâm kuşa­ğının oluşumunda katkısı olan ve bin üçyüz yıl boyunca bir daha tekrarlanamamış olan iki faktörden birine, yani köklü yaşayanlann vicdanlarında tam anlamı ile etkilidir. Bunun sonucu olarak bu akımın bağlıları, olanca gayretle­ri ile İslâmiyetin sözkonusu ikinci gariplik dönemini sona erdirmeye çalışıyorlar, tıpkı birinci garip dönemini sona erdirmek için elinden gelen her şeyi yapmış olan ilk İslâm cemaatı gibi.

Diğer faktör, Peygamberimizin (s.a.v) bizzat o günün müslümanları arasında bulunmasıdır. Bu faktör, doğal olarak Kıyamet gününe kadar tekrarlanmayacaktır. Fakat günümüzün "yeniden doğuş" hareketi gerçek derinliği ile vicdanlarına sindiren, İslâmiyetin ayrıntılarına katılıp özünü gözden kaçırma yanılgısına düşmeyen, bu dini yeni­den hayata egemen kılıp kökleştirmek için yeryüzünde vermek durumunda oldukları çetin mücadelenin karakte­rini iyi kavramış olan "çağdaş garipler"in Peygamberimi­zin hayat hikayesi ile sünnetinden derleyecekleri gerçekle­ri O'nunla birarada yaşamışçasına algılayıp benliklerine mal etmelerini bekleyebiliriz. O zaman bu çağdaş gariple­rin Peygamberimizin hayat hikâyesi ve sünneti aracılığı ile gerçekleştirecekleri "uzaktan birlikte yaşama" süreci, ilk müslüman kuşağın daha az emekle ulaşabildikleri eri­şilmez doruklara yaklaşmalarını garanti edecektir. Çün­kü ilk kuşağın müslümanları kendilerini doruklara tır­mandıran yükselme enerjisini Peygamberimizin şahsiye­tinden dolaysız olarak almışlardı.

Kısacası, az önce değindimiz gibi, çağdaş İslâmî uyanış akımı, sözümüzün konusu olan eşsiz kuşağın özelliklerim en güçlü şekilde temsil eden islâmî harekettir. Gerçi günü­müzdeki uyanışın örnek fertleri o günkü kadar çok sayıda değildir ve sağlanan yükselmenin derecesi o günkü yük­selme derecesinin altındadır, ama iki örnek arasındaki mesafe çok uzak değildir. Çünkü günümüzün uyanış akı­mı, topluma ilk kuşağın düzeyine yükselmiş örnekler su­nabilmekte ve bu yönü ile bize, o ilk saadet dönemim ha-tırlatabilmektedir. Günümüz uyanışının örnek fertleri, tıpkı sahabiler gibi varlıklarım yüce Allah'a (c.c.) adamak­ta, olanca içtenlikleri ile Allah yolunda cihada sarılmakta, gönül hoşnutluğu ile bütün dünya nimetlerini hiçe saymış olarak şehitliğin kucağına atılmakta, sadece yüce Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya önem vermekte, bu yolda sıra­dan vücudlann ve ruhların kazanamayacakları çeşitli iş­kencelere inanılması güç bir dirençle karşı koymaktadırlar.

Özetle vurgulamak istediğimiz ikinci husus da şudur: "İslâmiyetin realitesi ile idealizmini birlikte temsil eden o eşsiz kuşak, sırf bir tatlı hatıra olsun diye varolmamıştır. Tersine o günden sonraki bütün müslüman kuşaklan ken­di düzeyine yükselme girişiminde bulunmaya özendirmek için ortaya çıkmıştır. Müslümanlar bu yükselmeye giriş­tikleri takdirde, ister bir bütün halinde o yüce düzeye ulaşsın ve isterse ulaşamamış olsunlar, daha aşağılara düşmekten kurtulup gayretleri oranında yükselmiş olur­lar.

Yine özetle değineceğimiz üçüncü nokta da şudur ki, sözkonusu örnek kuşağı benzersiz saydıran hususlar, İslâmiyetin temel özellikleri değildir. Çünkü bu temel özellikler, her nesilde aranan, her kuşak tarafından ger­çekleştirilmesi mümkün olan ve İslâmiyetin yeryüzünde doğru biçimde uygulanabilmesi için mutlaka gerekli olan özelliklerdir. İnsanlar, müslümanlar eğer bu temel özellik­lerin gereğine uymazlarsa hesaba çekilecekler, bu alanda­ki ihmalkârlıkları yüzünden hem yüce Allah'a ve hem de kendilerine karşı sorumlu sayılacaklardır. Başka bir de­yimle yeryüzünde varlıklarım kamtlayabilmeleri ve baş­kalarının gözünde ağırlıklı bir haysiyete sahip olabilmele­ri, bu temel özellikleri gerçek anlamda taşımalarına bağlı­dır.

İlk müslüman kuşağı benzersiz saydıran şey bu temel özellikleri gerçek nitelikleri ile benliklerine mal ettikten sonra, onları, pratik hayata uygulamada ulaştıkları şaşır­tıcı derece yüksekliğidir. İşte bu yüksek dereceye yüksel­meyi yüce Allah (c.c.) herkese farz kılmadı. Herkese farz olan şey, bu alanda islâmî hayatın vazgeçilmez şartı olan asgarî düzeyin üzerinde bulunmaktır. Daha yukan derece­ler övülecek nafile alanları sayılmıştır. İnsanlar doğru bir islâm eğitimi ile yetiştikleri, hak nuru ile aydınlanabildik­leri, yüce Allah'ı (c.c) görüyormuş gibi O'na ibadet etme bi­linci kazandıkları ve sanki Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- ile birarada yaşıyor gibi O'na uyabildikleri takdirde bu derecelerin basamaklarını tırmanmayı başa­rabilirler.

İnsanlar bu dinin temel gereklerini asgarî düzeyde ger­çekleştirdikleri zaman, başta günümüz cahiliye akımı ol­mak üzere tarihin bütün cahiliye akımlarının yapamadığı oranda hayatı yaşanabilir hale getirirler. Fakat bu alanda daha yüksek bir gerçekleştirme yüzdesi tutturulabilirse ortaya bir "yeryüzü cenneti" manzarası çıkar. Sözümüzün konusu eşsiz kuşağın eli ile bir zamanlar gerçekleşen ve müslümanların gelecek herhangi bir yüzyılda mutlaka gerçekleştirmeye girişecekleri tatlı bir özlem olarak vic­danları dalgalandıran bir "yeryüzü cenneti!"

İslâm Ümmetinin Belirgin Özellikleri:

Şimdi de islâm ümmetinin doruğa ulaştığı dönemdeki en belirgin karakteristiklerini vurgulamak istiyoruz. Yüce Allah'ın (c.c.) Kur'an'daki

"Sizler, insanlara örnek olsun diye ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz".

öyvüsünü tam anlamı ile gerçekleştirmiş doruk döne­mindeki temel özelliklerini yani. Yalnız hiç aklımızdan çı­karmamalıyız ki, bu kısa sunuş sırasında aslında bütün müslüman kuşaklar için gerekli olan temel islâmî özellik­leri, sözünü ettiğimiz eşsiz kuşağın gerçekleştirdiği örnek şekilleri ile ele alacağız. Yine hiç aklımızdan çıkarmama­lıyız ki, bu kısa gözden geçirmemiz sırasında söylediğimiz noktaların her ikisi de önemli olmakla birlikte asıl ağırlık­lı nokta temel islâmî özelliklerdir. Çünkü islâmın doğru biçimi ile varolabilmesi, bu temel özelliklere dayanır. Ni­tekim müslümanlar adım adım bu temel özelliklerden sap­tıkça geçen zaman içinde bugün içinde bulundukları ve ilerde yeri gelince özel olarak anlatacağımız duruma düş­tüler.

Burada hiç kimse bizden islâm ümmetinin bütün temel özelliklerini ayrıntılı biçimde anlatmamızı beklememeli­dir. Çünkü bu kısa bakış, ne bir islâm ümmeti tarihi ve ne de bu ümmetin özellikleri hakkında özel bir araştırmadır. Bizim burada yapmak istediğimiz şey, bu özelliklerin en bariz olanlarım seçerek onları bu kitabın içeriğine uygun düşecek şekilde kısaca ve öz olarak okuyucuya sunmaktır. Dikkatleri çekmek istediğimiz şey, bu özelliklerin en bariz olanlarını seçerek onları bu kitabın içeriğine uygun düşe­cek şekilde kısa ve öz olarak okuyucuya sunmaktır. Dik­katleri çekmek istediğimiz özellikler şunlardır:

1-  Samimi inanç, Kur'an ve sünnete titizlikle bağlan­mak, Allah yolunda cihad etmeye sadakatle sarılmak

2- "Ümmet" kavramını gerçek anlamı ile pratiğe aktar­mak

3- Yeryüzünde ilâhî adaleti gerçekleştirmek

4- "Lailâheillellah (Allah'dan başka ilâh yoktur)"ı ahlâk ilkesi edinmek

5- Verilmiş sözlere (yapılan antlaşmalara) bağlı kalmak

Bu temel özellikleri gözden geçirdikten sonra yine bu ümmetin ana karakteristikleri arasında yeralan iki özel-

54

likten sözedeceğiz. Gerçi bu son iki karakteristik, özel ni­teliklerine bağlı olarak ilk müslüman kuşağın döneminde değil, daha sonraki dönemlerde gerçekleşmişlerdir. Çünkü bu karakteristikler, özel nitelikleri itiban ile siyasî ege­menliğin üzerinden uzun bir sürenin geçmesini gerektirir­ler.

Sözünü etmek istediğimiz iki karakteristik özellik ise islâm ilimleri hareketi ile islâm uygarlığı hareketidir. Bu iki hareket, gerçi islâmiyetin ileri dönemlerinde gerçekleş­ti, ama hiç kuşkusuz, aslında islâm tarihinin yazan olan o kuşak döneminde temelleri atıldı. Çünkü daha sonraki bü­tün islâm kuşakları, bu ilk neslin çarpıcı atılımından etki­lenmişti. Aslında bu etkinin izlerini sadece islâm dünya­sında değil, yeryüzünün her köşe bucağında görebiliyoruz.

 

I: SAMİMİ İNANÇ

 

KUR'ÂN VE SÜNNETE BAĞLILIK VE KARARLI CİHAD

Bu başlığı oluşturan özellikler, bu ümmetin temel ka­rakteridir. Yüce Allah'ın (c.c.) aşağıdaki ayetinde dile geti­rilen bu ümmetin "en hayırlı ümmet olma" özelliği bu ka­rakteristiklerden kaynaklanır:

"Sizler, insanlara örnek olsun diye ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah'a inanırsınız." (Al-i İmran1110)

Yalnız ilk müslüman kuşağın imrendiğimiz, gözlerimizi kamaştıran tarafı sadece bu karakteristikleri yapısında taşıması değildir. Çünkü bunlar Kur'an'm ortaya çıkardığı ve yaşama biçimi Peygamberimizin (s.a.v.) sünneti tara­fından belirlenen bir ümmetin her kuşağında bulunması gereken özelliklerdir. İlk müslüman kuşağın bu konuda gözlerimizi kamaştıran, imrenme duygumuzu uyandıran tarafı, bu özellikleri vicdanına sindirir ve pratik hayatında uygularken ulaştığı şaşırtıcı başarı düzeyidir.

Yoksa bilindiği gibi Kur'an çağrısının en ağırlıklı me­sajlarından biri dinde ihlâs, yani dini sırf Allah'a yöneltme ilkesidir. Nitekim O, bize çeşitli ayetlerde şöyle buyuru­yor:

"İyi bil ki, halis din sırf Allah içindir-." (Zümer/3)

"De ki; "Dini yalnız Allah'a yönelterek O'na kulluk et­mem emredildi." (Zümer/11)

"Dini sırf kendisine has sayarak Allah 'a yalvarınız." (A'raf/29)

"Oysa onlara dini sırf kendisine has sayan tek ilâha bağlılar olarak Allah'a kulluk etmeleri emredilmişti." (Beyyine/5)

Yüce Allah'ın (c.c.) emrettiği ihlâs, sadece insan kalbini süsleyen bir duygu olmadığı gibi sadece insanın kalbinde­ki inancı yansıtarak Allah'ın tek ve ortaksız olduğunu ilân eden ikrarından ibaret değildir. Yüce Allah'ın

"Oysa onlara, dini sırf kendisine has sayan tek ilâha bağlılar olarak Allah'a kulluk etmeleri emredildi."

ayetinde bize bildirdiği kesin emri ile kullarından iste­diği şey sadece bununla yerine gelmez -ki bu ayetteki emir, ne özendirme ne sevdirme anlamında değil, kesin emir anlamındadır- Bunun yerine yüce Allah'ın ihlâsı em­reden bütün ayetlerini tek tek inceleyen kimse bu emrin Allah'a ortak koşmaksızın ibadeti sırf kendisine yöneltme­yi ifade ettiğini görür. O halde bu emir sadece inançla ilgi­li değildir, inanca bağlı belirli bir davranışı da içerir. Buna göre ibadet, açıkça ortaya çıktığı gibi sırf duygu ya da inanç değil, pratik bir davranıştır. Duyguya dayanan ve inançtan kaynaklanan bir davranış yani.

İbadette aranan ihlâs, bu ibadetin Allah'a ortak koşmaktan arınmış olmasıdır. Tevhid ilkesinin özü budur. Kemal basamaklarında yükselebilmek, hatta her şeyden önce imanın varolabilmesi için bu husus asgari şarttır. Bundan sonra gelen kemal basamaklarında yükselmeye gelince, bunun için başka alanlar başka aşamalar vardır. Bu aşama ve alanların bazılarından sözkonusu ilk müslü-man kuşağın hayatını anlatırken sözedeceğiz. İşte kesin emir ve gereklilik konusu değil de özendirme ve sevdirme konusu olan hususlar bunlardır.

Peki kullardan istenen ibadet nedir ve Allah'a ortak koşmaktan arınma nasıl olur?

Yüce Allah'ın (c.c.) Kur'an'da açıkladığı şekli ile ibadet şu üç unsuru içerir:

1) Yüce Allah'ın (c.c.) zatı, isimleri ve sıfatlan bakımın­dan tek olduğuna kesinlikle inanmak

2) Allah'ın kullarına farz kıldığı ibadet nitelikli davra­nışları sırf O'na yöneltmek

3) Yüce Allah tarafından bildirilmiş olan helâlleri, ha­ramları, iyilikleri, kötülükleri, mubahlan ve yasakları be­nimseyip onaylamak

Bu üç ilkeden herhangi birine ters düşen duygu, davra­nış ve tutumlar tevhid ilkesi ile çelişen ve insanı islâm'dan çıkarıcı olan şirke düşürücü hallerdir. Yalnız bu konuda şu önemli noktayı gözözünden çakırmamalıyız. Helâl sayılmaksızın işlenen günah, Allah'ın emir ve yasaklarım benimseme ilkesi ile çelişme ve bu niteliği ile sahibim islâmdan çıkarmaz. İnsanlar yüce Allah'ın emirlerini onayladıkları, Allah'ın emrine karşı çıkmayı, O'nun hük­müne eş veya O'nun hükmünün yerine geçen bir uygula­ma haline getirmedikleri sürece bu böyledir. Başka bir deyişle insanı dinden çıkaran şey, yüce Allah'ın emirlerine uymamak değil, O'nun indirdiklerine aykırı davranışları yasallaştırmaktır. Aşağıdaki ayetlerin anlamı da budur:

"Kim Allah'ın indirdikleri ile hükmetmez ise işte kâfirler onlardır." (Maide/44)

"Kim Allah'ın indirdikleri ile hükmetmez ise işte za­limler onlardır." (Maide/45)

"Kim Allah'ın indirdikleri ile hükmetmez ise işte f asık­lar onlardır." (Maide/47)

Bu tutumun İslâm'dan çıkancı şirkin kendisi olduğu şu ayetlerde açıkça belirtilmektedir:

"Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği, dini yasalar koyan ortakları mı var?" (Şura/21)

"Ey insanlar, Rabbinizden size indirilene uyunuz ve O'nu bırakıp başka önderlerin peşinden gitmeyiniz." (A'raf/3)

Gerek ilk ayetteki "dini yasalar" ve gerekse ikinci ayet­teki "Allah'ın indirdiklerine uymak" deyimleri ne sırf inançla ve ne de sadece ibadet nitelikli davranışlarla ilgili­dir, bu deyimler bu ikisi yanında helâl ve haram sayma il­kesini de içerirler. Bu üç unsurdan -yani inanç, ibadet ni­telikli davranışlar ile yasalar sisteminden- herhangi birini yüce Allah dışında bir kaynağa dayandırmak "şirk" ve "başka önderlerin peşinden gitmek" sayılır. Aşağıdaki ayet bunun delillerinden biridir. Bu ayet bizzat müşriklerin di­linden onların şirk nitelikli davranışlarını belirliyor:

"Allah'a ortak koşanlar (İslâmiyetin kader inancı ile alay etmek için) 'Eğer Allah dileseydi ne biz ve ne de ata­larımız O'ndan başka hiç bir şeye tapmaz ve O'nun ha­ram kıldıkları dışında hiç bir şeyi haram saymazdık' dediler." (Nahll35)

Münafıklarla ilgili olan aşağıdaki ayetlerde bir yandan iman iddiasının aslı olup olmadığını belirleyecek kriterin, miheng taşının ne olduğunu belirtirlerken öbür yandan da yukardaki sözlerimize delil oluşturmaktadırlar:

"Şu münafıkları görmüyor musun ki, gerek sana ve ge­rekse senden önce indirilenlere inandıklarını iddia ettikle­ri halde Tağut'un hakemliğine başvurmak istiyorlar. Oy­sa kendilerine ona karşı çıkmaları emredildi. Şeytan onla­rı iyice saptırmak istiyor. Onlara 'Allah'ın indirdiklerine ve Peygambere geliniz' denince o münafıkların senden ta-mamiyle yüz çevirdiklerini görürsün.

Peki nasıl oluyor da kendi elleri ile işledikleri kötülük­ler yüzünden başlarına bir musibet gelince sana koşarak 'Biz sadece iyilik ve başarı istedik' diye Allah 'a yemin etti­ler.

Allah onların kalblerindeki duyguları biliyor. Onların dediklerine bakma, kendilerine öğüt ver, kalblerini etkile­yecek tatlı sözler söyle.

Biz hiç bir peygamberi Allah'ın izni ile itaat edilmek­ten başka bir amaçla göndermedik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana koşarak Allah'dan günahlarını bağışlamasını isteseler ve Peygamber de onların bağışlan­masını dileseydi, Allah'ın merhametli ve affedici olduğu­nu görürlerdi.

Hayır! Rabbin hakkı için, onlar aralarında çıkan çatış­malarda senin hakemliğine başvurmadıkça ve sonra vere­ceğin hükme hiç bir iç burukluğu duymaksızın teslim ol­madıkça mü'min olamazlar." (Nisa/60-65)

Kur'an'da daha bir çok benzerleri bulunan bu ayetlerden açıkça ortaya çıkan şudur: Kullardan istenen ibadet, yüce Allah'ı İlâh ve Rabb olarak bir bilmektir. Bu ilke hem Allah'ı, özü, isimleri ve sıfatlan ile bir bilmeyi hem ibadet nitelikli davranışları sırf O'na yöneltmeyi hem ibadet ni­telikli davranışları sırf O'na yöneltmeyi ve hem de indirdi­ği prensiplere bağlanarak bu prensipler dışında hiç bir kaynağı kanun ve nizam dayanağı edinmemeyi içerir. Bu kanun ve nizam dayanağı edinme işi yabancı bir kaynağı yüce Allah'ın hükmüne denk tutmak biçiminde olabilir. Tıpkı Moğolların müslüman olmadan önce yaptıkları gibi. Onlar o dönemlerinde "yasa" adı ile andıkları kısmen Kur'an'dan ve kısmen de başka kaynaklardan devşirilen ilkeleri benimsiyorlardı. Ya da doğrudan doğruya Allah'ın hükümlerini yürürlükten kaldırıp yerine başka bir kanun ve nizam sistemi koydular. Her iki tutum da öz itiban ile birdir.

İşte insanları müşriklikten uzaklaştırıp müslüman ya­pan ibadet, bu türlü olan ibadettir. İhlasın asgarî dereceli­si de budur. Yüce Allah, insanların bundan daha düşük dereceli ihlâsı kabul etmeyeceği gibi bundan daha düşük dereceli bir ihlâsla ne vicdanlarda ve ne de pratik hayatta İslâm'ın özü gerçekleşemez. Bu alanda daha yüksek dere­celere ulaşmaya gelince bu, kulların yüce Allah'a sunacak­ları ibadetlerin miktan ile kalblerin ve dillerin onayladık­ları ilkelere beslenen bağlılığın oranına bağlıdır.

Buna karşılık yaratmada, olayların akışını düzenleme­de, rızık vermede, yaşamada, öldürmede, fayda ve zarar dokundurmada yüce Allah'ın ortakları olduğuna inanma­ya veya ibadet nitelikli davranışları Allah'dan başkasına sunmaya ya da yüce Allah'ın indirdiği ilkelerden başka kaynaklı yasalar koymaya yahut yüce Allah'ın indirdiği dışındaki sistemlere rıza göstermeye, sempati duymaya gelince böyle bir tutum insanları islâm'dan uzak düşüren bir şirk halidir.

İhlâs, saydığımız üç unsuru içeren bir ilke olduğuna gö­re Kur'an'a ve sünnete bağlılık titizliği, islâm ümmetinin kesin ve tartışma götürmez dayanaklarından biri olarak karşımıza çıkar, onsuz bu ümmetin varolması düşünüle­mez. Yüce Allah'ın indirdiklerine sıkısıkıya bağlılık, islâm inancının ana dayanaklarından biri olduğuna, bun­suz islâm inancının varolması düşünülemeyeceğine göre Kur'an'a ve sünnete titizlikle bağlı olma ilkesi, islâm'ın do­laysız bir gereğidir. Yalnız insanın gerek kendisi ve gerek­se başkaları için kanun koyma aşamasına varmayan günahkârlığının bu ilke ile çelişmediği unutulmamalıdır. Buna göre sosyal hayatın her anında "ortaya çıkan" ve mutlaka bir "hükme" bağlanması gereken çeşitli olay ve gelişmeler hakkındaki hükümler nereden kaynaklanacaktır?[5]

Sözkonusu hükümlerin dayandırılabileceği kaynaklar iki tanedir. Ya Allah'ın hükümleri esas alınacak ya da ca-hiliye hükümlerine bağlı kalınacaktır. Yüce Allah bu ko­nuda şöyle buyuruyor:

"Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Kesin imanlı kimseler için Allah'ın kümünden daha güzeli ola­bilir mi?" (Maide150)

Buna göre eğer insanlar hükümlerini yüce Allah'a da-yandırmazlarsa yani Kur'an'a, sünnete ve bu iki kaynağa dayanan fıkıh içtihadlarına dayanarak hüküm vermezler­se hükümlerini cahiliye kaynağına dayandırmış ve bunun sonucu olarak İslâm'ın dışına çıkmış olurlar.

Sözün kısası, Kur'an'a ve sünnete bağlı olma titizliği, islâm ümmetinin bir varoluş gereği ve bu ümmetin ayrıl­maz bir özelliğidir. Buna göre ilk müslüman kuşağın göz­lerimizi kamaştıran yönü, bu özelliğe sahip olması değil­dir. Bu kuşağın bu alanda gözlerimizi kamaştıran yönü, bu bağlılığın günah işlemeyi hayatın ender rastlanan bir istisnası haline getiren yüksek dereceli uygulama başarı­sıdır. Az sonra bu durumu kanıtlayan bazı örnekler suna­cağız.

Allah yolunda cihad etme ilkesi de böyle. O da bu üm­metin köklü bir karakteristiğidir. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Ey müminler, size acı azaptan kurtulmanızı sağlaya­cak olan ticaretin ne olduğunu söyleyeyim mi? Allah'a ve Peygamberine inanırsınız, mallarınızla ve canlarınızla Al­lah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilseniz, bu sizin için en hayırlı yoldur." (Saf/ 10-11)

Bu ümmet "lailâheilellah" sancağım taşıdığı ve sorum­luluğunu yüklendiği sürece cihad etmek, varoluşun kaçı­nılmaz bir gereği haline gelir. Çünkü insanlık, tümü ile, yüce Allah'ın önerdiği yaşama metoduna uymaz, yüce Al­lah'ın dininin yeryüzünün her yöresine kesin olarak ege­men olmasına razı olmaz ise, bunun sonucu olarak müslü-manlann saldırıdan uzak bir güvenlik içinde dinlerini uy­gulamalarına meydan verilmez. Bu yüzden yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Müşrikler size karşı nasıl topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşınız." (Tevbe/36)

"Kâfirler, ellerinden gelse, sizi dininizden döndürünce-ye kadar savaşmaya devam ederler." (Bakara /217)

"Fitnenin kötü kazınıp Allah'ın dini kesinlikle egemen oluncaya kadar kâfirlerle savaşınız." (Enfal/39)

"Sen yahudilerin ve hristiyanların dinlerine girmedik­çe onlar senden hiç bir zaman hoşnut olmazlar." (Bakara/ 120)

"Kendilerine kitap verilenlerden (yahudi ve hristiyan-lardan) Allah'a ve Ahiret gününe inanmayan, Allah'ın haram kıldığı şeyleri haram saymayan ve hak dini benim­semeyenler ile bu kimseler size boyun eğerek kendi elleri ile cizye verinceye kadar savaşınız." (Tevbe/29)

Hemen belirtelim ki, günümüzün bazı yufka yürekli müslümanlarından cihad konusunda şöyle bir itiraz yük­seliyor. Bunlar diyorlar ki; islâmdaki cihad sadece savun­ma amaçlıdır. Yani müslümanlar ancak düşmanlarının saldırısına uğrayınca savaşa başvururlar. Onlar bu görüş­lerini yüce Allah'ın:

"Size savaş açanlara karşı siz de Allah yolunda savaşı­nız. Fakat saldırgan olmayınız. Çünkü Allah saldırganla­rı sevmez. "(Bakara /190)

ayetinde dile getirdiği geçici savaş hükümlerine dayan­dırırlar. Bu arada az önce okuduğumuz ayetleri ya hiç he­saba katmazlar veya geçici hükümlerin ışığı altında yo­rumlamaya kalkışırlar.

Bu itirazı bir yana bırakarak eğer müslümanların islâm sancağı altında savaşmayı, cihad etmeyi bıraktıktan sonra içine düştükleri acı durumu iyi değerlendirirsek gü­nümüzde yaşadığımız bu acıklı durumun kıyamet gününe kadar cihad etmenin gerekliliğini kanıtlayan en kesin delil olduğu sonucuna vannz. Kısacası savunma amaçlı olsun, saldırı nitelikli olsun, İslâm ümmeti için yüce Allah'ın (c.c.) deyimi ile:

"Fitnenin kökü kazınıncaya ve Allah'ın dini kesinlikle egemen oluncaya kadar Cihad etmek,"

kaçınılmaz ve savsaklanmaz bir görevdir.

Üçüncü bir kez daha tekrarlayalım ki, ilk müslüman kuşağın gözlerimizi kamaştıran yönü, her müslüman ku­şağın vazgeçilmez vasfı olması gereken Allah yolunda ci­hada sadakatle sarılmış olmaları değildir. Onların asıl gözlerimizi kamaştıran yönü gündelik hayatlarının her anına yansıyan bu sadakatin yüksek dereceli içtenliğidir.

Şimdi bakışlarımızı bu eşsiz kuşağa çevirerek değindi­ğimiz örnek sıfatları pratik hayatlarında gerçekleştiren ideal niteliklerini gözler önüne sermeye çalışalım:

Bu kuşak eğer deyim yerinde ise gündelik hayatını tam anlamı ile Kur'an'la birlikte yaşamış bir kuşaktır.

Kur'an'ın her cümlesi, her direktifi, her emri ve her ya­sağı olanca akım yükü ile bu kuşağı oluşturan fertlerin vicdanlarına nüfuz ediyor ve bu cümlelerden, ibarelerden, direktiflerden, emir ve yasaklardan beklenen hareketin tümünü bu vicdanlarda meydana getiriyordu.

Onlar Kur'an'ı, sırf derin düşünce egzersizlerine dal­mak veya Kur'an'ın yüksek belagatından, erişilmez ifade ustalığından haz duymak ya da felsefî, aklî ve soyut naza­riyeler üretmek hatta saman alevi gibi yanıp sönüveren ve insanı yerinden kımıldatmayan gelip geçici psikolojik etkilenmelere kapılıp coşmak için okumuyorlardı.

Onlar Kur'an'm ayetlerini, öğrendiklerini hemen uygu­lamak amacı ile okuyorlardı. Nitekim sahabilerden biri, kuşağının bu özelliğini şöyle dile getiriyor:

"Hiç birimiz bir defada Kur'an'dan çok sayıda ayet okuyup öğrenmezdik. Bir defada Kur'an'dan sadece on kadar ayet öğrenir ve onları hemen uygulardık. Yani bi­zim Kur'an'ı öğrenmemizle onu uygulamamız birlikte olurdu."[6]

Çünkü yüce Allah (c.c.) Kur'an'ı yeryüzünde büyük çap­ta değişiklik meydana getirsin diye indirmiştir. Nitekim O, bize şöyle buyuruyor:

"Eğer dağların yürütülmesini, yeryüzünün parçalan­masını ve ölülerin konuşmasını sağlayan bir Kur'an olsa diye söylerler. Oysa bütün bu işler Allah'a aittir." (Rad/31)

Müşrikler Peygamberimizden (s.a.v) dağları yürütmek, yeryüzünü parçalamak ve ölüleri konuşturmak gibi somut ve çarpıcı mucizeler istemişler ve Peygamberimizin doğru­luğunu onaylamayı bu mucizelere bağlamışlardı. Fakat yüce Allah (c.c.) bu tür somut ve çarpıcı mucizeler yerine sonsuza kadar çarpıcılığını koruyacak olan mucizevi kitabı olan Kur'an'ı indirmeyi uygun gördü.

Az önce okuduğumuz ayet, Kur'an'ın fonksiyonunun dağları yürütmek, yeryüzünde parçalara ayırmak ve ölüle­ri konuşturmak değildir. Onun başka bir fonksiyonu var­dır. Bu ayet bize dolaylı olarak anlatmak istiyor ki, Kur'an, bütün bu olağanüstülüklerden , yani dağları yü­rütmekten, yeryüzünü parçalamaktan ve ölüleri konuştur­maktan, kısacası cahiliye insanının hayal gücüne sınır çi­zen bütün çarpıcılıklardan daha büyüğünü gerçekleştir­meye geliyor. Kur'an'ın fonksiyonu en ideal biçimi ile "ör­nek insanı" meydana getirmektir. Bu da yüce Allah'a göre cahiliye insanının tasavvur edebildikleri bütün olağanüs­tülüklerden daha büyüktür.

Kur'an ilk müslümanlarm vicdanlarında bu olağanüstü fonksiyonunu fiilen yürüterek onlan yenibaştan oluştur­muştur. İşte bu olağanüstü etkinin sonucu olarak realite ile ideali yanyana getiren ve tarih tarafindan tescil edilen o şaşırtıcı gerçekle karşılaşıyoruz.

Kur'an-ı Kerîm, bu ilk müslümanlara "ilahlık" mesele­sini anlatıyor, bu ilkeyi her kanaldan sızarak vicdanlarına emdiriyor ve kalblerinin tellerine işliyor, bunun üzerine yüzlerinde "Tevhid" ilkesinin titreşimi beliriyordu. Kur'an-ı Kerîm onlara evrenin olağanüstülüklerini, yüce Allah'ın yaratma, yaşatma, öldürme, nzıklandırma, olayları yön­lendirme, gaybı bilme alanlarındaki mucizevi gücünü -meselâ şu ayetlerde olduğu gibi- ayrıntılı bir biçimde anla­tıyordu:

"Taneyi ve çekirdeği yaran hiç şüphesiz Allah'dır. O, ölüyü diriden ve diriyi ölüden çıkarır. İşte Allah budur. O halde O'na nasıl iftira edersiniz? Karanlığı parçalayıp sa­bahı ortaya çıkaran O'dur. O, geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da zaman ölçüsü birimi yapmıştır. Bu üstün ve bilgin Allah'ın takdiridir.

O'dur ki, karaların ve denizlerin karanlıklarında yolu­nuzu bulabilmeniz için size yıldızları kılavuz kıldı.

Gerçekten biz, bilenler için ayetlerimizi ayrıntılı biçim­de anlattık.

Sizleri bir tek candan yaratan ve size dünyada bir ka­rar yeri ile toprağın altında bir emanet yeri hazırlayan O'dur. Gerçekten biz anlayabilenler için ayetlerimizi ay­rıntılı biçimde anlattık.

Gökten yere suyu indiren O'dur. O su ile her türlü bit­kiyi bitirdik, ondan yeşillikler çıkardık. Ondan da biribi-rinin üstüne binmiş taneler, hurma ağaçlarının tomurcuklarından biribirine yakın salkımlar çıkarırız. O yağmurla üzüm bağlarını, yapraklarını biribirine benzer, fakat mey-vaları biribirine benzemez zeytin ve nar ağaçları bitiririz. Her birinin meyvesine hamlık ve olgunluk dönemlerinde dikkatle bakınız. Hiç şüphesiz bütün bunlarda müminler için bir çok ibretler vardır." (Enam/ 95-99)

"Hiç şüphesiz sizin için hayvanlardan alınacak ibret dersleri vardır. Onların karınlarındaki yeri sindirilmiş besinler ile kan arasından hoş içimli halis süt çıkararak size içiriyoruz.

Hurma ve üzümlerden de hem içki ve hem de güzel rı-zık elde edersiniz. Hiç şüphesiz düşünen kimseler için bunda birçok ibret dersleri vardır.

Rabb'in bal arısına 'Dağlarda, ağaçlarda ve kurulmuş çardaklarda yuva edin' diye vahyetti. Sonra da ona 'Her çeşit meyvalardan ye de Rabbinin yollarından boyun eğe­rek yürü' diye ilham edildi. Bu meyvelerin içlerinden in­sanlara şifa sunan çeşitli renkte içecekler çıkar. Hiç kuş­kusuz düşünen kimseler için bunda bir çok ibret dersleri vardır." (Nahl/66-69)

"Hiç kuşkusuz biz insanı çamurdan oluşmuş bir süz­meden yarattık. Sonra da onu nutfe (sperma) olarak kuytu bir yuvaya yerleştirdik. Sonra bu nutfe'yi alakaya (Embiryo'ya) dönüştürdük. Arkasından bu alakayı bir lokma et haline ve et parçasını da kemiğe çevirdik. Daha sonra da bu kemiğe et giydirdik ve arkasından onu başka bir ya­ratık haline getirdik. Yaratıcıların en üstünü olan Allah ne yücedir!" (Müminun 112-14)

"Allah her dişinin karnında taşıdığı yavruları, rahim­lere giren ve çıkan ceninleri bilir. Onun katında her şey miktarı ile bellidir.

O görünür-görünmez her şeyi bilen yüce ve uludur. Aranızdan sözü gizleyen açıkça söyleyen de, geceleyin giz­lenen de gündüzün görünen de O'na göre birdir.

İnsanı önünden ve arkasından izleyip Allah'ın emri ile koruyan melekler vardır. Bir millet kendi kendini değiştir­medikçe Allah onun durumunu değiştirmez. Allah bir ka­vim için kötülük dileyince onu hiç kimse geri çeviremez, onların O'ndan başka bir koruyucusu yoktur.

Size şimşeği korku ve ümit kaynağı olarak gösteren ve yağmur yüklü bulutları oluşturan O'dur. Gök gürültüsü övgü ile ve melekler korku içinde O'nü her türlü noksan­lıktan tenzih ederler. O yıldırımlar göndererek bunlarla dilediklerini çarpar. Allah'ın azabı pek ağır olduğu halde onlar hâlâ O'nun hakkında tartışıyorlar." (Rad/8-13)

Bu ayetlerin tümü, taşıdıkları bütün elektrik yükleri ile o ilk müsümanlarm vicdanlarına işliyor, burada en üc­ra köşelere kadar sızarak büyük bir sarsıntı meydana geti­riyor, bunun sonucu olarak bu vicdanlardan şu cevap yük­seliyordu. Yüce Allah (c.c.) bu cevabı bize şöyle duyuruyor:

"Allah sözlerin en güzeli olan Kur'an'ı, biribirine ben­zer ikişerli kavramlardan oluşmuş bir kitab olarak indir­di. Rabb'lerinden korkanların ondan derileri ürperir. Ar­kasından Allah'ı anarak ürperen derileri ve kalbleri yu­muşar. Bu kitab, Allah'dan gelen bir rehberdir. Allah onunla dilediklerini doğru y ola iletir/' (Zümer/23)

İlk müslümanların Kur'an'ın çağrısına uymaları her bakımdan olağanüstü idi. Allah'ın yüceliği ile dolan kalb­leri O'nun ululuğunu gerçek boyutları ile değerlendirdi, O'nun ululuğunu gerçek boyutlan ile değerlendirdi, O'na bütün varlıkları ile teslim oldular. Bunun soncu olarak korkuda, umutta, sevgide, antipatide, rahatlıkta, sıkıntıda, darlıkta, genişlikte, kısacası her an ve her durumda kalbleri O'na bağlandı. Tıpkı yüce Allah'ın (c.c.) şu ayetler­de belirttiği gibi:

"Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gecenin ve gün­düzün biribirlerini kovalayışında Allah'ı ayakta, oturur­ken ve yatarken anan ve göklerle yeryüzünün yaratılışı üzerinde kafa yoran keskin akıllı kimseler için bir çok ib­ret dersleri vardır. Bu kimseler şöyle derler:

Ey Rabb'imiz, Sen bunları boşuna yaratmadın, böyle bir şeyden tenzih ederiz Seni, koru bizleri cehennem aza­bından,

Ey Rabb'imiz, Sen kimi ceheneme atarsan onu perişan ettin demektir. Zalimlere yardım eden bulunamaz.

Ey Rabb'imiz, biz 'Rabbinize inanınız' diyerek bizleri iman etmeye çağıran bir davetçinin sesini işittik ve hemen iman ettik. Ey Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, kötülük­lerimizden bizi arındır ve öldükten sonra iyilerle birarada olmamızı nasip eyle.

Ey Rabb'imiz, peygamberlerine vadetliklerini bizlere ver, Kıyamet günü bizi perişan eyleme, hiç şüphesiz sen verdiğin sözlerden caymazsın." (Ali-îmran/190-195)

Onların yaptıkları bu zikir, sadece dille Allah'ı noksan­lıklardan tenzih etmek, bir takım zikirleri ve ezberlenmiş cümleleri kuru kuruya tekrarlamak yada yıldızlan Allah'ı anarak saymak değildi. Tersine yüce Allah her an, yani "Ayaktayken, otururken ve yatarken" onların kalbindeydi.

Çünkü Kur'an, her hallerinde onlara "ilâhlık" ilkesini hatırlatıyordu. Eğer istedikleri bir şey olursa onu verecek ya da düzenleyecek olan Allah'di. Eğer korktukları bir şey varsa her şeyi çekip çeviren Allah'dı. Eğer maddi refah is­teseler nzıklan veren de kısan da Allah'dı. Eğer çoluk-çocuk sahibi olmak isteseler dilediği kimselere çocuk bağış­layan Allah'dı. Eğer düşmanların­dan korkuyor idiyseler kendi hikmeti ile dilediğini dilediğine musallat eden Al­lah'dı, buna göre ancak Allah'ın takdir ettiği an ve O'nun bu takdirine bağlı olarak düşmanlarının pençesinden kur­tulabilirlerdi. Kısacası Allah mülkün tek sahibi idi ve bu mülkü dilediğine verir, dilediğinden de geri alırdı. İstedi­ğini yükseltir, istediğini süründürürdü. Her şey O'nun elinde idi, O'nun gücü her şeye yeterli idi. Tıpkı şu ayette buyurulduğu gibi:

"De ki; 'Ey mülk sahibi Allah'ım, Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden geri alırsın; istediğini yükseltir, istedi­ğini süründürürsün; iyilik senin elindedir. Senin gücün her şeye yeterlidir.

Geceyi gündüze ve gündüzü geceye ulaştırırsın, ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkarırsın ve dilediğine hesapsız rı-zık verirsin." (Ali-îmran/25-26)

Kısacası insan gözünü neye çevirse ya da duygularını hangi şeye yöneltse karşısında Allah'ı (c.c.) bulur.

İşte ilk müslümanlar kalbleri, en ücra köşelerine ka­dar, bu gerçekle dolu olan ve bu gerçeğin meyvalanm ve­ren kimselerdi. Bu gerçeğin meyvalan yüce Allah'a ibadet etmekten başka ne olabilir ki?

İlâhlık anlayışı böylesine müthiş ve geniş kapsamlı olunca, acaba kulun, mevlâsı karşısındaki tutumu nasıl olur, bir düşününüz.

İşte bu örnek müslüman kuşağı vardıkları düzeye ulaş­tıran, oldukları gibi yapan faktör budur. Yani gerçek ilâhın eksiksiz kulluğunu gerçek anlamı ile kavramış olmaları. O ilâh ki, yüce gücü yeterli ve bilgisi, tedbiri, kud­reti, dileği, koruyuculuğu, egemenliği, mülkü, şiddeti mer­hameti ve bağışlayıcılığı ile her şeyi kuşatmıştır.

O Allah'dı ve onlar da O Allah'ın kulları. Kullann yapa­cakları şey varlıklarını, kalblerini ve ruhlarını bunların gerçek ve dolayız sahibine teslim etmeleri ve bu gerçek mülk sahibi karşısında tıpkı köleler gibi boyun eğmeleri, itaatkâr davranmaları, teslim olmaları ve uyarlık göster­meleridir.

İşte o zaman kullar, ancak eksiksiz biçimde Allah'a kulluk edenlerin yükselebilecekleri zirveye yükselirler!

Bu durum acayip olmakla birlikte insan vicdanının ma­hiyeti budur. Yani insan vicdanını ancak yaratıcı doğru ve istikametli bir tutum takındığı takdirde eksizsiz, olabile­ceği en iyi ve en yüksek durumda olabilir. Tipti bir makine gibi. Herhangi bir makinenin normal ve takıntısız biçimde işleyebilmesi için bütün parçaları sağlam ve yerlerine iyi yerleştirilmiş olmalıdır. Aksi halde bu makine ya hiç çalış­maz veya takıntılı çalışır.

Acaba insanın yaratıcısı karşısında takınacağı doğru ve sağlıklı tutum nedir? Bu konuda yüce Allah (c.c.) bize şöy­le buyuruyor:

"Ey insanlar, hep birlikte (tüm varlığımızla) İslama gi­riniz, şeytanın izinden gitmeyiniz. Çünkü O sizin apaçık düşmanınızdır." (Bakara/ 208)

Yani "hepiniz tüm varlığınızla Allah'a teslim olunuz. Öyle ki, varlığınızın bütün parçaları Allah'a teslim olmalı­dır." İşte İslâm budur.

İşte o zaman, ey insanlar, yüce doruklara tırmanmış, en saf en üstün durumumuzda olmuş ve insanın yeryüzünde bulunabileceği en ideal biçimde bulunmuş olursu­nuz. Yani "nerede ise meleklerin elini sıkacağı insan" hali­ne gelirsiniz.

Buna göre bütün insanlık tarihinin en üstün insanının aynı zamanda Allah'a en iyi kulluk eden insan olması, şa­şılacak bir şey midir? Yüce Allah (c.c.) sözkonusu kulunu kendine o kadar yaklaştırdı ki, onun kulluk niteliğini ken­di yüceliğine bağlayarak şöyle buyurmuştur:

"Bir gece kulunu Mescid-i haramdan çevresini müba­rek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya, kendisine bazı ayetleri­mizi göstermek üzere yürüten Allah her türlü noksanlık­tan uzaktır." (İsrail)

Görüldüğü gibi yüce Allah, en seçkin kulunun kendisi­ne en yakın hale getirdiği anım anlatırken bu kulun ya­kınlığına, yükselmesine ve keremine yolaçan en bariz nite­liğini vurguluyor.

O kerem sahibi bir ilâhtır, kullarım kullukları oranın­da üstün kılar, bunun sonucu olarak O'na en çok kulluk edenler, O'nun katında en üstün kimseler olurlar. Nitekim O, bize şöyle buyuruyor:

"Hiç şüphesiz, Allah katında en üstün olanlarınız, en takvalılarınızdır." (Hucurat/13)

Allah katında üstün olan, göklerde ve yeryüzünde ger­çek anlamda üstün olan, her bakımdan ve her durumu ile örnek olandır.

İşte sahabilerin kalblerine sindirdikleri temel ilke bu­dur. Bunun sonucu olarak dinî inançlarmdaki samimiyet­leri, Allah'a sunduktan kulluğun gerçekliği oranında tari­hin en seçkin kuşağı olmuşlardır.

Kur'an-ı Kerîm onlara "Ahiret günü"nü anlatıyordu. Bu anlatımın tasvirleri o kadar canlı ve ifadesi o kadar güçlü idi ki, okurken ve dinlerken kalbleri ürperiyor ve anlatılan Kıyamet sahnelerini sanki o anda gözleri önünde yaşıyor­muş gibi oluyorlardı.

Bu Kur'an'ın bir özelliğidir. Kıyamet sahnelerini o ka­dar çarpıcı şekilde tasvir eder ki, o andaki hayatını geçip gitmiş bir eski zaman hatırası sanırsın. Buna karşılık bü­tün ayrıntıları ile önüne getirilmiş olan o canlı sahneler de içinde yaşamakta olduğun "şimdiki zaman" gibi gelir sana! Okuyalım:

"Günahlardan kaçınanlar da cennetlerde, nimetler içindedirler.

Rabb'lerinin kendilerine verdikleri ile sefa sürerler. Rabb'leri onları cehennem azabından korumuştur.

Kendilerine 'Yapmış olduğunuz amellerin karşılığı ola­rak afiyetle yiyiniz, içiniz, sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak' denir. Onları iri gözlü hurilerle evlendirmi-şizdir.

Onlar ki inandılar, soylarından gelenler de kendilerine uydu; onları cennete koyarken soylarından gelenleri yan­larına kattık ve kendi amellerinin sevabından hiç bir şey eksiltmedik. Herkes kendi kazancının bağımlısıdır.

Ve onlara canlarının istediği etler ve meyvalar verdik. Orada aralarında saçmalıklara ve günaha girmeye yolaç-mayan bir kadeh dolaştırırlar. Çevrelerinde sedefle saklı inci gibi özel hizmetçileri dolaşır. Biribirlerine dönüp so­ruyorlar ve şöyle diyorlar; 'Daha önce biz ailemiz içindey­ken sonumuzdan korkardık. Allah bize lütfetti de bizi o vücudun gözeneklerine işleyen kavurucu azabdan korudu.

Biz bundan önce O'na yalvarır, bizi korumasını O'ndan niyaz ederdik. Çünkü O, merhamet ve ihsan edicidir." (Tur/17-28)

"Amel defterleri soldan verilenlere gelince acaba onlar nedir?

Gözeneklerine kadar işleyen bir ateş ve kaynar su için­de. Kara dumandan bir gölge altında ki, ne serindir ne de faydalı.

Çünkü onlar bundan önce varlık içinde şımartılmışlar-di. Büyük günahı işlemekte ısrar ediyorlar ve şöyle diyor­lardı:

'Biz öldükten, toprak ve kemik yığını olduktan sonra biz mi bir daha diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?'

De ki; 'Öncekiler ve sonrakiler.' Belli bir günün buluş­ma vakti için mutlaka toplanacaklardır.

Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar! Sizler kesinlikle bir zakkum ağacının meyvesinden yiyecek, onunla karınları­nızı dolduracaksınız. Üzerine de kaynar su içeceksiniz. Susuzluk hastalığına tutulmuş develerin içişi gibi içecek­siniz.

işte ceza gününde onların ağırlanışı bu şekilde olacak­tır." (Vakıa/41 -56)

Evet, bu, Kur'an'ın bir özelliğidir. Fakat "açık kalbler" kelimelerin etkisini diğer kalblerden farklı biçimde hisse­derler. Onlar kelimelerin taşıdıkları elektrik yükünü tam olarak alırlar, ondan tam olarak etkilenirler ve bu etkiyi içlerine sindirirler.

Bu kalbler, Allah'a samimiyetle teslim olduklarından dolayı O'nun sözlerinin şiddetle etkisi altında kalmışlardır. Bu kalbler, yüce Allah'ın her sözünü sırf kendilerine yöneltilmiş bir şahsî hitab olarak kabul ederler, onu baş­kalarına yöneltilmiş, uzaktan seyircisi oldukları bir söz gi­bi karşılamazlar. Tıpkı sözü algılarken uyuklayan ve işit­tikleri titreşimleri belirsiz bir yankı gibi idrak eden bazı uyurgezer kalblerin yaptığı gibi!

Onlar Ahireti hep gözleri önündeymiş gibi algılayarak yaşadılar. Ahiret sahneleri hiç gözleri önünden uzaklaş­madı. Bu algılamanın sonucu olarak kalıcı ve ideal nimet­lerin yurdu olan cennet onları kendine çekiyor, özlemleri­nin amacı oluyor, dolu dizgin oraya doğru koşarken bu yol­culuk sırasında sırtlarına ağırlık bindiren dünya takıntıla­rını üzerlerinden atarak yanlarına bu yolculuğa uygun azık alıyorlardı. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Yanınıza yolazığı alınız. En hayırlı azık takvadır." (Bakara/ 197)

Buna karşılık ürkütücü azabın yurdu olan cehennem onlan korkutuyor, oraya düşeriz diye çekindikleri için el­lerinden gelen her şeyi yaparak oradan uzak durmaya ça­lışıyorlardı. Bu titiz çekingenliği sahabilerden biri bize şöyle anlatıyor: "Bizler harama düşeriz korkusu ile helâllerin onda dokuzunu terkediyorduk."

Onlar Ahiret günü olgusunu da böyle algılıyorlardı. Bu algı onlar için ihtiras rüzgârları tarafından dağıtılıp yoke-dilebilecek geçici bir psikolojik izlenim değildi. Tersine bu algı, onların gözleri önünden hiç ayrılmayan bir şeydi. Her an onu görüyorlar ve her an bu görüntünün etkisini yaşıyorlardı. Bunun sonucu olarak kendilerini cennete yaklaştıracak amelleri işliyor ve cehenneme yaklaştıracak davranışlardan kaçınıyorlardı. Nitekim yüce Allah'ı (c.c.) ayaktayken, otururken ve yatarken andıklarını belirten

Kur'an-ı Kerîm, onlann aşağıdaki şekilde dua ettiklerini bize anlatmaktadır:

"Onlar Allah'ı ayakta, otururken ve yatarken anarlar ve göklerle yeryüzünün yaratılışı üzerinde kafa yorarlar ve şöyle derler:

'Ey Rabbimiz, Sen bunları boşuna yaratmadın, böyle bir şeyden tenzih ederiz Seni, koru bizleri cehenmem aza­bından.

Ey Rabbimiz, Sen kimi cehenneme atarsan onu perişan ettin demektir. Zalimlere yardım eden bulunamaz.

Ey Rabbimiz, biz 'Rabbinize inanınız' diyerek bizleri iman etmeye çağıran bir dâvetçinin sesini işittik ve hemen iman ettik. Ey Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, kötülük­lerimizden bizi arındır ve öldükten sonra iyilerle birarada olmamızı nasibeyle.

Ey Rabbimiz, peygamberlerine vadettiklerini bizlere ver, Kıyamet günü bizi perişan eyleme, hiç şüphesiz sen verdiğin sözlerden caymazsın." (Al-i İmran1190-194)

Onlar yeni bir hareket yapmak istediklerinde kendi kendilerine şöyle sorarlar; "Acaba bu yapmak istediğim hareket yüce Allah'ın hoşuna giden ve cennete girmeme yolaçabilecek bir hareket midir, yoksa Allah'ı öfkelendirip cehenneme girmeme sebep olabilecek bir davranış mıdır?"

Yine hep kendi kendilerine sordukları diğer bir soru şu­dur; "Acaba şu durumda ve şu anda yüce Allah benden ne yapmamı istiyor?" Onlar bu sorunun cevabını bulur bul­maz hemen yüce Allah'ın kendilerinden yapmalarını iste­diği şeyi yapmaya koyularak cennet özlemlerini ve cehen­nem korkularını ortaya koyarlardı. İşte onların Kur'an-ı Kerîm'in belirttiği "Ayaktayken, otururken ve yatarken Allah'ı zikretmeleri" bu şekilde idi. Bu zikir, iyilik­lere koşmayı özendirici bir anlam taşıyordu. Yoksa bir ta­kım zikir cümlelerinin, vecdlerin arka arkaya sıralanması ve gökteki yıldızların sayılması gibi başladığı yerde biten bir tören anlamına gelmiyordu.

* * *

Kur'an-ı Kerîm onlara Hz. Adem (a.s.) ile şeytan ara­sında geçen olayları anlatarak onları onun tuzağına düş­mekten sakındırıyordu. Nitekim yüce Allah (c.c.) bu konu­da şöyle buyuruyordu:

"Ey Ademoğulları, şeytan ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de ayartıp baştan çıkarmasın. Çünkü o ve yardakçıları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz şeytanları, inanmayanların dostları ve yan­daşları yaptık." (A'raf 127)

"Şeytan 'Bari bana insanların tekrar dirilecekleri güne kadar süre tanı' dedi. Allah 'Hadi, bu süre sana tanın­mıştır' buyurdu. Bunun üzerine şeytan dedi ki; 'Beni on­lar yüzünden terkettiğine göre ben de onları saptırmak için senin doğru yolun üzerine oturacağım.

Sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından, solların­dan onlara sokulacağım da onların çoğunluklarını sana şükreder bulmayacaksın." (Araf/ 14-17)

"Onlar Allah'ı bırakıp dişi putlara(tanrıçalara) yalva­rıyorlar. Aslında onların yalvardıkları şirret şeytandan başkası değildir.

O şeytan ki Allah'ın lanetine uğrayınca 'kesinlikle kullarının belirli bir bölümünü kendi tarafıma alacağım.'

'Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları boş ku­runtulara daldıracağım ve onlara emredeceğim: Hayvan­ların kulaklarını yaracaklar; onlara emredeceğim: Al­lah'ın yaratıklarını değiştirecekler.' Kim Allah'ın yerine şeytanı dost tutarsa, hiç kuşkusuz açık bir ziyana uğra­mıştır."(Nisa /117-119)

Şeytan onlann algılarında somutlaşıyor, görünür, göz­lenir bir varlık olarak idrak ediliyordu. Önlerinden, arka­larından, sağlarından, sollarından kendilerine sokulan; günah işlemeye kışkırtan ve önlerinde ihtiras tuzakları kuran müşahhas bir varlık.

Bu yüzden onlar sürekli biçimde uyanık olmaya çalışı­yorlardı. Çünkü şeytan sadece gafillere sokulabilirdi. On­lar şeytan ile aralarındaki yolu daraltmak yada kapatabil­mek için çeşitli ibadetler yolu ile Allah'a yaklaşmaya çalı­şıyorlardı. Böylece şeytana girintilerinden daha gizli olan­lar dışında bir yol kalmayacaktı. Hatta bu ipince ve gizli yolları bile kapatmaya uğraşıyorlardı. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Kur'an okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan Al­lah'a sığın. Aslında inanan ve Allah'a dayananlar üzerin­de şeytanın hiç bir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti ancak onu dost tutanların ve Allah'a ortak koşanların üzerindedir."

* * *

Kur'an-ı Kerîm onlara "Lailâheillellah" ahlâkının ilke­lerini anlatarak şöyle buyuruyordu:

"Mü'minler gerçekten felaha ermişler, kurtulmuşlardır.

Ki onlar namazları sırasında saygılıdırlar. Onlar boş sözden ve faydasız işten yüzçevirirler.

Onlar zekâtlarını verirler. Irzlarını korurlar. Ancak kendi eşleri ve cariyeleri ile olan ilişkileri müstesna. Bu yüzden onlar kınanmazlar. Ama bundan başkasını ara­yanlar hadlerini aşanlardır.

Onlar emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler. Onlar namazlarını gereği uyarınca devamlı kılarlar.

İşte onlar varis olanlardır. Onlar en yüksek cennet olan Firdevs'e varis olacaklar, orada ebedi kalacaklardır." (Müminun /1-11)

"Rahmanın kulları o kimselerdir ki, yeryüzünde yu­muşak adımlarla yere basarak yürürler. Eğer cahiller ken­dilerine lâf atarsa onlara "selâm' diye karşılık verirler.

Onlar ki, gecelerin Rabblerine secde ederek ve O'nün huzurunda ayakta durarak geçirirler.

Onlar ki, 'Ey Rabbimiz, bizi cehenmem azabından uzak tut. Hiç kuşkusuz cehennem azabı baştan savılmaz bir felâkettir. Cehennem ne fena bir karargâh ve ne fena bir barınaktır!

Onlar ki, mal harcadıkları zaman ne israf ederler ve ne elisıkılık ederler. Bu ikisi arasında dengeli bir yol seçerler.

Onlar ki, Allah'la birlikte başka bir ilâha yalvarrnaz-lar, Allah'ın dokunulmaz saydığı cana haksız yere kıy­mazlar ve zina etmezler. Kim bunları işlerse günahının ce­zasına çarpılır. Kıyamet günü azabı katlanır ve horlana­rak sürekli azaba çarpılır.

Yalnız tevbe edip inanarak salih amel işleyenler, mu­hakkak ki, makbul kimseler olarak Allah'a dönerler. On­lar ki, yalan yere şahitlik etmezler. Boş ve batıl şeylerin yanından geçerken onurlu olarak geçerler.

Onlar ki, kendilerine Rabblerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onlara karşı sağır ve dilsiz davranmazlar. Onlar ki, Rabblerine şöyle yalvarırlar; 'Ey Rabbimiz, bize göz ay­dınlığı eşler ve çocuklar bağışla, bizi günahlardan sakı­nanlara önder kıl.

İşte bunlar sabırlarının karşılığı olarak cennetin en yüksek odaları ile ödüllendirilecekler, orada sağlık dileği ve selâmla karşılanacaklardır. Orada ebedî kalacaklar­dır. Ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir barınaktır ora-sı!" (Furkan/63-76)

Kur'an-ı Kerîm ilk müslümanlara, cahiliye dönemi ahlâkından da sözederek şöyle buyuruyor:

"Ölçü ve tartıda hile yapanların vay haline! Onlar baş­kalarından bir şey alırken ölçüyü tam tutarlar. Buna kar­şılık kendilerine başkalarına ölçerek veya tartarak bir şey verince ölçü ve tartıyı eksik tutarlar." (Mutaffifin/1-2)

"Hayır, doğrusu siz yetime yardım etmiyorsunuz. Yok­sullara yemek vermeye biribirinizi teşvik etmiyorsunuz. Mirası, helâl-haram ayırımı yapmadan yiyorsunuz ve ma­lı aşırı derecede seviyorsunuz." (Fecri 17-20)

"Hayır, doğrusu insan, kendini Rabbine muhtaç değil­miş gibi görerek azar." (Alak/6-7)

"İnsanları arkadan çekiştirmeyi ve yüze karşı alay et­meyi adet haline getirenlerin vay haline! O kit mal birikti­rip onu saydı." (Hümeze /1 -2)

"Sık sık yemin eden seviyesize, alaycıya, koğucuya, hay­rı engelleyene, saldırgan günahkâra, zorbaya ve kötülükle damgalıya, mal ve evlâd sahibi oldu diye karşısında ayet­lerimiz okunduğunda 'Bunların eskilerin masallarıdır' diyene sakın itaat etme." (Kalem /10-15)

Onlar Kur'an-ı Kerîm'in direktiflerini bağlayıcı emirler ve yine bağlayıcı yasaklar olarak alırlar. Yani "Lailâheillellah" ahlâkını emreden ve cahiliye ahlâkını ya­saklayan direktiflerdir onlar için.

Bundan dolayı "lailâheillellah" ilkesi, onların algısına göre Kurfan-ı Kerîm'in iman etme adı altında kendilerini benimsemeye çalıştığı yüce ahlâktan ayrı ve bağımsız bir şey değildir. Çünkü onların gerçeğe uygun düşen anlayış­larına göre iman etmiş olmanın türevi olan bu yüce ahlâk, "Lailâheillellah" ilkesinin gereklerindendir.

Durum böyle olduğuna, yani ilk müslümanların, Kur'an'ın ve Peygamberimizin direktiflerim nasıl sıcak bir ilgi ile algıladıklarını öğrendikten sonra siyer kitaplarının bize tanıttığı o seçkin örneklerle hem de tarihin kaydettiği en yüksek yoğunlukta karşılaşmamız şaşırtıcı bir şey mi­dir?

Yanlanndaki birkaç lokmalık yiyeceği tümü ile misafir­lerine ikram ettikleri için bütün bir gece kendilerini aç bı­rakan ve başka yiyeceklerinin olmadığını misafirleri gör­mesin diye bu ikramlarını yaparken ışığı söndüren ve yüce Allah'ın (c.c.)

"Kendileri aşırı derecede muhtaç olsalar da göç eden müslüman kardeşlerini özlerine tercih ederler" (Haşr/9)

şeklindeki övgüsüne mazhar olan kimselere acaba şaş mamız doğru mudur?

Acaba avucundaki birkaç hurma tanesi ile evinden dı­şarı çıkar çıkmaz savaşa gitme görevi ile karşılaşınca "Eğer bu elimdekileri yiyinceye kadar beklersem çok geç kalmış olurum" diyerek avucundaki hurmaları yere atıp cennet özlemi ile savaşa tutuşarak şehid düşen sahabiye şaşmamız yerinde olur mu?

Acaba gerdek gecesi yatağında yatarken savaş narala­rının gümbürtüsünü duyar-duymaz ayağa fırlayıp cennet arzusu ile cepheye koşan ve şehid düşünce boy abdesti me­lekler tarafından verilen sahabiye şaşabilir miyiz?

Acaba Peygamber Efendimizin (s.a.v) kendisine uzattı­ğı ganimet payını "Ben sana bunun için biat etmedim" di­yerek reddeden sahabiye şaşabilir miyiz? Çünkü onun baş­ka türlü bir beklentisi vardır. Onun tek arzusu Allah'a vermiş olduğu sözde durmuş biri olarak Allah yolunda şe­hid düşmüş bir kişi sıfatı ile cennete girmeyi haketmektir.

Acaba aç yavrularım oyalayıp uyutmaya çalışan dul bir anneyi görünce ağlayan ve bunun üzerine hemen devlet anbarına koşarak sırtladığı bir un çuvalı ile geri gelip aç yavrulara kendi elleri ile pişirdiği yemeği yediren ve ço­cukların kannları doyup uykuya daldıklarını görmeden yanlarından ayrılmayan Hz. Ömer'e -Allah ondan razı ol­sun- şaşabilir miyiz?

Acaba Peygamberimize gelerek zina yaptığını bizzat iti­raf ederek kendisine zina haddi uygulanmasını sabırsız­lıkla isteyen ve bu ısrarının gerekçesi olarak omuzlarında­ki ağır günahın yükü altında yüce Allah'ın karşısına çık­mak istemediğini söyleyen delikanlı ile zina yaptığını iti­raf ettikten sonra ısrarla cezalandırılmasını isteyen, hatta bunun için kucağındaki bebeğin memeden kesilmesini beklemeye razı olmayan, çünkü ölürse Rabbine günahsız olarak kavuşmayı arzu eden kadına şaşabilir miyiz?

Acaba Rebii b. Amir'e şaşabilir miyiz? Bilindiği gibi bu kahraman sahabî, Pers imparatoru Rüstem'in yanına ya­man bir eda ile girer. Karşısında gördüğü cahiliye malı ih­tişam ve mevkiye tepeden bakarak, "Lailâheillellah" ehli olmaktan onur duyarak, doğru sözü cahiliyenin arsız yü­züne karşı dobra dobra haykırarak, bütün bunları hiç çe­kinmeden ve karşısındakine önem vermeden yaparak. Çünkü o bu ihtişam ve debdebeyi yüce Allah'ın ölçüsü ile ölçünce içi boş bir hiç olduğunu, binek hayvanının ayakla­rı altında çiğnenmeye, mızrağının ucu ile parçalanıp yerle bir edilerek şaşkın sahibine Allah'ın emrinin dikte edilme­sine müstahak olduğunu görüyordu.

Acaba şu olay karşısında şaşabilir miyiz? Olay şu: Amr b. As, Bizans ordusunun ağır baskısı altında bunalarak Halife'den yardım ister. Halife'nin bu isteğe karşı gönder­diği yardım on bin, beş bin, hatta bin yada beşyüz kişilik bir askeri takviye birliği değildir. Böyle bir askeri birlik yerine Amr b. As'a Peygamberimizin -salât ve selâm üzeri­ne olsun- gözü önünde özenle yetiştirdiği dört sahabi gön­derir ve bu dört kişi sayesinde -sanki onlar binlerce kişilik bir askerî yardım birliği imişler gibi- İslâm ordusu düş­manlarını bozguna uğratarak zafere ulaşır.

Acaba o kadar kısa bir zaman zarfında İslâmiyetin o kadar geniş bir alana yayılarak bu seçkin insanların eli ile yarım yüzyıl gibi kısa bir zamanda sınırlarım doğuda Hin­distan'a ve batıda Atlas Okyanusuna kadar uzatabilir miydi?

Acaba hepsi biraraya gelerek o kısa zaman süresine sı­kışmış her yöndeki yüzlerce olağanüstülüğe şaşabilir mi­yiz? Öyle ki, bu yüzlerce olağanüstülüğü gelecek kuşakla­ra anlatan tarihçiler ve siyer yazarlan normal bir şeyden sözedermiş gibi yazıyorlar. Çünkü adamlar sağa bakınca bir doruk sola bakınca başka bir doruk, dört bir yanlarına bakınca yüzlerce doruk gördükleri için ele aldıkları ulu yükseklikleri zirve olarak nitelemek gereğini duymuyor­lar. Çünkü önlerindeki yükseltiyi diğer zirvelerden ayır-detmek mümkün değildir.

* * *

Acaba bu ilk müslümanlar insan olmaktan çıkıp melek mi olmuşlardı. Acaba onlar Peygamberimizin (s.a.v.) "Her Ademoğlu hata işler" şeklindeki buyruğunun kapsamı dışına mı çıkmışlardı? Acaba üzerinde hiç bir leke hiç bir kara iz bulunmayan bembeyaz yazısı birer defter sayfası haline mi gelmişlerdi? Hayır, bunlann hiç biri sözkonusu değildi.

Onlar da içgüdülerinin etkisi altında olan, davranışları bu içgüdüleri tarafından yönlendirilen birer insandı. Fa­kat onların içgüdüleri en saf ve yücelmiş içgüdülerdi. Yer­yüzü kaynaklığı ağırlıklardan mümkün olan en yüksek oranda annmış ve buna bağlı olarak insanoğulunun çıka­bileceği en yüksek zirvelere tırmanabilen insanların içgü­düleri yani.

Bununla birlikte onlar da birer insandı. Aralannda hır­sızlık yaparak bu suçun cezasına çarptırılan, zina işleyip zina haddine çarptırılan, alkollü içki içip cezalandırılan kimseler olduğu gibi kafirlerle girişilen savaşlarda cephe­den kaçarak daha sonra affa uğrayanlar, ihmalkârlar, iş­leri ağırdan alanlar ve yeni sosyal düzenin ilkelerim çiğne­yenler de vardır. Hatta aşağıdaki ayetlere özellikle muha­tap olanlar bile aralanndan çıkmıştı:

"Kiminiz dünyayı, kiminiz de Ahireti istiyordu." (Al-i İmran/152)

"Size ne oldu ki; 'Allah yolunda hep birlikte savaşa çı­kınız' emrini aldığınızda yere çakılıp kaldınız." (Tevbe/38)

"İşte sizler, Allah yolunda mal vermeye çağrılıyorsu­nuz. Fakat içinizden kimileri cimrilik ediyor." (Muham­med/ 38)

"Andolsun Allah, Pey amberi ve o sıkıntılı anlarda O'na uyan muhacirler ile ensarı affetti. O sırada içlerinden bir kısmının kalbleri kaymaya yüz tutmuş iken yine onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.

Bu arada savaştan geri kalan o üç kişinin de tevbeleri­ni kabul etti. Hani yeryüzü bütün genişliğine rağmen on­lara dar gelmiş, canları alabildiğine sıkılmış ve Allah'dan kaçarken yine O'na sığınmaktan başka bir çare olmadığnı anlamışlardı. Allah onların tevbelerini kabul etti ki, tevbe etsinler. Çünkü Allah tevbelerin kabul edicisidir, esirgeyi­cidir." (Tevbe/117-118)

Fakat onların bu tür ayak sürçmeleri sırasındaki tu­tumlarına şöyle idi:

"Onlar bir günah işleyince veya nefislerine zulmedince, Allah'ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah'dan başka kim bağışlayabilir ki! Ayrıca bile bile yaptıkları kötülüklerde ısrar etmezler.

İşte onların mükâfatı Rabbleri tarafından bağışlanma ve içinde ebedî olarak kalacakları altından ırmaklar akan cennetlerdir. İyi amel işleyendin alacakları karşılık ne kadar güzeldir!"

Yani onlar sürekli olarak yükselmeye çalışıyorlardı. Bu arada eğer herhangi bir ağırlığın basıncı ile birdenbire bulunduklan düzeyden aşağıya düşerlerse kendilerini boşlu­ğa koyuvermezler. Tersine bir yolunu bulup tekkar yükse­lişe geçmeye çalışırlar ve bu sürekli çabaların sonucu ola­rak yükselirler de yükselirler.

 

 

II- GERÇEK ANLAMI İLE ÜMMET OLMAK

Daha önce söylediğimiz gibi araplar, islâm öncesi dö­nemlerinde dağınık ve biribirleri ile sürekli çatışan kabile­ler halinde yasıyorlardı. Toprak birliği, dil birliği, kültür birliği, tarih birliği, düşünce birliği ve amaç birliği gibi bir­leştirici faktörlerin tümüne sahip olmalarına rağmen hiç bir şeyde birleşemiyorlardı.

Bu insanların en azından hepsini ilgilendiren bazı or­tak davalar etrafında birleşmeleri beklenirdi. Meselâ mil­liyetçilik dâvasını benimseyerek Arap yarımadasını Fars ve Bizans istilâsından kurtarmaya girişebilirlerdi. Ya da belirli ellerin tekeline geçen aşırı zenginler ile çoğunluğun pençesinde kıvrandığı ağır yoksulluk arasındaki uçurumu kapatmaya çalışabilirlerdi.

Gerek bunlar ve gerekse benzerleri, cahiliye uygarlıkla­rının çeşitli dönemlerinde insanlar arasında birleşme se­bebi oluşturmuş faktörlerdi. Fakat araplar arasında hü­küm süren kabile taassubu, sürekli çatışmalar, karşılıklı yağmalama ve soygun eylemleri, her kabilenin sırf kendi problemleri ile meşgul olması, başkalanna karşı böbürlen­diği üstünlükleri elde tutmak isterken diğerlerinin onlar­dan yoksun olmalarım arzı etmesi gibi sebepler yüzünden bu kadar basit meseleler etrafında bile birleşmeyi düşünü­lemez hale getirmiş, hatta yılda bir kere biraraya geldikeri haç mevsimleri bile bu alanlarda aralarında yaklaştırıcı bir fırsat oluşturamıyordu.

İşte İslâmiyet, o günün araplarım bu durumdan sıyırıp çıkardı.

Fakat bu "sıyırıp çıkarma" olayı ne tarihteki herhangi bir cahiliye uygarlığında görülebilecek "millî bir birlik" meydana getirmeleri ve ne de aralarından çıkan bir lide­rin önderliği altında sınırlarını belirli bir toprak parçası üzerinde bir "yurt birliği" meydana getirmelerini amaçlı­yordu. Bu "silkimş"in, amacı, onları tarihte benzeri görül­memiş bir "topluluk" haline getirmekti. bu "silkiniş" ile onların yüce Allah'ın (c.c.) "Sizler insanlar için ortaya çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah'a inanırsınız''şeklin­deki övgüsünü hakkeden bir "inanç birliği" meydana getir­meleri amaçlanmıştı.

Arapları sözüne ettiğimiz dağınıklıktan alarak "insan­lar için ortaya çıkarılmış hayırlı bir ümmet" aşamasına ulaştıran "sosyal geçiş" olayını inceleyenler, bir kaç dakika sayılacak kadar çok kısa bir tarih kesiti içinde meydana gelen bu müthiş değişme karşısında şaşıp kalmaktan ken­dilerini alamazlar! Gerçi milliyetçilik ve tarihi maddecilik akımlarının bağlıları bu olaylar hakkında şu yüzeysel ve yanıltıcı yorumları ileri sürerler; "Efendim o günün arap-lan, Persler ile Bizanslıları Arap yarımadasından kovmak üzere milli bir birlik meydana getirmeye iç dinamikleri açısından hazır hale gelmişlerdi" ya da "O günün yoksul­ları, zenginlere karşı sosyalist bir devrim gerçekleştirerek iktidara elkoyma aşamasına gelmişlerdi."

Bunlar birkaç saniye bile üzerlerinde durmaya değme­yecek kadar boş yorumlardır!

Çünkü o günün dağınık arap kabileleri arasında milli­yetçilerin sözünü ettikleri "milli birliğin" hiç bir görünür belirtisi yoktu. Hiç kimse o dönemde böyle bir şeyden bah­setmemişti. Tıpkı bunun gibi ne o günün Arap yarımada­sında ve ne de başka bir yerde daha sonraki uzun yüzyıl­lar boyunca bile sosyalist bir devrimin görünür ya da po­tansiyel belirtilerine rastlanmamıştır. O günün yoksulları. Arap yarımadasının tümünü içerecek biçimde yaygın bir sınıf birliği" oluşturarak zenginlere karsı has kaldırmak bir yana, tek bir kabile sınırları içinde bile zenginlere kar­sı ayaklanmak amacı ile birlik oluşturmuş değillerdi.

Bunların hepsi bir yana. sözünü ettiğimiz "essiz ümmet birliği" bir inanç birliğidir. Bu birlik, gerek daha önceki veya daha sonraki milli nitelikli birlikte ve gerekse son yüzyılda görülen sosyal akımlar etrafında oluşmuş gurnp-lasnıalar arasında benzerine rastlanmayan kendine özgü bir "birlik" tir. Bundan dolayı "O günün arapları su veya bu nitelikte bir birlik kurmaya kendiliklerinden hazır du­ruma gelmişlerdi" şeklindeki yorumlar, doğru bile kabul edilseler, tarihte bu biçimi ile başka bir benzeri tekrarla­namamış olan bu eşsiz birliği açıklamaya yeterli olamaz.

"Hayırlı Bir Ümmet"

"İnsanlar için ortaya çıkarılmış hayırlı bir üm-met"i oluşturan bu eşsiz birlik nasıl meydana geldi? Hiç kuşkusuz bu oluşum, insanların gözlerinden uzak bir biçimde Erkam b. Erkam'ın evinde Peygamber Efendimizin (s.a.v.) etrafında biraraya gelen bir avuç öncü insan tara-findan başlatılmıştı.

Bu öncü insanların her biri teker teker çevresini kuşa­tan cahliye uygarlığından kopmuş, ona sırt çevirmiş, kan ortaklığından kaynaklanan akrabalık ile kavmiyet esasına dayalı dostluk bağlarını keserek kalbleri, dilleri ve vücut­larının tüm organları ile onayladıkları "Lailâheillellah Muhammedün Resulüllah (Allah'dan başka ilâh yoktur ve Muhammed Allah'ın resulüdür)" şahadet cümlelerinin ça­ğırdıkları yeni ufuğa yönelmiş ve bu cümleleri, onayladık­ları andan itibaren tek sığınak ve aynı zamanda cahiliye uygarlığı ite aralarında kesin bir yol ayırım noktası olarak kabul etmiş kimselerdi.

Bu seçkin öncüler, Peygamber Efendimizin (s.a.v) çev­resinde biraraya geldiklerinde bütün varlıkları ile birara­ya geldiler, daha önce hiç tanımamış oldukları sıcak bir ilişki biçimi kalblerini biribirine kaynaştırdı. Aslında inanç alanı dışında varlığına rastlanamayan bir ilişki bi­çimi Allah'da buluşmanın, Resulüllah'da buluşmanın sağ­ladığı ilişki biçimi bu.

Cahiliye ortamında da insanlar biraraya gelir, arala­rında dostluk ve arkadaşlık ilişkileri meydana gelir. Fakat acaba o ortamlarda insanları biraraya getiren faktörler nelerdir? Bu faktörlerin başlıcalan kan birliğinden kay­naklanan akrabalıklar, ortak menfaatler ya da yine ortak ihtiraslardır.

Bundan dolayı bu ortamların insanları ne kadar biri-birlerine yaklaşsalar, aralannda ne kadar sıkı dayanışma kursalar bile bu yakınlık ve dayanışmaları kaynaşma de­recesine ulaşamaz!

Sebebine gelince; bu ilişki biçimlerinde "kişisel bencil­lik/egoizm)" duygusu erimez; vücudlar, akıllar ve görüşler buluşsa bile bu duygu kalbler arasında engel olarak kalır. Bu ortamlarda yaşayan herkes kendi bencillik alanının çevresine bir ağ örer. İnsanlar aralarında yakınlık kurar­lar, fakat bu yakınlıklar, kesinlikle kalblerinden kaynak­lanan bencillik alanlarının etrafında ördükleri ağlarla sı­nırlı kalır. Bundan dolayı bu insanlar gerekli orandan da­ha fazla birbirlerine yaklaşarak kişisel bencillik alanlarını zorlamaya kalkıştıkları takdirde biribirlerinden nefret et­meye, biribirleri ile çatışmaya başlarlar!

İnsanlar arasında sadece bir tek ilişki biçimi var ki, on­da sözünü ettiğimiz nefret meydana gelmez. Çünkü bu ilişki biçimi, insan bencilliğinin çevresinde ördüğü sahte ağı eritir. Bundan dolayı kalbler sürekli biçimde biribirlerine yaklaşır ve sununda aralannda organik bir kaynaş­ma meydana gelir. Bu ilişki biçimi, inanç ilişkisidir. Sebe­bine gelince; bu ilişki biçimi, insanlar arasında yeryüzü çevresinde ve yeryüzü bağlantıları ile meydana gelmiyor. F>u ilişki, yüce Allah'ın bir kulu ile başka bir kulu arasın­da yüce Allah'da buluşan bir ilişkidir. Sözkonusu ilişkide bu iki kişinin kalbleri. gönüller arası yakınlaşmayı ve kay­naşmayı engelleyen bencillikten, kendini beğenmişlikten arınmış, kısa vadeli ve gökyüzünün yüceliğinden yoksun kaba dünyalık endişeler yerine yüce amaçlarla bezenir.

İşte Peygamber Efendimizin (s.a.v.) etrafında buluşan kalbleri birleştiren, bu inanç ilişkisi oldu. Allah'da buluş­madan doğan bu ilişkiden önce sevgi, sonra kaynaşma doğdu. Arkasından gelen Peygamber sevgisi, bu kaynaş­mayı daha da pekiştirdi ve sonunda bu kalbler arasında tarihin bize anlattığı o mükemmel kardeşlik meydana gel­di!

Öyle ki, iki sahabi yolda yürürken aralarına giren bir ağacı dolanarak tekrar buluştukları zaman ayrı düştükleri kısa bir anın ruhlannda meydana getirdiği özlem duygusu ile biribirlerine selâm verirlerdi!

Yine bir gün sahabilerden birinin üzüntüden ağladığı görülür. Çünkü günün birinde Peygamberimizin (s.a.v) Ahirete göçerek aralarından ayrılacağı aklına gelmiştir. Oysa o, Peygamberi­mizinden dünyadayken ayrılmaya bile dayanamamaktadır. Bunun üzerine yüce Allah (c.c.) aşağı­daki ayeti indirir:

"Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Al­lah'ın nimetlendirdiği sıddıklar, şehidler ve salihler ile beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar." (Nisa / 69)

Bilindiği gibi peygamber Efendimiz "s.a.v. ı Mekke'den Medine'ye göç edince önce Evs ve Hazrec kabilelerinden olan müslümanlan biribirlerine kardeş ilân etmiş, bunun üzerine bu iki kabile arasında çok uzun zamandan beri hüküm süren kin ve düşmanlık duygusu hemen eriyivere­rek yerini yüce Allah'ın bağışladığı kardeşlik ve dirliğe bı­rakmıştı. Nitekim yüce Allah (c.c.) bu konuda söyle buyu­ruyor:

"Allah'ın size bağışladığı şu nimeti hatırlayınız. Hani siz biribirinize düşmanken Allah kalblerinizi birleştirdi de O'nun nimeti sayesinde kardeş haline geldiniz." (Al-i İmran/103)

Peygamberimiz daha sonra da göçmen (muhacir) müs-lümanlar ile yerli müslümanlan (Ensar) biribirleri ile kar­deş olarak eşleştirmiş ve aralarında tarihte benzeri görül­memiş o sıkı kaynaşmayı meydana getirmişti. Öyle ki, Medineli müslümanlar, gönüllü olarak ve yüce Allah (c.c.) ile Peygamberimizin buyurdukları yükümlülükleri aşarak sa­hibi oldukları mallan göçmen kardeşleri ile paylaşıyorlar, hatta bazan onlan kendilerine tercih ediyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah onlar hakkında şu ayeti indirdi:

"Daha önce Medine'yi yurt ve iman barınağı edinenler yanlarına sığınan göçmenleri bağırlarına basarlar, onlara verilen ganimetlerden ötürü içlerinde kıskançlık meydana gelmez, hatta çok sıkışık durumda olsalar bile onlardı ken­dilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimrilik duygusun­dan korunursa, işte felaha erenler onlardır." (Haşr/69)

İşte bu sevgi; inanç ilişkisinin meydana getirdiği sevgi­dir. Başka hiç bir ilişki biçimi, kaynaşma derecesine ulaş­tıran bu derinlikte, bu sağlamlıkta ve bu sıcaklıkta bir sevgi meydana getiremez. Çünkü bu sevgi; cahiiiye uygar­lıklarında insan bencilliğinin kendi çevresinde ördüğü ko­ruyucu ağın yapmacık duvarına çarpıp tökezlemez.

Peygamberimiz tarafından ilân edildiğini belirttiğimiz kardeşlikler ne iki asil arasında oluşan sınıfsal kardeşlik­ler ne iki arap arasında kaçınılmaz biçimde varolabilecek kavim ya da ırk dayanaklı kardeşliklerdi. Bu kardeşlik milliyeti, deri rengini, dili, ekonomik konumu ve sosyal düzeyi arka plâna atan. hatta hesaba katmayan ve iki "müslüınan" arasında meydana gelen bir islâm kardeşliği idi. Çünkü bu kardeşlik yüce Allah'ın (c.c.) "Müminler bi-ribirlerinin kardeşleridir" ayetinde ifadesini bulan, di­ğer bütün ilişki biçimlerim bir yana atarak kalbleri iman bağı ile biribirlerine bağlayan bir kardeşliktir.

Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) amcası Hamza ile kölesi Zeyd'i, Ebu Bekir ile Harice b. Zeyd'i, İbni Revahe Hasamı ile Bilâl b. Rebah'ı biribirine kardeş ilân etti. Böylece bü­tün ırk, renk ve dil farklılıklarını eriten inanç potasında Habeşli Bilâl, Bizans asıllı Suheyb ve İran göçmeni Sel-man; Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve diğer sahabiler bi-raraya gelmişlerdi. Hatta Peygamberimiz (s.a.v) Hz. Selman hakkında "Selman bizdendir, yani ehli beytimiz-dendir" buyururken Hz. Ömer, Ebu Bekir ile Bilâl hak­kında "Ebu Bekir hem bizim efendimizdir, hem de bizim efendimizi (Bilâl'ı) azad ettirdi" demiştir. (Hakim-Müsted-rek)

Bu örnek insan topluluğu bizzat yaratıcısı olan yüce Al­lah (c.c.) tarafından "Sizler insanlar için ortaya çıka­rılmış en hayırlı ümmetsiniz" vasıflandırılan "ümmet'tir.

Bu örnek insanlar, tarih boyunca meydana gelen hiç bir sosyal gurubun gerçekleştiremediği gerçek anlamı ile üm­met olmuşlardır.

Bu örnek insan topluluğu, gerçek anlamlı ümmeti oluşturucu bağlara sahip olan bir inanç ümmeti bir akide milletidir.

"Millet" demek cahiliye uygarlığı sosyolojisi tarafından tanımlandığı gibi "ortak bir yurdu, ortak bir dilin, ortak bir ırktan gelmenin ve ortak menfaatlerin birleştirdiği bir insan topluluğu" elemek değildir. Çünkü bu tanımda yera-lan ortak faktörlerin hiç biri insan tercihinin sonucu değil­dir. Ve bu faktörler insanları biraraya getirdikleri gibi hayvanları da biraraya getirmeyi sağlayan faktörlerdir.

Sözgelimi belirli bir yerde doğmak insanın kendi terci­hinden kaynaklanmaz. Buna göre bunun insanlar arasın­da üstünlük sebebi olarak kabul edilmesi akıl dışıdır. İn­sanın doğduğu yörenin dilini kullanması kendi seçimine dayanmaz. Bu yüzden bunun da insanlararasmda üstün­lük sebebi sayılması anlamsızdır. Doğuştan belirli bir ırka mensup olmak da daha önceki diğer iki faktör gibi insa­nın kendi iradesi ile seçtiği bir vasıf değildir. Böyle olması­na rağmen insanları ırkları ya da derilerinin rengine da­yanarak biribirinden üstün saymak, sadece geçmiş cahili­ye uygarlıkarının damgasını taşıyan bir saçmalık değil, yirminci yüzyıl cahiliye uygarlığının benimsediği bir saç­malıktır. "Ortak menfaatler" faktörüne gelince bu faktör, sadece insanları değil,hayvanları da bir araya getirebilir. Bilindiği gibi hayvanlar belirli bir otlak, belirli bir yem bi­rikintisi ve belirli bir su kaynağı başında aralarında uyumlu kümeler meydana getirirler ve bu "ortak menfaat­lerini" tehdit eden diğer hayvan kümelerine karşı koyar­lar.

Oysa insanları biribirinden üstün kılan Faktör, birlikte paylaşılan, uğrunda biraraya gelinen, titizlikle korunan ve uğrunda mücadele verilen "insanî değerlerdir". İste diğer her şeyden önce "ümmet"i oluşturması mümkün olan fak­tör budur. Çünkü sosyal hayatın eksenini bu değerler oluşturmaya lâyıktır; yoksa yurt, dil. ırk ya ela başka bir ortak faktör değil.

Bundan dolayı insan hayatının en yüce dayanağı olabi­lecek olan inanç faktörü, gerçek ümmetin, "en hayırlı üm­metin" temeli olabilecek olan gerçek sosyal bağdır. Diğer bütün sosyal ilişkiler bunun altında yer alır. Yurt, dil, ırk ve akrabalık ilişkileri yani. Bu ilişkiler yardımcı birer fak­tör olurlar. Ama hepsi biraraya gelse bile inanç bağının yokluğu halinde ümmeti, milleti meydana getiremezler. Oysa tek basma inanç faktörü, sözkonusu ikinci dereceli faktörlerin tümünün yokluğu halinde bile fertleri biribiri-ne iman bağı ile bağlı olan, kardeşler topluluğundan oluş­muş bir ümmet meydana getirebilir ve bu ümmet bir yan­dan "tuğlaları biribirini destekleyen sağlam bir yapı" oluştururken bir yandan da "rahatsız olan organı­nın acısına diğer organlarının uykusuz kalarak ve ateşlenerek katıldıkları duyarlı bir organizma gibi" olur. Bilindiği gibi yüce Allah (c.c.) Kur'an'da "Allah, ken­di yolunda kurşunla kaynatılmış binalar gibi saf bağlayarak düşmana karşı savaşanları sever"(Saff/4) buyururken Peygamber Efendimizin (s.a.v.) müminleri şöyle tanımlıyor:

"Müminler arasındaki sevgi, karşılıklı acıma ve daya­nışma bir organizmaya benzer. Organizmanın herhangi bir organı rahatsızlanınca geride kalan kısmı ateşlenerek ve uykusuz kalarak bu rahatsız organın acısını paylaşır." (Buhari, Müslim, vd)

Kur'an-ı Kerim birçok ayetinde bu bağın, diğer bütün insanlararası bağları kesip atarken kopmaz kalabilen tek geçerli ve dayamlabüecek biricik bağ olduğunu vurgular. Nitekim Nuh kıssasını anlatırken yüce Allah (c.c.) söyle buyuruyor:

"Nuh seslendi: Ey Rabbim, dedi, oğlum benim ailem-dendir. Senin sözün elbette haktır ve sen hakimlerin haki­ni isin.•

Allah: "Ey Nuh, dedi, o senin ailenden değildir. Çünkü kötü işler yaptı. Bilmediğin bir şeyi benden isteme. Sana cahillerden olmamanı öğütlerim!

Nuh dedi ki: Ey Rabbim, bilmediğim bir şeyi senden is­temekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz, bana acı­mazsan ziyana uğrayanlardan olurum." (Hud/45-47)

Bilindiği gibi daha önce yüce Allah (c.c.) Hz. Nuh'a, haklarında kesin hüküm verilenler dışında kalan aile fert­lerim tufandan kurtaracağım şu ayetle vadetmişti:

"Nihayet emrimiz gelip de tandır kaynayınca (iş ciddi-leşip sular kaynayınca) Nuh'a dedik ki 'Her şeyden ikişer çitfile boğulması hakkında ezeli sözümüz geçenler dışında aileni ve müminleri gemiye yükle.' Zaten onunla birlikte inananlar pek azdı." (Hud/40)

Bunun üzerine Hz. Nuh, bir kenarda duran oğlunu tek kurtuluş aracı olan gemiye binmeye çağırır. Oğlu bu çağrı­yı reddederek tufanın dalgalarına kapılır. Yüce Allah (c.c.) bize bu olayı şöyle anlatır:

''Gemi onları dağlar gibi dalgalar arasından geçirirken Nuh bir kenarda duran oğluna 'Yavrum, bizimle birlikte gemiye bin, kafirler ile beraber olma' diye seslendi.

Oğlu 'Kendimi sulardan koruyacak bir dağa sığınaca­ğım" dedi. Nuh "Bu gün Allah'ın hükmü fiden koruyacak hiç bir .sev yoktur, ancak O'nü n acıdığı kimseler kurtulur" dedi. Btt arada aralarına dalga giriverdi ve o da boğulan­lardan oldu." (Hud/42-43)

Tufan sona erip gemi yere oturduktan, bu arada kurtu­lan kurtulup helak olan helak okluktan sonra Hz. Nuh'un kalbinde helak olan oğluna karsı dayanılmaz bir özlem be­lirdi ve bu özlemin etkisi ile Rabbine, ailesinin kurtulaca­ğını vaadettiğine, vaadinin kesinliği şüphe götürmez oldu­ğuna göre ailesinin fertlerinden biri olan oğulunun niçin boğulduğunu sormaya yönelir. Yüce Allah (c.c.) Hz. Nuh'un bu sorusu karsısında insanlar arasındaki gerçek ilişkinin kan ortaklığı ilişkisi değil, inanç ilişkisi olduğunu vurguluyarak belirtmek üzere 'Ya Nuh, o senin ailen­den değildi, çünkü o kötü işler yapmıştı" buyurur. Hz. Nuh'un oğlu iman etmeyi reddedince aradaki inanç bağı koptu. Bu bağ kopunca aradaki diğer bütün bağlar da kesiliverdiği için Hz. Nuh'un oğlu, ailesinin bir ferdi olmaktan çıkıverdi. Oysa Kur'an-ı Kerîm'in "Hz. Nuh, oğluna seslendi" şeklindeki açık ifadesinden anlaşılabileceği gibi adam, Hz. Nuh'un gerçekten oğlu idi.

Öteyandan yüce Allah (c.c.) bize Hz. İbrahim -selâm üzerine olsun- kıssasını anlatırken şöyle buyuruyor:

"İbrahim ile onun arkadaşlarında sizin için ibret alı-nacak güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine de­diler ki: 'Biz sizden ve Allah'ı bırakarak taptığımız putlar­dan uzağız. Sizin taptığınız putları tanımıyoruz. Siz tek olan Allah'a inanıncaya kadar sizinle aramızda sürekli düşmanlık ve nefret olacaktır." (Mümtehine/4)

Aynı konuda Peygamber Efendimizin (s.a.v) ümmetine seslenen ilâhî uyanların bir örneğini birlikte okuyalım:

"Ey müminler; eğer babalarınız ve kardeşleriniz kafirliği müminliğe tercih etmişler ise Bakırı onları dost (veli) edinmeyiniz. İçinizden kim boy l e terini dost edinirce onlar zalimlerin ta kendileridirler. De ki; "Eğer ha baları­nız, evlâtlarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretini:, kazan­dığınız mallar, fesada uğramasından korktuğunuz ticare­tiniz ve hoşunuza giden evler sizin gözünüzde Allah'da fi, Resulüllah'dan ve Allah yolunda cihat etmekten daha sev­gili ise Allah'ın haslarınıza getireceği belâları bekleyiniz. Allah fasıklan doğru yola iletmez." (Tevbe /23 -24)

Görüldüğü gibi yüce Allah (c.c) bu ayetlerde kan ortak­lığından kaynaklanan bütün akrabalık ilişkilerini, hatta cahiliye toplumunun bütün birleştirici faktörlerini terazi­nin bir kefesine, buna karşılık Allah ve Resulüllah sevgisi ile Allah yolunda cihad etme yükümlülüğünü öbür kefesi­ne koymakta ve berikini öbürüne baskın çıkardıktan sonra ilâhî ölçüleri çiğneyenleri acı bir azapla uyarmaktadır.

Gerçi İslâmiyet, merhamet anlayışının ve insancılığının ifadesi olarak -müşrik bile olsalar- anababanın bakı­mına ve gözetimine önem verdi, ama bakmak ve gözetmek ile ümmetin temel dayanağını oluşturan sevgi ve bağlılık biribirinden farklı şeylerdir.[7] İnanç bağının kopuk oldu­ğu yerde sevgi bağı da kopar. Bu bağ inanç şemsiyesi al­tında oluşan ümmetin can damarıdır. Bilinen diğer insan-lararası bağlar sıraca bundan sonra gelir ve göreceli bağ­lantılar oluştururlar, nitekim yüce Allah (c.c.) "Allah'ın kitabına göre akrabalar (ulul erham) biribirine varis olmakta önceliğe sahiptirler" buyuruyor.[8] Fakat bu­nun için gerçek anlamlı ümmetin temel dayanağı olan inançta birleşmek şarttır.

İste biri birlerine inanç bağı ile bağlanmış insanlaı*dan oluşan bu ümmet, yaratıcı tarafından "sizler insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz" diye övülen ve bu biçimi ile tarihte bir başka eşine rastlanma­yan ümmettir.

Evet. daha önceki dönemlerde de mümin ümmetler va­rolmuştu. Onlar da inanç bağı ile oluşmuş "hayırlı ümmet"lerdi. Fakat bu ümmet dar çerçeveli, tarihteki Fonksi­yonları sınırlı ümmetlerdi. Çünkü Peygamberimizden ön­ceki peygamberler sadece kendi kavimlerine (milletlerine) gönderilmişlerdi. Oysa insanlığın tümüne gönderilmiş olan bizim Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ümmeti, bizzat yaratıcısı ve bu benzersiz niteliği ile meydana çıkarıcısı olan yüce Allah'ın (c.c.) şahadeti ile "İnsanlar için orta­ya çıkarılmış en hayırlı ümmet"tir.

Bu gerçeği şüphe ile karşılayanlar, bu ümmet ile tarih­te ve günümüzde birden çok ırk, renk, dil ve kültür sahibi insanlan bünyesinde bir araya getirmiş olan millet toplu­luklarını biribirleri ile karşılaştırsınlar. Bu tür insan top­luluklarının tarihte ve günümüzdeki en önemli örnekleri eski Roma İmparatorluğu, İngiliz Milletler Topluluğu (Common Wealth), Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğidir.

Söze eski Roma İmparatorluğundan girelim. Tarihin açıkça belirttiği gibi bu imparatorlukta "Anadevlet" mer­kezi otoriteyi oluşturuyordu, diğer devletler bu merkezi otoriteye kesinlikle bağımlı bir konumdaydılar. Başka bir deyimle, bu sözde "kardeş" millet ve halkların devletçikle­ri ile ana devlet arasındaki ilişkiler eşitlik ilkesine dayan­mıyordu.

Hatta milâdi 325 yılında kral Kostantin, hristiyanltğı kabul edip onu imparatorluğun resmi dini ilan edince bile, bu imparatorluğun yapısında "hristiyan kardeşliği" ege­menlik sağlayabilmiş değildi. Sadece görünüşte kalan ba­zı sembolik alanlar dışında kalan diğer sosyal uygulama­lar kardeşlikten ve eşitlikten tamamen uzak bir anlayışa dayanıyordu.

Bu anlayış, "ana devlef'e kesin bir bağımlılık istiyordu. Bağımlı devletçiklerin imparatorluğun hayatındaki tek fonksiyonu merkezi devleti servetle ve insan gücü ile bes­lemekti. Servet, merkezî devletin zenginleşmesi ve yöneti­ciler ile yardakçılarının harvurup harman savurmaları için gerekli idi. İnsan gücü de bu imparatorluğun arzu ve ihtirasları, daha doğrusu sözde "kutsal" imparatorun şahsî arzu ve ihtirasları uğruna savaşmak ve ölmek için lâzımdı. Bu "taşra" devletçiklerinin merkezî otorite önünde bağlılıktan ve sınırsız fedakârlıktan başka hiç bir fonk­siyonu yoktu. Bütün bunlara karşılık ellerine geçen tek "onur" imparatorluğa bağlı olmaları idi!

İngiliz milletler topluluğuna gelince anlatacağımız şu bir tek olay, onun yapısı ve hakim zihniyeti hakkında ay­rıntılı açıklamalara girişmemizi gereksiz kılar kanısında­yız. Çünkü bu olay, merkezi devlet ile pohpohlayıcı bir un­vanla anılsınlar diye "Britanya milletler topluluğu" olarak adlandırılan "sömürgeler arasındaki ilişkinin gerçek nite­liğini açıkça ortaya koymaktadır.

Anlatmak istediğimiz olay, İkinci Büyük Savaş sırasın­da geçer. Bu savaş Afrika'nın kuzeyinde, bugünkü Libya sınırları içinde yer alan "Büyük Sahra" müttefik ve mih­ver blokları arasında sık sık el değiştiriyordu. Sonunda Alman mareşali Rommel'in kuvvetlerini geri püskürten müt­tefiklerin eline geçmişti.

Bu amansız çekişme sırasında taraflar arasında en çok el değiştiren mevzilerin başında "Tobruk" şehri geliyordu. İşte bu el değiştirmelerin birinde Alman kuvvetleri. İngiliz birliklerinin baskısı altında şehri boşaltarak geri çekilmişti. Bu tür geri çekilmeler sırasında mevzilerini boşaltan tarafın, saldırgan tarafa mümkün olduğu kadar çok zayi­at verdirmek amacı ile geri çekilirken, boşalttığı araziyi mayınlardı. Savaş kuralları böyle gerektiriyordu. Buna karşılık saldıran taraf da insanca zayiatını en aza indire­bilmek amacı ile muhtemel mayın tarlalarına başıboş at ya da deve sürüleri salarak mayınları patlayarak insan ölümlerim önlemeye çalışırdı. En azından müttefik birlik­lerinin bu savaştaki uygulamaları hep böyle olmuştu.

Fakat sözünü ettiğimiz tarihî Alman geri çekilmesin­den sonra şehri ele geçiren İngiliz birliklerinin komutanı, mayınlı araziye at ve deve sürüleri yerine komutası altın­daki Hind askerlerini sürer, böylece Hindli delikanlıların canlan karşılığında beyaz derililerden oluşan öz askerleri­ne yol güvenliği sağlar. Komutanın neden böyle hareket ettiğini şu ana kadar öğrenememiş olduğumu belirtmeli­yim. Neyse, müttefikler böylece "parlak" bir zafer kazan­mıştı. Bu sonucu tescil etmek amacı ile yayınlanan askerî bildirinin bir yerinde şöyle deniyordu: "Düşman kuvvetle­rini bozguna uğratarak Tobruk şehrini ele geçirdik. Zayia­tımız çok azdı. Yalnız Hind birliğinin arka tarafı tamamen yokoldu!"

Sözü Amerika Birleşik Devletlerine getirdiğimiz zaman bu imparatorluğun kötülük ve ayıplarına örnek olarak onun siyahlara karsı takındığı tutumu hatırlamamız ye­terlidir. Siyahlar, bu devletin beyaz derili mensuplarının hem "vatandaşları ve hem de dindaşlarıdır. Çünkü siyah derililer de büyük çoğunlukla hristiyarıdırlar.

Buna rağmen bazı lokantaların ve sinema salonlarının giriş kapılarında bütün çirkinliği ile şu uyan yazısı dikka­ti çeker; "Siyahlar ve köpekler içeri giremez." Ayrıca sık sık şu manzara ile karşılaşmak mümkündür: Bir gurup beyaz saldırgan, bir zencinin üzerine üşüşmüş. Adamı döve döve yere düşürüyorlar. Sonra da canı çıkıncaya kadar onu yerde tekmeliyorlar. Bu sırada beyaz derili polis, sal­dırganlara arkasını dönmüş. Beklediği şey adamların "Kutsal savaş"larını zaferle noktalayarak olay yerinden kaçmalarıdır. Arkasından olay "faii meşhur cinayetler arasına kaydedilecektir!

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğine gelince; bu imparatorluk, sözde, inanca dayalı bir topluluktur! Oysa asıl otoritenin sahibi olan ana devlet, "Rusya"dır. Diğer "sovyet'ler varlıkları ile yoklukları arasında hiç bir fark olmayan birer uydudurlar. Ne imparatorluğun genel siya­setinde ve ne de diğer herhangi bir konuda söz hakları vardır. Tek fonksiyonları itaat etmek ve uygulamaktır. Ayrıca itkidarda olan diktatörün kayıtsız şartsız birer şak­şakçısı olmak zorundadırlar. Öyle ki, eğer diktatör ölür de yerine geçenler, günün birinde tıpkı Stalin örneğinde gö­rüldüğü gibi, kirli çamaşırlarını ortaya dökmek isterlerse, bu uydu Sovyetlerin, yeni efendilerinin emirlerim yerine getirmek üzere eski diktatörü, en ağır hakaretler ile kötü­lemek için aralarında yarışa girerler!

Bu imparatorlukta merkeze bağımlılık o kadar ileri gö­türülmüş ki, vaktiyle; yani yeni "ideoloji" iktidara gelme­den önce, bu Sovyetlerde yapılmış olan fabrikalar yerle­rinden sökülerek merkezî devletin sınırlan içine taşınmış ve böylece egemenliğin tek sahibi olan 'ana devlet"in güç ve zenginliği daha da pekiştiril s ne k istenmiştir.

Oysa inanca dayalı veya gençek anlamda inançtan kay­naklanan insan toplulukların-: en güçlü sosyal bağ. in­sanlar arasındaki en egemen uta. Allah'da birlesen "kardeş' liktir. Bu kardeşlik pratik hayatta ne oranda ger­çekleşirse ümmet kavramı o oranda gerçeklik kazanır. Kı­yamet günü yüce Allah (c.c.) katındaki itibarı o oranda olacağı gibi insanlık tarihi içindeki itibarı da bu pratik uy­gulama oranına bağlı olur.

Hiç kuşkusuz sözümüzün konusu olan o eşsiz ilk ku­şak, bu kardeşliği en büyük oranda gerçekleştirdi. Bun­dan dolayı Peygamberimizin (s.a.v).

"En hayırlılarınız benim çağdaşlarındır."[9]

sözünde ifadesini bulduğu üzere bu nesil, Allah katında itibarı en yüksek olan ve insanlık tarihi içinde en ağırlıklı etkiye sahip olan nesil olmuştur.

Sözkonusu kuşak bu kardeşliği sosyal hayatın her ala­nında, toplumun her kesiminde gerçekleştirdi. Onu önce muhacirler ile ensar'ın kendi aralarında gerçekleştirdi. Arkasından onu muhacirler ile ensar arasında tarihin bel­gelediği o parlak şekli ile gerçekleştirip yüce Allah'ın özel­likle vurguladığı bir bağış örneği oluşturdu:

"Allah onların kalblerini uzlaştırdı. Sen yeryüzünde bulunan herşeyi harcasan bile yine onların kalblerini uz-laştıramazdın. Fakat Allah onları uzlaştırdı. Çünkü aziz ve hakimdir." (Enfal/63)

Söz konusu kuşak bu kardeşliği, bütün canlı İslâm tari­hi boyunca islâm ümmetinin belirgin bir özelliği olacak ve en üstün örneğini kendisi oluşturacak biçimde gerçekleş­tirdi. Biz bu üstün örneğin pratik uygulamasını Ensarin Muhacirlere karşı gösterdikleri tarihte eşi görülmemiş da­yanış mada gorüyoruz.

Bu öyle bir sosyal dayanışma ki; sadece aile veya sade­ce akrabalarla sınırlı kalmıyor, islâm toplumunu tümü ile içeriyor. Yine bu sosyal dayanışma devlet hazinesinin zen­ginlerden toplayarak yoksullara dağıttığı zekât kurumu ile sınırlı kalmıyor, Allah yolunda genel bir malî fedakârlık boyutlarına varıyor.

Ayrıca bu sosyal dayanışma, sadece islâm toplumunun yoksullarına maddî yardım yapmakla sınırlı kalmıyor. Maddî ve görünür yardım biçimlerini aşarak başka bir çok sosyal güvenlik biçimlerini içeriyor. Bu sosyal dayanışma, toplumun zengin-fakir, güçlü-zayıf bütün kesimleri ara­sında eşit biçimde can, mal ve namus güvenliği sağlayacak bir muhteva zenginliği kazanıyordu. Nitekim Peyamber Efendimiz (s.a.v.) ünlü Veda Hutbesi'nin bir yerinde şöyle buyuruyor:

"Ey insanlar, şu içinde yaşadığınız belde (Mekke) şu ayın şu gününde sizin için nasıl savaş yasağı getiriyorsa, aynı şekilde canlarınız, ırzlarınız ve mallarınız biribiriniz için haramdır, dokunulmazdır." (Veda Hutbesi)

"Müslümanlar arasında can güvenliği vardır ve en za­yıfları bile yükümlülüklerini titizlikle yerine getirir." (Ebu Davud, îbn-i Mace, Ahmed)

Bu sosyal dayanışma iyiliğe, iyiliği yeryüzünde yaygın­laştırmaya ve beşeriyeti, "insanlığa" yaraşır bir düzeye çı­karma amacını taşır. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyu­ruyor:

Erkek-kadın bütün nıu'nıinler birebirlerinin dostları, velileridirler. Onlar iyiliği emreder, kötülükten takındırır, namazı kılar, zekâtı verir, Allah'a re Re^ulüllah'a itaat ederler." (Tevbe / 71)

insanlığın ancak son yüzyıllarda bazı nazari ufukların­dan "sözeclebildiği" bu yüksek dereceli sosyal dayanışmayı ancak "inanç toplumu" uygulayabilir. Çünkü bu toplumun temel yapısı bu sosyal dayanışmaya dayanır, bu ileri dere­celi dayanışma onun psikolojik ve davranışsal yapısının ayrılmaz bir parçasını oluşturur.

İlk müslümanlar kuşağı bu sosyal dayanışmayı diğer herhangi bir insanlık kuşağından çok daha büyük oranda gerçekleştirdi. Bu ileri dereceli gerçekleşmeyi hem "mali dayanışma" ve hem de islâmiyetin getirdiği değerleri ve il­keleri koruma alanında görebiliriz. Mali dayanışmanın en çarpıcı örneği; Medineli (ensar) müslümanların muhacir­ler (göçmenler) lehine mallarının yarısını feda etmeleridir.

Aynı dayanışma geleneğinin islâmî değer ve ilkeleri ko­ruma alanındaki başlıca örneklerim şöyle sıralayabiliriz: O kuşağın herhangi bir müslümam, bir başka müslüman kardeşine "Kardeşim, gel bir saatliğine imanımızı tazele­yelim" yani "imanın çeşitli boyutlarını aramızda gözden geçirerek gündelik hayatımıza uygulayalım" diyor. Bu da­yanışmanın bir sonucudur ki, bu kuşak suç işleme ve sal­dırganlık oranı en düşük; can, mal ve namus dokunulmaz­lıklarına en titiz biçimde riayetkar, müslüman kardeşinin onur ve duygularına saygı göstermeye en düşkün insanla­rın kuşağı oldu. Öyle ki, bu kuşağın bir ferdi olan Ebu Zerr, siyah derili birine "Ey siyah derili ananın oğlu' diye seslenince Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından:

"Sen bazı cahiliye huylarını hâla üzerinde taşıyan, ca­hiliye alışkanlıklarından henüz tatnamîyle kurtulamamış bir adamsın,"

diye azarlanır ve bu azar üzerine Ebu Zerr, yüzünü yere koyarak o siyah deriliye: "Gel de ayağınla yüzüme has der. Yine bu ilkeler ve değerler dayanışmasının bir tezahürüdür ki, Kııreyşli bir arap olan Hz. Ömer. Habesli Hz. Bilâl'den "Efendimiz Bilâl" diye sözediyor.

Böyle olunca bu neslin, bizzat Peygamberimizin şahitli­ği ile yüce Allah katında en değerli kuşak olarak sayılma­sına şaşırmamalıyız. Yine bu kuşağın, insanlık tarihini en geniş çaplı ve uzun ömürlü etkinin kanıtı, bu kuşağın yer­yüzünde ne daha önceki ve ne de daha sonraki hiç bir ku­şağa nasip olmamış derecedeki yayılması, toprak ele ge­çirmesidir.

Bu geniş topraklar ele geçirme başarısının kaynağı, ne asker sayısının fazlalığı, ne silâh üstünlüğü ve ne de savaş uzmanlığı idi. Tersine, bu kuşağın karşısına çıkan düşmanlar, bu alanlarda ondan daha üstün idiler. Bu zaferle­rin tek kaynağı, bu ümmetin inandığı ve bütün fertleri ile potasında eridiği gerçeğin büyüklüğü idi, yolu üzerine di­kilen her biçim ve renkteki bütün batıl engelleri kırıp geçi­ren iman gücü idi.

Bu sayededir ki; bu ufak mü'min topluluk, cahiliye uy­garlığını yeryüzünün geniş bir bölümünden söküp atarak kökten kurutmuştur. Cahiliye uygarlığının bu bozgunu sa­dece yıkılan hükümetler, devrilen saltanatlar ve yeniler ordular seklinde değil, silinen inançlar, tarihe gömülen sosyal düzenler ve yürürlükten kaldırılan gelenekler biçi­minde de karsımıza çıkar.

Bu örnek neslin fonksiyonu sadece kâfir devletleri, hü­kümetleri ve orduları inançları, sosyal düzenleri ve gele­nekleri ile birlikte ortadan kaldırmaktan ibaret kalmadı. Buna askeri üstünlüğe sahip normal beşeri güçler de başa­rabilir. Nitekim Anibal, Cengiz Han. Napolyon ve Hitler belirli bir tarih kesitinde bunu yapabilmişlerdi. Fakat bu inanç ümmeti, unların hiç birinin yapamadığı bir şeyi yap­tı. Bu ümmet, ele geçirdiği topraklarda baskı ve zorlamaya başvurmaksızın haklı inancı ile bu inancın dilini yaymayı başarmıştır.

Bilindiği gibi müslümanlar, o günlerin gayet zengin ve güçlü imparatorluklarından biri olan Sasanî (Eski İran) devletini yıktılar. Bunun yanında o dönemin en büyük devleti olan Bizans imparatorluğunun önemli bir bölümü­nü ele geçirdiler. Fakat bu fetihler sonucunda ele geçir­dikleri yörelerin hiç bir insanını zorla müslüman yapmaya kalkışmadılar. Böyle yaparken yüce Allah'ın (c.c.) emrini yerine getirdiler. Çünkü yeryüzünde hükümran olan zor­baları (tağutları) devirmeyi emreden yüce Allah (c.c.) bunun yanında hiç kimseye hak dini zorla kabul ettirmeye kalkışmaya izin vermiyor, insanlar ile hak din arasında engel oluşturan hükümetleri, sosyal düzenleri ve orduları ortadan kaldırdıktan sonra, hak dine girmeyi insanların serbest iradeli tercihlerine bırakmayı buyuruyor. Konu ile ilgili olan şu iki ayeti dikkatle okuyalım:

"Fitnenin kökü kazınıp Allah'ın dini tamamen egemen oluncaya kadar kâfirler ile savaşınız." (Enfal/ 39)

"Dinde zorlama yoktur. Artık doğru ile eğri biribirin-den ayırdedilecek biçimde belli olmuştur. Kim zorbalara karşı çıkarak Allah'a inanırsa hiç kuşkusuz kopması söz-konusu olmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah her şeyi işiten ve bilendir." (Bakara /256)

Fakat bu örnek kuşağın elinde gerçeklesen mucize su­dur: Müslüman olmaları için hiç bir baskıya başvurulma­mış olan kitleler kendi istekleri ile ntüslünum oldular, akın akın bu yola koyuldular, ülkelerinin müslümanlarm ellerine geçişini sevinçle karşıladılar, onları sevgi ile ba­ğırlarına bastılar ve bunun sonucu olarak bu ümmetin ay­rılmaz bir parçası ve islâm ordusunun gönüllü askerleri haline geldiler. Ayrıca çoğunlukla daha ünce konuştukları dillen unutarak bu yeni inanç sisteminin dilini konuşma­ya başladılar.[10]

Hiç kuşkusuz eğer bu "fatih ümmet sırf bir savaş gali­bi ümmet olsaydı ya da sadece egemenlik alanını durma­dan genişletmeyi düşünseydi veya cahiliye tarihi boyunca gördüğümüz bütün büyük inparatorluklar gibi yeryüzünde sadece üstünlük ve fesad peşinde koşan   bir güç olsaydı, bu sonuca ulaşamazdı.

Fethedilen ülkelerin insanlann bu fatih ümmetin inanç sistemini şunun için benimsedi ve kendi dillerini şu yüz­den bırakarak onun dilini konuşmaya koyuldu. Çünkü on­lar, bu ümmeti tarihin o dönemine kadar benzeri tekkar-larlanamamış olan bir "örnek" olarak algıladılar. Öyle bir "inanç ümmeti" örneği ki, fethettiği toprakları genişleme ve üstünlük kurma ihtirası uğruna değil; aydınlığı, adale­ti, güvenliği, kalbleri diriltip gözleri açan yüce insanlık de­ğerlerini yaymak için fethediyor.

 

III. YERYÜZÜNDE İLAHİ ADALETİ GERÇEKLEŞTİRMEK

 

İlâhî adaleti yeryüzünde gerçekleştirmek ve bu görevle imanın özü arasında bağ kurmak, yüce Allah'ın (c.c.) bu ümmete verdiği emirlerden biridir. Nitekim yüce Rabbi-miz (c.c.) bize şöyle buyuruyor:

"Ey mü'minler, adalete titizlikle be la h için şahitlik edenlerden olunuz. Kendinizin, ana-babanızın akrabalarınızın aleyhine bile olsa ayrıca ana-babanızla akrabalarınız ister zengin, ister fakir olsunlar. Çünkü Allah, onlara sizden daha yakındır. O halde sakın keyfinize uyarak adaletten ayrılmayınız. Eğer şahitlik ederken kemküm eder ya da doğruyu söylemekten kaçınır­sanız, hiç kuşkusuz, Allah, yaptıklarınızı yakından bilen­dir.

Ey iman edenler, Allah'a, Peygamberine, Peygamberi­ne indirdiği kitaba ve daha önce indirmiş olduğu kitaba inanınız. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, Peygam­berlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, o, koyu bir sapıklığa düşmüştür." (Nisa /135-136)

"Ey müminler, Allah için adalet uyarınca şahitlik edenler olunuz. Herhangi bir guruba karşı beslediğiniz kin sakın sizi adaletten saptırmasın. Adalete uygun dav­ranınız, takvaya yaraşan budur. Allah'tan korkunuz, hiç şüphesiz Allah yaptığınız her şeyden haberdardır." (Mai-de/8)

Adalete bağlılık görevi ile Allah inancı arasında sıkı bir bağ kurmak, bu görevi sırf Allah rızası için yapmak bu misyonu bu ümmetin karakteristik bir özelliği ya da varlı­ğının ayrılmaz bir niteliği haline getirir ve onu insanlığın önderliğine, yöneticiliğine yatkın ve elverişli olmaya hazır­lar.

Fakat nefsin ihtiraslarını yenmek, sosyal hayatta görü­len zulümlerin ve saldırganlıkların kaynağı olan içgüdüle­ri ve arzulan frenlemek belirli bir vicdan eğitimini gerek­tirir. Ancak böyle bir eğitim sayesinde nefisler hakka bo­yun eğer, onun ölçülerinden sapmamaya razı olur. Ancak böyle bir psikolojik yetişme dönemi sonunda insanlar ada­let terazisini tam dengede tutmayı benimseyerek ne sağa ve ne de sola tartmasına meydan vermezler.

İşte bu ümmetin ilk kuşağı, ilâhî adaleti yeryüzünde gerçekleştirme alanında zirve noktasına ulaştı. Öyle ki, daha önceki hiç bir dönemde yöneticileri adil olmakla ün yapmış milletler bile, bu alanda bu derece basan kazana­mamışlardı. Bu başarı, insanlığın çağdaş demokratik dü­zenlerde gerçekleştirdiği ve değerler ve ilkeler dünyasında doruk noktası oluşturduklarını sandığı siyasî alandaki ba­zı adalete dönük uygulamalara rağmen şimdi bile üstünlüğünü ve erişilmezliğini korumaktadır.[11]

Yüce Allah (c.c.) bu ümmeti, bütün insanlığın hayra ulaştıncı yol göstericisi ve Kıyamet günü hesaplaşması sı­rasındaki şahidi olmak üzere hazırladığı ve Peygamber Efendimizi -salât ve selâm üzerine olsun- de onları bu yü­ce hedefe uygun biçimde eğitmekle görevlendirdi. Nitekim o bize şöyle buyuruyor:

"Böylece siz insanlara örnek ve şahid olasınız ve Pey­gamber de size örnek olsun diye sizleri ortada yer alan aracı bir ümmet yaptık." (Bakara 1143)

Yüce Allah'ın f c.c.) yeryüzü üzerindeki fonksiyonunu yerine getirmek üzere bu ümmete verdiği eğitim, hayret verici nitelikte idi! Her şeyden önce bizzat Peygamber Efendimizi, Allah'a itaat etmek ve O nun hoşnutluğu pe­şinde koşmak dışında netice ile ilgili hiç bir fonksiyonu ol­madığı hususunda eğitti. Bakınız bu konuda Peygamberi­mize ne buyuruyor:

'Sana o işten hiçbir şey düşmez (Sen sadece bir uyarı­cısın). " 'Al-i İmran /128)

"Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldi ise haydi yapa bilirsen yerin dibine inebileceğin bir delik ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki, onlara bir mucize geti-resin!" (Enam /35)

"Ey Muhammed, sen sevdiğini doğru yola iletemezsin. Fakat Allah dilediğini doğru yola iletir. O, yola gelecek olanları daha iyi bilir." (Kasas/56)

Öyle ki Peygamberimiz Mekke'den yola çıkacak, bir sü­rü sahibinin Allah'dan ve kurttan başka hiç bir korkuya kapılmaksızın Sana'ya varmasını mümkün kılacak derecede bu dinin yerleşip egemen olacağından vahiy aracılığı ile emin olduğu halde yüce Allah (c.c.) kendisine, Mekke'deki eğitim döneminde bir kere bile olsun, bu dinin zafere ula­şacağı, yerleşip egemenlik kuracağı günleri kendi gözleri ile göreceğine dair ona hiç bir vaadde bulunmuş değildir. Tersine bu dönemde Peygamberimize şöyle buyuruyordu:

"Onlara vaadettiklerimizin bir kısmını sana göstersek de ya da daha önce seni vefat ettirsek de sana düsen sade­ce duyurmaktır. Onlarla hesaplaşmak bizim işimizdir." (Rad/40)

Yüce Allah'ın (c.c.) bu direktifinin hikmeti şuydu. Pey­gamberimiz (s.a.v.) Allah'ın çağrısını insanlara ulaştırmak dışında bu dinin geleceği hususunda hiç bir rolü olmadığı­nı iyice içine sindirsin ve bunun sonucu olarak falancayı ya da filancayı hidayete erdirmek gibi arzuları içinden cı-karıversin. Çünkü bazı sevdiklerinin doğru yolu benimse­meye yanaşmamaları, kendisini zaman zaman ölümcül üzüntülere sürüklüyordu. Nitekim yüce Allah bu hususu bize say!e anlatıyor:

"Demek ki onlar bu Kur'an'a inanmazlarsa onların ar­kasından üzüle üzüle kendini helak edeceksin ha!" (Kehf/ 7)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu ilâhî direktifi nefsinde titizle uygulayarak kendini Allah'a adamışlığın doruğuna ulaştırdı. Arkasından, sahabileri bu perspektife göre eğit­meye koyularak onları, "nefislerinin isteklerinden gönüllü biçimde arınmış" hale getirdi.

Sözkonusıı kendim Allah'a adamışlık eğitimi, bu üm­metin ilerdeki yeryüzü egemenliği sırasında oynayacağı büyük role hazırlanışının en önemli öğesini oluşturuyordu.

Çünkü nefisler meşru isteklerinden bile sıyrılarak kendi­lerini sırf Allah'a adamadıkça, Allah'ın nzasını kazanmayı ana amaç edinmedikçe ve Allah rızasını kazanmaya çalış­mayı ruhî besin kaynağı haline getirmedikçe yeryüzünde adaleti gerçekleştirmek mümkün olamaz. Oysa yüce Al­lah'ın, bunca peygamberler göndermesinin ve bunca kitap indirmesinin amacı adaleti gerçekleştirmektir. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Andolsun ki, biz peygamberimizi açık deliller ile gön­derdik ve onlarla birlikte kitabı ve ölçüyü indirdik ki, in­sanlar adaleti yerine getirsinler." (Hadid /25)

Bu ilkenin arkasından Kur'an'm diğer dersleri ile pey­gamberimizin diğer eğitimleri geldi. Bu ders ve eğitimlerin amacı, bu ümmeti sadece yeryüzünün belirli bir yöresine egemen olmaya değil, tüm insanlığın önderi olmaya, ada­leti de sırf kendi içinde değil, aynı zamanda bütün insan­lar arasında uygulamaya lâyık bir düzeye yükselmekti.

Bilindiği gibi yüce Allah. Kıır'an-ı Kerimin Medine'de inen bölümlerinde, müslümanlara anlamı belirli ve kap­samı sınırlı bir direktif yöneltiyordu. Mesela:

"Elif lanı mim. Hak olduğu kuskusuz ("lan hu kitap muttakilere yol göstericidir. Onlar ki, görmediklerine ina­nırlar, namazlarını kılarla ve kendilerine verdiğimiz rı-zıklardan Allah yolunda harcarlar.

Yine onlar hem sana indirilen ve hem de senden önce­kilere indirilen kitaplara inarırlar ve Ahiretten hiç kuşku duymazlar, işte onlar Rabbleri tarafından hidayete erdi­rilmiş olan ve kurtuluşa kavuşmuş kimselerdir." (Baka­ra /1-4)

Medine ayetleri daha sonra da sık sık bu direktifi tekrarlar. Meselâ:

"Peygamber, Rabb'inin kendisine indirdiklerine inan­dı. Müminler de. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandılar ve O'nün peygamberlerin­den hiç birisini diğerlerinden ayırmayız' dediler." (Baka­ra/285)

"Ey mü'miriler Allah'a, Peygambere, Peygamberine in­dirdiği kitaba ve daha önce indirmiş olduğu kitaplara inanınız." (Nisa /136)

Bu direktif açıkça anlaşılacağı üzere inançla ilgilidir. Nitekim insan kılığına girerek sahabiler ile sohbet etmek­te olan Peygamberimizin yanına gelen Cebrail ile Peygam­berimiz arasında meydana gelen karşılıklı konuşmaların bir yerinde: 'İman nedir?" diye soran Peygamberimize, Cebrail su cevabı verir:

"İman demek Allah'a, Allah'ın meleklerine, Allah'ın ki­taplarına, Ahiret gününe, iyi-kötü yönleri ile kadere inan­maktır." (Buhari, Müslim)

Bu direktifin inançla ilgili yönü yanında bu ümmeti in­sanlığın önderi olmaya hazırlamakla ilgili bir ikinci vonü de vardır.

Şöyle ki, daha önceki bütün ümmetler kendi peygam­berlerine inanmışlar, buna karşılık diğer bütün peygam­berleri reddetmişlerdir. Bunun sonucu olarak inanmayı reddettikleri peygamberlerin ümmetlerine korkunç bir kin duymuşlardır. Bundan dolayı da kendi inanç halkalarının dar sınırları içine çekilerek, diğer bütün insanlara kindar ve öfkeli gözlerle bakmışlardır. Bunun arkasından da fır­sat buldukça inanmadıkları peygamberlerin bağlılarına en çirkin baskıları uygulamışlardır. Tıpkı yahudilerin Hz. İsa'ya bağlı Ashab-ı Uhdud adlı gruba yaptıkları ve yahudiler ile hristiyanların yeryüzünün her tarafında egemen­likleri altına düşen müslümanlara yaptıkları gibi.

Böylesine yüreği kin dolu olan bir ümmet, insanlığa ön­derlik etmeye lâyık olamaz. Zaten bundan dolayıdır ki, yü­ce Allah (c.c.) yahudiler ile hristiyanları bu önderliğe lâyık görmemiştir. Gerçi yüce Allah'ın belirli bir hikmetinin so­nucu olarak bu tür ümmetlerin bu misyonu üstlendikleri görüldü ise de -Meselâ hristiyanların son üç yüz yıllık ön­derlikleri ile yahudilerin günümüzdeki açık ya da perde arkası önderlikleri gibi- bu liderlikler yeryüzünde adalet değil, baskı ve zulüm meydana getirmiştir.[12]

Buna karşılık yüce Allah'ın tüm insanlığın önderi ve rehberi olmak için ortaya çıkardığı ümmet, bütün peygam­berlere ve bu peygamberlere gelen bütün ilahî mesajlara ayırım yapmaksızın inanan ve bu itibarla kalbinde diğer insanlara karsı ilkesel yada tarihi hiç bir kin barındırma­yan ümmet olabilir. Allah bilir ya, yukarda açıkladığımız yüce Kur'an direktifinin, inanç temeli olma niteliği yanın­daki bir başka anlamı da bu olsa gerektir.

Şimdi de Kur'an-ı Kerım'in verdiği su dersi inceleyelim.

Yahudiler Medine'de yüreklerinde çöreklenen bütün kötülük tutkunluğu ve iyilik düşmanlığının dürtüsü ile ge­rek islâm'a gerek Peygamber Efendimize (s.a.v) ve gerekse bu yeni dinin bağlılarına karşı çeşitli tuzaklar kuruyor, türlü türlü komplolar düzenliyorlardı. Söz konusu düş­manlıklarının, bu deva bulmaz "gerçek karşıtlığı" yanında bir başka sebebi daha vardı. Peygamberimizin kendi ata­ları olan Hz. İshak soyundan değil de Hz. İsmail soyundan gelmiş olmasını bir türlü içlerine sindiremiyorlar, bu ge­rekçe ile O'na karşı koyu, kara ve iğrenç bir kin besliyor­lardı.

Yahudiler bu amansız kinin dürtüsü ile gerek Peygam­berimizin güvenirliği ve gerekse kendisine inen vahiy hak­kında şüphe uyandırmaya çalışıyorlar, müslümanlar ara­sında islâmiyetin ortadan kaldırdığı eski düşmanlıkları ve çatışmaları yeniden hortlatmaya kalkışıyor, Abdullah b. Ubeyy'in başını çektiği münafıklarla işbirliği halinde müs­lümanlar arasına fitne sokmayı deniyor, müşrik arap ka­bilelerini müslümanlarla savaşa girişmek için kışkırtıyor, ellerine geçen her fırsatta Peygamberimize ve diğer mü'minlere eziyet ediyorlardı. Bunlar kısmen Kur'an'da ve tümü ile siyer ve tarih kitaplarında anlatılmaktadır.

İşte bu karmaşık ve gergin ilişkiler ortamında biı sözde müslürnan olmuş bir münafık bir hırsızlık Fakat hırsız ve kabilesi olayı maharetle örtbas ederek su­çu bir Medine yahudisinin üzerine yıkarlar.

Dünyanın neresinde ve tarihin hangi döneminde böyle bir olay meydana gelse, normal sonucu şu olur. Zaten "kargaşalık kaynağı" olan gurubun mensubu sanığm men yakasına yapışılır ve derhal hakkettiği cezaya çarptı­rılır. Tabii, eğer suçunun karşılığı, olandan çok daha ağır bir cezadan yakayı sıyırabilirse. Sebebine gelince; adam, düşman bir guruba mensup olmasının ötesinde diğer in­sanlardan birine karşı belirli bir suç işlemiştir.

Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hakim sıfatı ile olayı incelediği zaman eldeki gürünür ipuçlarına daya­narak yahudinin aleyhine hüküm verme eğilimine girmiş­ti. Fakat derhal inen bir ilâhî vahy, sözkonusu yahudinin suçsuzluğunu ilân etti. Gerçi adamın mensubu olduğu gurup, müslümanlara karşı gizli-açık her komployu düzenli­yordu. Fakat buna rağmen kendi suçlularını cezadan kur­tarıp onun yerine masum bir yahudinin cezalandırılmasını sağlamaya çalışan münafıkların kirli oyunu bozuluyordu. Yüce Allah, bu olayla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

"İnsanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hü­küm vermen için sana hak olarak bu kitabı indirdik. Sa­kın hainlerin savunucusu olma! Allah'dan af dile. Hiç kuşkusuz Allah bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Sakın kendi kendilerine hainlik edenlerin tarafını tutma. Çünkü Allah hain günahkârları asla sevmez. Böyleleri hainliklerini in­sanlardan gizliyorlar, ama Allah'dan saklayamcızlar. Zi­ra onlar geceleyin O'nün hoşlanmadığı isi kurarlarken O, kendilerinin yanındadır. Allah, onların yaptıkları her şeyi bilgisinin kapsamına almıştır.

Haydi siz dünya hayatında onları savundunuz diye­lim. Peki Kıyamet günü onları Allah'a karsı kiın savuna­cak ya da onların vekili kim olacak?

Kim bir kötülük işler ya da nefsine zulmeder de  sonra Allah'dan af dilerce, Allah'ı bağışlayıcı ce esirgeyici ola­rak bulur. Kim bir kötülük islerse onu kendi aleyhine iş­ler. Hiç şüphesiz Allah her şeyi bilir ve hikmet sahibidir.

Kim bir hata ya da bir günah işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa hiç kuşkusuz ağır bir iftiranın ue apaçık bir günah yükünün altına girmiş olur.

Eğer Allah'ın sana dönük lütfü ue fazileti olmasaydı, onlardan bir gurup seni saptırmaya yeltenmişti. Aslında onlar ancak kendilerini saptırırlar, sana hiç bir zarar do­kundur amazlar. Çünkü Allah sana kitabı ve hikmeti in­dirdi ve daha önce bilmediğin şeyleri öğrenmeni sağladı.

Hiç kuşkusuz sana olan fazileti çok büyüktür." (Nisa/105-113)

Bu ayetler müslümanlara çok önemli bir şeyi öğretmek istiyordu: Adalet terazisinin dengesini ne sevgi ne nefret ne kabile ve millet taassubu ne akrabalık endişesi ve ne de başka herhangi dünya menfaati bozamazdı. Hatta bu den­geyi aynı inancı paylaşanlar, aslında zalim bir gürûhdan başka bir şey olmayan karşıtları aleyhine bile bozamazdı.

Bir de şu pratik dersi dikkatle algılamaya çalışalım. Bir defasında Peygamberimizin -salât ve selâm üzerine ol­sun- önünden bir cenaze geçmektedir. Peygamberimiz say­gı amacı ile hemen ayağa kalkar. Kendisine "Ya Resulallah, o bir yahudî cenazesi idi" derler'. Peygamberimiz böyle diyenlere:

"Peki, o da bir insan değil miydi?"

diye karşılık verir. ( Buhari)

Simdi de su essiz eğitici olayı gözden geçirelim. Bir de­fasında Peygamber F fendimi/: -salât ve selâm uzeriı e ol* sun- bir yahudiye borçlanır. Günü gelince borç u n r. mez. Bunun üzerine yuhııcli alacağını istemeye gelir. Fa­kat bu istemeyi gayet kabaca yapar. Öyle ki? Peygamberi­mizin elbisesini yakalayarak boynuna dolar ve gözlerini belirtinceye kadar boynunu sıkar. Bunun üzerine orada bulunan Hz. Ömer, kılıcını çekip yahudinin üzerine yürü­mek ister. Fakat Peygamberimiz kendisine engel olarak ona şöyle der:

"Ya Ömer, senden başka türlü bir davranış beklenirdi. Sana yakışan hareket, bana borcumu uygun bir şekilde ödememi ve ona da alacağını güzel bir şekilde istemesini söylemendi."

İşte yüce Allah ve Resulü bu ümmetin eşsiz ilk kuşağını bu şekilde eğitti. Böylece yeryüzünde egemenlik kurma­ya lâyık nitelikleri kazanması murad edilmişti. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine yeryüzünde ikti­dar verdiğimiz takdirde namazı kılarlar, zekâtı verirler ve iyiliği emrederek kötülükten sakındırırlar. Her şeyin sonu Allah'a varır." (Hacc/41)

Yine bu eğitimdir ki, bu ümmeti insanlığın önderi ol­maya ve Kıyamet günü onlara şahit olmaya lâyık kılmak­tadır. Nitekim yüce Allah (c.c.) söyle buyuruyor:

"Böylece siz insanlara örnek ve sahici olasınız ve Pey­gamber de size örnek olsun diye sizleri ortada yer alan aracı bir ümmet yaptık." (Bakara / î431

EU>yle olunca daha sonraları iktidar mevkiinde bulu­nan, rakipsiz bir otoritenin sahibi iken ilâhı adaleti uygu­lamak amacı ile gayet göz kamaştırıcı örnekler ortaya ko­yan sahabilerin hareketlerini görürken .şaşırmamız doğru mudur? Meselâ:

Mısır valisi Amr b. As, bir defasında Kıptîler'den bir delikanlı ile atyarışına girer, yarışı kipti delikanlı kazanır, Bunu hazmedemeyen Amr b. As. elindeki sopa ile delikan­lıya bir darbe indirir ve bu sırada "Al sana. ben asil ana-babanın çocuğuyum!" diye konuşur. Bunun üzerine deli­kanlının babası derhal Medine yollarına düşer. Amacı hilâfet merkezine varıp oğlunu sopalayan Mısır valisini halife Hz. Ömer'e şikâyet etmektir. Şimdi sözlerimize geçi­ci bir nokta koyup kısa bir tarih gezintisine çıkalım:

Sözünü ettiğimiz kiptiler islâm egemenliğine girmeden önce Roma imparatorluğunun idaresi altında ağır baskıla­ra katlanarak yaşıyorlardı. Oysa onlar da Romalılar gibi Hristiyandılar. Fakat mezhepleri farklı idi. Romalılar ka-tolik, kiptiler ise Ortodoks idi. Aslında aynı dinden olmala­rına rağmen aradaki bu mezhep farkından dolayı Romalı­lar, kıptilere çeşitli işkenceler yapıyorlar, hatta bazılarını öldürüyorlardı. Bunun böyle olduğunu bugün Kahire'nin güneyinde bulunan kıptı kilisesinin adından da anlıyoruz. Kilisenin adı Mari Cercis. Aslı Mar Cercis, Yani şehid Cersis! Yani Romalılar tarafından öldürülen kıptilerin anısını taşıyor. Bizzat bu kilisede o dönemde iki türlü ayin yapılırdı. Biri imparatorluğun resmi mezhebi uyarınca açıktan yapılan ayin. Öbürü de aynı kilisenin yeraltı deh­lizlerinde, Romalıların gözlerinden uzak olarak Ortodoks mezhebinin kurallarına uyularak yapılan ayin. Sebebine gelince, eğer Romalılar adamların resmi mezhebe aykırı biçimde ayin yaptıklarını görseler ölümlerden ölüm beğen­mekle karsı karşıya kalırlardı.

Bu durumda söylemeye lüzum yok ki. bu "muhteşem imparatorluğun" adamlarının Mısır ktptilerini kamçılama­ları ya da sopalamaları normal bir şey kabul ediliyordu, Zavallılar efendilerinin bu darbelerine ses bile çıkarmıyor­lardı. Zaten eğer isteseler kime şikâyet edeceklerdi! Bu yüzden şımarık efendilerine boyun eğip, uslu uslu kamçı­lanmaya ister istemez razı oluyorlardı.

İşte dün efendileri olan Romalılardan bu muameleyi gören kıpti, bugün oğlunun yediği bir değnek darbesini şikâyet etmek amacı ile binlerce millik uzun bir yolculuğa çıkıyor.

Bu neyi gösteriyor? İki önemli gelişmeyi. Birincisi; ada­mın vicdanında öyle güçlü bir onur duygusu uyandı ki, da­ha önceleri sırtında saklayan sayısız kamçı darbelerini sessizce karşıladığı halde şimdi bir değnek darbesini içine sindiremeyerek şikâyet konusu yapıyor. İkinci gelişme de; daha önce bu zavallının başvurabileceği hiç bir şikâyet mercii olmadığı halde şimdi göğsünü gere gere başvuraca­ğı güvenli bir yakınma merciine kavuşmuş olmasıdır.

Bu gelişmelerin her ikisi de insanların, Hz. Ömer'in eli ile uygulanır buldukları ilâhî adaletin göstergeleridir. Yüzyıllarca Roma kamçıları altında ezilen bu zavallıların ayaklar altında çiğnenen onurunu yeniden canlandıran ve onlara uzun yolculukları göze alarak başvurabilecekleri güvenli bir şikâyet mercii sağlayan faktör, işte bu ilâhî adalet düzenidir. Adalet pratiği kadar insan onurunu uyandıran başka bir faktör bulunabilir mi ki?

Fakat olay daha enteresan, daha derin anlamlı ve daha şaşırtıcı boyutlara varır: Çünkü Hz. Ömer, kısas hükmü verecek değneği adamın eline verir ve kendisine: "Vur ba­kalım asil ana-babamn oğluna" diye direktif verir. Arka­sından da valisi Amr b. As'a dönerek kendisine su unutul­maz sözleri söyler: "Ya Amr, analarından hür doğan bu in­sanlar, ne zamandan beri sizin köleleriniz oldular!

Bu kısas hükmü iki müslüman veya iki arap arasında verilmiş bir karar değildi. Öyle olsa onun hakkında insan­lar, "Evet, adalet, ama yadırganacak bir tarafı da yok" di­yebilirlerdi. Fakat bu haliyle hüküm, uygulama bakımın­dan doruk düzeyine erişmiş bir ilâhî adalettir.

Şimdi de başka bir misal: Bir defasında Hz. Ali'nin zır­hı çalınır. Hz. Ali çalınan zırhını bir yahudinin üzerinde görür ve onu mahkemeye verir. Hakimin adı Şureyh. Olay sırasında Hz. Ali, "Emir-ül Müminin" yani halifedir. Burada hikâyemize biraz ara vererek bazı noktalan tekrar vurgulayalım:

Zırhın kendisine ait olduğundan, başka bir deyimle haklı olduğundan emin olan Hz. Ali, işi çözüme kavuştur­mak için halifelik yani devlet başkanlığının otoritesine başvurmuyor. Öyle yapsa kuvvet kullanarak yahudiden zırhını hemen geri alabilir. Ayrıca istese bir de suçlunun, yani zırh hırsızının tutuklanıp hakkında koğuşturma açıl­masını emredebilir. Bunun yerine tarafsız mahkemeye başvuruyor ve hakkını orada anyor. Bu tutum tek başına emsaline çok az rastlanabilecek bir ilâhî adalet uygulama­sıdır. Fakat olayın daha enteresan, daha şaşırtıcı ve çok daha derin anlamlı başka boyutları var. Şöyle ki:

Mahkemeye baslarken hakim Şureyh, Hz. Ali'ye künye­si ile, yani "Ey Abul Hasan (Hasan'ın babası)" diye hitap ederken vah udiyi sadece adı ile çağırır. Bunun üzerine Hz. Ali'nin Öfkelendiği görülür. O andaki hasını olan yahudi lehine, daha doğrusu hak ve ilâhî adalet lehine kabaran bir ölke bu. Bu öfke ile hakime sınılan söyler: "Ya her iki­mize künyelerimizle seslen ya ela her ikimizi sırf adları­mızla çağır!"

Kimlik belirlemesinden sonra hakim Şureyh. Hz. Aliye dönerek şikâyetinin ne olduğunu sorar. Hz, Ali'nin cevabı kısa ve özdür: "Bu zırh benimdir. Onu kendisine satmış ya da hibe etmiş de değilim." Bunun üzerine hakim yahııdiye dönerek hakkındaki bu iddia hakkında ne söyleyeceğini sorar. Yahudi iki yüzlü, oynak bir cevap verir: "Zırh be­nimdir. Bununla birlikte Emir-ül Müminin'in yalancı ol­duğu aklımın ucundan geçmez." Yani mensubu olduğu gu­rubun tutumunu benimseyerek "Ne şiş yansın, ne kebap" yollu bir tavır takınır!

Bunun üzerine hakim Hz. Ali'ye dönerek kendisine "Delilin var mı?" diye sorar. Evet "Delilin var mı?" Çünkü ilâhî adalet böyle gerektirir. Delil göstermek, iddiasını is­pat etmek davacıya düşer. Konu mahkeme önüne getiril­miş bir dâva olduğuna göre iddia edilen şeyin kanıtlanma­sı gerekir. Davayı açan Emir-ül Müminin, yani koca islâm devletinin başkanı da olsa, bu durum değişecek değil. Var­sın davacı hiç yalan söylediği işitilmemiş olan ve devletin her şeyi elinin altındayken basit bir zırh için yalan söyle­yebileceği düşünülemeyecek olan Hz. Ali olsun! O Hz. Ali ki, islâm hazinesi tümü ile elinin altındayken ve soğuktan korunmasını sağlayacak şekilde giyinme hakkı varken şimdi oradaki herkesin gözleri önünde ağır kış soğuğu al­tında titremektedir! Bu durumda hakimin yukardaki so­rusuna; şöyle karşılık verebilirdi: "Vallahi ben sizden hiç bir şey istemiyorum. Fakat adamın sırtındaki su zırh be­nimdir, Medine'den çıktığımda yanımdaydı.' Fakat Hz, Ali'nin cevabı daha düşündürücü ve daha unutulmazdır. Söyle der; "Hakim haklı, elimde hiç bir delilin- yok!' Tam bir müslüman sadeliği ile ağzından dökülen cümlelerin ikincisini düşünerek tekrarlayalım: "Elimde hiç bir delilim yok." Düşünelim ki. ne öfkeleniyor ve ne de hakime "Benden, yani Emir-ül Mürninin'den mum! oku da delil istersin?" diye buğırmvyor.

Arkasından hakim Şureyh, kararını açıklar. Bu karar da Hz. Ali'nin tutumu kadar parlak bir adalet örneğidir. Çünkü mahkeme, davacı olan Hz. Ali'nin delil göstereme­diği gerekçesi ile dava konusu zırhın yahudiye ait olduğu­na hüküm vermiştir.

Lehine karar verilen yahudi zırhı alarak gitmeye koyu­lur. Fakat adam olup bitenlere inanamayacak derecede şaşkındır. Bu yüzden bir kaç adım sonra geriye dönerek yüksek sesle şöyle haykırır: "Emir-ül Müminin'in beni kendi emri ile tayin ettiği bir hakimin huzuruna çağırıyor ve o hakim de onun aleyhine hüküm veriyor. Bu uygulama peygamberler ahlâkının bir örneğidir. Eşhedü en lâilâhe illellah ve eşhedü enne Muhammeden Rasulüllah (şahadet ederim ki, Allah'dan başka ilâh yoktur ve Muhammed de Allah'ın peygamberidir). Ey mü'minlerin emiri, zırh senin­dir. Medine'den beri senin mavi deveni izledim ve bir fır­satını bularak bu zırhı hayvanın sırtından çalıverdim."

Bunun üzerine Hz. Ali, yahudiye şu son karşılığı verir: "Madem ki müslüman oldun, o zırh artık senin olsun."

Yine Hz. Ömer'e dönerek onun şu ünlü hikâyesini bir daha hatırlayalım:

Bir defasında Hz. Ömer, minberden halka sesleniyor. Konuşmasının bir verinde dinleyicilerine: Ey ahali, sövle-diklerimi duyunuz ve itaat ediniz diye hitap ediyor'. Bu­nun üzerine dinleyiciler arasında bulunan Selman-ı Farîsı, halifenin ><?                       Su anda şenin ne sözünü dinler ve ne de sana itaat ederi/.!" diye haykırır.

O sırada dinleyicilerin hiç değilse bir kısmının dehşete ya da korkuya kapıldıklarını tahmin edebiliriz. Öyle ya, Hz. Ömer'e karşı bu sözleri söyleyen Selman-ı Farisî de ol­sa böyle konuşmak kimin haddine!

Neden derseniz, yüce Allah. Hz. Ömer'e her kesin kal­bini hissedilir biçimde etkileyen bir heybet vermiş. Bunun sebebi onun iri-yarı ve kalıplı vücud yapısı olabilir, gür se­si olabilir, herkesçe bilinen sertliği olabilir veya onun özel­liklerinin bir başkası olabilir. Sözün kısası herkes Hz. Ömer'den açıkça korkuyor! Hatta Peygamberimizin amca­sının oğlu ve o denli sevdiği kızının kocası olan Hz. Ali bile bu konuda şunları söylüyor: "Bir defasında bir kaç arka­daşla birlikte yolda yürüyorduk. Ömer de az önümüzde tek başına gidiyordu. Bir ara ansızın durakladı ve geri dö­nüp bize yöneldi. O sırada sanki kalblerimiz yuvalarından fırlamış gibi hissettik!"

İşte şimdi bu heybetli Ömer, halka: "Dinleyiniz ve itaat ediniz" diyor, fakat dinleyiciler arasından ayağa kalkan bi­ri kendisine: "Seni dinlemek ve söylediklerine itaat etmek yok" diye karşı çıkıyor.

Hz. Ömer bu çıkış karşısında öfkeye kapılmıyor. Oysa onun yerinde başka bir kimse olsaydı öfkelenirdi. Sebebi­ne gelince, karşısındakilerden istediği şey, Allah'ın ve Pey­gamberinin farz ilân ettikleri itaattir. Hiç bir gerekçe gös-terilmeksizin bu isteği reddedilince öfkelenmesi kadar do­ğal bir şey düşünülemez. Fakat buna rağmen islâm terbi­yesi uyarınca eğitilmiş olan Hz. Ömer öfkeye kapılmıyor, Bunun yerine Selman'a. karsı çıkısının sebebini soruyor. Ek'lki de bu itirazı haklı gösterecek bir sebep vardır diye düşünüyor ve soruyor: "Niçin?" Selnıan, Hz. Ömer'e şu karşılığı veriyor: "Sırtındaki su paltoyu nereden bulduğun ortaya çıkıncaya kadar bizden itaat bekleme. Sebebine ge-linçe sen uzun boylu bir adam olduğun için diğer rnüslü-manlar kadar olması gereken ganimet payınla bu paltoyu diktiremezdin."

Artık mesele anlaşıldı. Demek oluyor ki, Selman. Hz. Ömer'e bir suçlama ya da en azından bir şüphe yöneltiyor. Bir süre önce müslümanlar arasında bölüştürülen gani­met malı kumaştan, kendine herkesinkinden büyük bir pay ayırmış olabileceğini ima ediyor.

Dolaylı bir ifade ile de olsa, böylesine ağır bir suçlama karşısında Hz. Ömer, öfkeye kapılsa haklı idi. Fakat yine de öfkelenmiyor. Bunun yerine oğlu Abdullah'a seslenerek ona: "Allah iyiliğini versin. Bu paltonun bir kısım kumaşı kimindir, söyle bakalım" diyor. Bunun üzerine Abdullah b. Ömer, şu kısa açıklamayı yapıyor: "Bu paltonun kumaşı­nın bir bölümü benim ganimet payımdı. Onu babama ver­dim. Çünkü boyu uzun olduğu için sırf kendi payı ile üze­rine palto diktirmesi mümkün olmadı."

Az önceki çıkışı yapan Selman'm, bu açıklama karşısın­daki cevabı net ve kesindir: "Şimdi emret, söyleyeceklerini dinleyip itaat etmeye hazırız."

Görüldüğü gibi olay, her iki kahraman hesabına, yani hem Hz. Ömer ve hem de Selman-ı Farisî açısından zirve oluşturan parlak bir örnektir.

Sebebine    gelince olayın iki kahramanından biri olan Hz. Ömer, şahsı için öfkeye kapllmamamın. şahsî prestiji­ni hareket noktası yapmamanın pratik   örneğini veriyor, Öte yandan Selman'm da aslında Hz. Ömer'in dürüstlü­ğünden şüphesi yok. O Ömer ki, hiç kimsenin tasavvur edemeyeceği derecede dürüst olduğunu herkese karı 11 la­nı iş. Fakat ilâhî kanunların en üst düzeyde yürür!-tuhnasına, ilahî adaletin ine bir kuşkunun nüsü olmaksızın lekesiz bir sadakatle uygulanmasına dair içinde beslediği şiddetli arzu, onu böyle bir çıkış yapmaya zorluyor.

Buna karşılık Hz. Ömer de şahsî prestijini ön plâna alarak yönetimi altındakilerden birinin halkın önünde kendisine itaat etmeyi reddetmesinin küçük düşürücü ni­teliğine aldırış etmiyor. Onun tek endişesi ilâhî adaletin en yüksek düzeydeki çığrından saptırılmaması, dokunul­maz saygınlığını korumasıdır.

Bu yüzden kendisine itaat etmeyeceğini yüzüne karşı açıklayan arkadaşına bu tutumun sebebine soruyor. Çün­kü belki bilmeden bir hata işlemiştir. İdaresi altındakile-

 

IV.    LÂİLAHEİLLALLAH" AHLÂKI

Bu dinin en belirgin özelliklerinden biri insa­nın bütün tutum ve davranışlarını içeren geniş ve yaygın ahlâk temeli ile bu ahlâk temelinin inancın özü ile irtibatlı oluşudur. Daha önceki sayfalarda müslümanların Kur'an ve sünnet kaynaklarına da­yanma titizliklerini anlatırken, bu ahlâk temeli ile "lâilâhe illellah" şahadet cümleciği arasındaki sıkı ilişkiyi vurgulamıştık. Fakat bu konuda daha geniş açıklama yapmamız gerekir. Özellikle ahlâkın "Lâ­ilâhe illellah" kavramından neredeyse tamamen ko­puk sayıldığı zamanımızda bu gereklilik daha da önemli bir nitelik kazanıyor. Önce aşağıdaki ayetle­ri dikkatle okuyalım:

"Şimdi Rabb'inden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, hiç kör gözlü kimse gibi olur mu? An­cak sağduyusu olanlar öğüt alabilirler. Onlar ki, Allah'ın ahdini yerine getirirler ve anlaş­mayı bozmazlar.

Ve onlar ki, Allah'ın sürdürülmesini  emrettiği iliş. kileri sürdürürler, Rabblerinden çekinirler ve kötü hesaplaşmadan korkarlar. Ve onlar ki, Rabb'lerinin rızasını kazanmak amacı ile sabrederler, namazı kılarlar, Kendilerine verdiği­miz rızıktan gerek saklı ve gerekse açık biçimde harcarlar ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte bu dün­ya yurdunun mutlu sonucu onlarındır. Onların' yeri adn cennetleridir. Babalarından, eşle­rinden ve evlâtlarından iyi olanlar da kendileri ile beraberdir. Bütün kapılardan yanlarına girecek olan çok sayıda melek kendilerine: "Göstermiş olduğu­nuz sabra karşılık selâm size, bakın dünya yurdu­nun sonu sizin için ne güzel oldu," derler. Buna karşılık Allah'a verdikleri sözü iyice pekiştir­dikten sonra bozanlar, Allah'ın sürdürülmesini em­rettiği ilişkileri kesenler ve yeryüzünde kargaşalık çıkaranlar yok mu? Onları da lanet ve dünya yur­dunun kötü sonucu beklemektedir." (Radd/19-25)

Bu ayetlerdeki ahlâk ile ilgili ifadeler hemen gö­ze çarpıyor. Bu ifadelerin bir kısmı: "Onlar ki, Al­lah'ın sürdürülmesini emrettiği ilişkileri sürdürür­ler" cümlesinde olduğu gibi genel anlamlı (mücmel) vediğer bir kısmı da sabır, Allah'ın rızasını aramak, namaz kılmak, zekât vermek, kötülüğü iyilikle sav­mak ve bunlar yanında Allah'dan korkmak ve he­saplaşma sonucunun kötü çıkmasından çekinmek gi­bi ayrıntılı unsurlarla ilgilidir.

Ayetlerin ana konusu, yüce Allah'ın (c.c.) Pey­gamberimize (s.a.v.) indirmiş olduğu mesajların gerçek olduğunu vurgulamaktır. Bundan açıkça an­laşılıyor ki, genel anlamlı ve ayrıntılı kısımları ile bu ayetlerde dile gelen ahlâk unsurlarını benimse­mek, yüce Allah tarafından Peygamberimize indiri­len mesaj ların gerçek olduğuna inanmış olmanın gereğidir. Başka bir deyimle bu ahlâk unsurlarını benimsemek "Lâilâhe illellah Muhammedün Resulûllah, Allah'dan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah'­ın Peygamberidir)" ilkesini onaylamanın doğal bir uzantısıdır.

Ayrıca bu ayetlerde bu konuya açıklık getiren bir takım özel ifadeler vardır. Şöyle ki:

Bu ayetlerde belirtildiğine göre yüce Allah ta­rafından Peygamberimize indirilen mesajların ger­çek olduğunu bilenlerin ilk sıfatı, bu kimselerin "Al­lah'a karşı sözlerinde durmaları, O'nunla araların­daki anlaşmaları bozmamalaradır. Bu ifadenin işa­ret ettiği —en azından— iki husus vardır: Birincisi, iman etmenin yüce Allah ile kul arasında varolan ve yaratılışın ilk anlarından kaynaklanan sözleşmenin gereği olduğunu belirtmektir. Yüce Allah, bu konu­da şöyle buyuruyor:

"Hani Rabb'in, Ademoğullarmdan, onların bellerin­den zürriyetlerini çıkarmış ve onları biribirlerine şa­hit tutarak 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' de­mişti Onlar da 'Evet, buna şahidiz* dediler." (Araf/ 172)

Bu ayetlerin işaret ettiği ikinci husus da şudur: Burada dile gelen ahlâk unsurları, genel anlamlı ve ayrıntılı kısımları ile bir bütün olarak aslında yüce Allah ile kul arasında bağlanan bir sözleşmedir. Mü'minler bu sözleşmeye uyarlar, mü'min olmayan­lar ise onu bozarlar, îşte meselenin mahiyeti ve özü budur.

Açıklayacak olursak, yapısının gereği olarak, ka­çınılmaz biçimde "ahlâkî" bir varlıktır. Yani onun bütün tutum ve davranışları ahlâkî bir "değer" ta­şır. Bu değerin belirli bir insana göre doğru ya da yanlış olması ayrı bir konudur. Bütün insan davra­nışlarının mutlaka birer "değer hükmü" taşımaları, her davranış sırasında insanın önünde iki yolun bu­lunması yüzündendir, insanlar bu durumda," önle­rinde içgüdülerinden kaynaklanmış tek bir yol bu­lunan hayvanlar gibi değildirler. Onlar bu ikiyolu ayırdedip ikisinden birini tercih edebilecek nitelik­te yaratılmışlardır. Nitekim yüce Allah bu konuda şöyle buyuruyor:

"Biz ona (insana) iki istikamet gösterdik." (Beled/ 10)

"Biz ona (insana) yolu gösterdik. O ister şükredici isterse nankör olur." (İnsan/3) "Nefse ve ona şekil verene ve kötülük ile tekva yol­larını gösterene andolsun ki, nefsini temizleyen fe­laha ermiş ve kirleten zarara uğramıştır." (Şems/ 7-10)

İnsan bütün tutum ve davranışlarında "seçim", "tercih" yapar. Bu seçim ve tercihte ya iyi yolu ya da kötü yolu benimser. Bazan da iyilik yolu sana­rak kötülük yolunu seçer ve hüsrana uğrar. Yüce Allah (c.c.) bu durumu bize şöyle anlatır:

"De ki; 'Size yapmış oldukları işler bakımından en çok ziyana uğrayacak olanları söyleyeyim mi? Dün­ya hayatında bütün çabaları boşa gitmiş olduğu hal­de —buna rağmen-- her işi iyi yaptıklarını sanan kimselerdir." (Kehf/103-104)

Fakat bu durum ne "tercih" yetkisinin varlığı ile ve ne de ahlâkî değer hükümlerinin insan davra­nışlarına sıkı sıkıya bağlı oluşu ile çelişmez.

Aslında mesele insan davranışlarının birer ah­lâkî değer hükmü taşıdıkları ya da taşımadıkları meselesi değildir. Çünkü bu değer hükümlerin var­lığında hiç kimsenin kuşkusu yok. Maddecilerden Ateistlere (ilâh tanımazlara) ve septiklere (şüpheci­lere) kadar bütün felsefe akımları bunu kabul edi­yor. Tartışma konusu olan sadece ahlâkla ilgili in­san davranışlarını ölçerken kullanacağımız "değer yargıları" meselesidir. Yani bu "değer yargılarını" kim ortaya koyuyor? Bu konuda Dogmatikler, Tekâmülcüler, Maddeciler ve diğer felsefe akımları bakış açılarına göre çeşitli görüşler ileri sürerler.[13]

Bütün bu akımların görüşlerine karşılık yüce Allah (c.c.) bu konuda "Kesin yetki varlıkların ya­ratıcısı olan Allah'ın tekelindedir," buyuruyor:

"Haberiniz olsun ki, yaratma ve her türlü emir yet­kisi O'nun  (Allah'ın)   elindedir."  (A'raf/54)

Yüce Allah'ın bu konudaki buyrukları şöyle de­vam ediyor: Bu alanda Allah ile kullar arasında bü­tün insanlığı içeren ve ilk yaratılış anlarında bağ­lanan bir anlaşma vardır. Yüce Allah bu anlaşmada insanların tapacağı tek ilâhın Allah olduğunu, gele­ceğin bütün insan soyuna onaylatmış ve bu konuda insanları biribirine şahit tutmuştur. Arkasından dö­nem dönem gönderilen peygamberler insanlardan bu anlaşmaya uyacaklarına dair sözalmıştır.

İşte bu anlaşmanın gereğine göre insarı, yüce Allah'a tapmalı, onun emir ve yasaklarına itaat et­meli, davranış ve tutumlara kıymet biçen "Değer hü­kümlerini O'nun buyruklarından almalı ve bu de­ğer yargılarını benimsemelidir.

Bu açıdan bakınca mü'minler, yüce Allah'a ver­miş oldukları bu sözü tutanlar, bu anlaşmayı çiğne-meyenler, buna karşılık mü'min olmayanlar da: "Al­lah ile kullar arasındaki .anlaşmayı onayladıktan son­ra bozanlar, Allah'ın sürdürülmesini emrettiği iliş­kileri kesenler ve yeryüzünde fesad (kargaşa) çıka­ranlardır.

Kısacası ahlâkî değerleri belirleyen ve insan davranışları ile ilgili olarak: "Bu helâl ve şu haram­dır. Bu güzel ve şu çirkindir. Bu sakıncalı ve şu mubahtır" şeklinde son ve kesin sözü söyleyen yüce Allah'dır. Mü'minler, mü'min olmalarının doğal ge­reği olarak bu ilkeyi kabul ederek yüce Allah'ın be­lirlediği ahlâkî değer ölçülerini kabul edenlerdir.

Özellikle çağdaş cahiliye uygarlığı şartlarında, ahlâk bakımından önemli görülen bir başka nokta var. O da şu: Ahlâk değerleri sadece toplurnsal uz­laşma ile veya toplumsal vicdan tarafından ortaya çıkmış gelenekler sistemi değildir. Ayrıca onlar, de­ğişen maddî şartlann basit bir yansıması ya da gü­nümüz Batı dünyasında olduğu gibi işbirliği ve da­yanışmayı kolaylaştırmayı sağlayan menfaat amaç­lı değerler de değildirler. Bu yaklaşımların hiç biri ahlâka ne süreklilik ne değişmezlik ve ne de insan­lığın hayatında gerçek bir etkinlik sağlamaz. Ahlâk her şeyden önce kullar ile Allah arasında bağlanmış bir anlaşmadır. Ona bağlı kalınarak iyi davranışlar, yüce Allah tarafından iyi diye nitelenen davranışlar seçilip işlenir. Ayrıca bu davranışlar kısa vadeli menfaat sağlama güdüsü ile değil, Allah'ın rızasını kazanmak için yapılır. Gerçi yüce Allah'ın emirleri­ni benimseyip uygulamak, yararlılığı da doğal ola­rak yanında taşır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuru­yor:

"Eğer o ülkenin halkı inanıp Allah'ın azabından ko-"       runsaydı, kesinlikle üzerlerine gökten ve yerden bol­luklar açardık."   (A'raf/96)

"Eğer kitaplılar (yahudî ve hristiyanlar) inanıp, Al­lah'ın azabından korunsalardı, günahlarını siler ve onları bol nimetli cennetlere koyardık. Eğer onlar Tevrat'a, İncil'e ve Rabb'leri tarafından kendilerine indirilen mesaja uysalardı, başlarının üstündeki ağaçların meyvaları ile ayaklarının altındaki topra­ğın ürünlerinden yerlerdi." (Maide/65-66)

Müslümanın anlayışına göre sözkonusu ahlâk değerleri, ehillerine sunulması gereken birer emanet­tirler. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Allah size emanetleri ehillerine vermenizi ve insan­lar arasında hüküm verdiğiniz zaman  adalete uy­gun hüküm vermenizi emreder." (Nisa/58) îlk ve en büyük emanet yüce Allah katından ge­len mesajı benimsemektir. Bu, Allah'ın Allahlığını onaylamış olma gereğidir.  Bu- büyük emanetin al­tında insanın gerek kendisi ile ve gerekse diğer in­sanlarla ilişkilerini düzenleyen bir emanetler siste­mi yeralır. îşte bu ikinci dereceli emanetler sistemi, ahlâktır.

Ahlâk konusu ile ilgili üçüncü bir noktaya daha değinmemiz gerekir. Bu da çağdaş cahiliye uygarlı­ğı açısından özel bir önem taşır. Sözünü etmek is­tediğimiz nokta şudur: Ahlâkın gerçek anlamını oluşturan bu "emanetler" sırf bazı ilişki kesimine özgü değildir. Tersine her tür ilişki kesimini içerir­ler. Bu yüzden insanın tercihe dayalı iradî davranış­larının hiç biri ahlâk kapsamı dışında sayılamaz, insan davranışlarından hiç biri için "Bu ahlâk kap­samına girmez" diyemeyiz. Ne iktisadi ne sosyal ne sanatsal ne düşünce ile ilgili ne mesaî saatlerini ve ne de dinlenme saatlerini kapsayan insan davranış­ları için böyle bir yargıya varamayız. Tersine bu davranışların tümü Allah ile kullar arasında vak­tiyle bağlanmış olan "anlaşma"nın kapsamına girer ve mü'min bunlara tümü ile iman anlaşmasının (ak­dinin) gereği uyarınca yaklaşır. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyurur:

"Rahman'ın has kulları yeryüzünde mütevazi adım­larla yürürler ve cahiller kendilerine sataştıklarında onlara 'selâm' derler.

Onlar ki, gecelerini Rabb'lerine secde ederek ve O'-nun huzurunda ayakta durarak geçirirler. Onlar ki; 'Ey Rabb'imiz, cehennem azabını bizden uzak tut, zira cehennemin azabı sürekli bir felâket­tir. Cehennem ne fena bir konaklama yeri ve ne fena ikâmetgâhtır' derler.

Onlar ki, mallarını harcarken ne müsriflik ederler ve ne de eli sıkı davranırlar, bu ikisi arasında den. geli bir tutum benimserler.

Onlar ki, Allah ile birlikte başka bir ilâha yalvar-mazlar, Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere kıy­mazlar ve zina etmezler. Kim bunları işlerse günah­larının cezasına çarpılır. Kıyamet günü azabı kat­merli olur ve zillet içinde bu azaba sürekli olarak katlanır.

Yalnız tevbe edip arkasından salih ameller yapan­lar müstesna. Allah bunların kötülüklerini iyiliklere dönüştürür. Allah affedici ve merhametlidir. Kim tevbe edip arkasından salih amel işlerse o mak­bul bir kimse olarak Allah'a döner. Onlar ki, yalancı şahitlik etmezler (ya da yalan ko­nuşulan yerlerde bulunmazlar) Boş konuşmalarla karşılaştıklarında onurlu bir şekilde geçip giderler. Onlar ki, kendilerine Rabb'lerinin ayetleri hatırla­tıldığı zaman onlara karşı sağır ve kör davranmaz­lar.

Onlar ki: 'Ey Rabb'imiz, bizlere göz aydınlığı olacak işler ve çocuklar bağışla ve bizi senin azabından ko. runanlara önder eyle," diye dua ederler. İşte onlar sabretmelerinin karşılığında Cennetin oda­ları ile mükâfatlanırlar. Ayrıca orada sağlık dileği ve selâm ile karşılanırlar. Onlar orada ebedî ola­rak kalacaklardır. Orası ne iyi konaklama yeri ve güzel bir ikâmetgâhtır." (Furkan/63-76)

138 sayfa

 

Gündelik hayatın uygulamaları sırasında insan­ların zaman zaman Rabblerinin emirlerine ters düş­tükleri ve günah adını alan bu ters düşmelerin bü­yük oranda "Lâilâhe illellah" ahlâkı ile ilgili olduğu bir gerçektir. Fakat böyle olmakla birlikte bu gü­nahlar, helâl sayılmadıklan ve Allah'ın emirlerinin yerine geçecek temelli hükümler olarak kabul edil­medikleri sürece sahiplerini imandan çıkarmazlar.

Başka bir deyimle bu günahlar, bu davranışlara değer biçen ahlâk ilkeleri ile "Lâilâhe illellah" ara­sındaki ilişkiyi ortadan kaldırmadığı gibi "Lâilâhe illellah" ilkesini onaylamadan kaynaklanan, temelde­ki bağlılıkla da çelişmez. Yani kim onaylamış ise günah işlese bile bağlılığı var demektir. Aksi halde bağlılık olmaksızın onaylamanın varlığından sözedi-lemez.

Demek ki, günahkârlığın hükmü şöyle: Yüce Allah (c.c.) engin merhametinin eseri olarak günah işleyen kulunu iman dairesinin dışına çıkarmaz. Di­lerse onu affeder, dilerse cezalandırır. Fakat işledi­ği günahı helâl saymadıkça onu, Allah'ın o konudaki hükmü yerine geçirip yasallaştırmaya kalkışmadık­ça, günahkârı ebediyen cehennemde bırakmaz.

Fakat bu söylediklerimiz, günah işlemenin Al­lah katında önemsiz olduğu, iman açısından varlığı ile yokluğunun bir olduğu anlamına gelmez. Çünkü iman, artıp eksilebilen bir kavramdır. Günahlar yü­zünden azalır ve sevaplar, ibadetler sayesinde artar. Peygamber Efendimizin —salât ve selâm üzerine ol­sun— şu hadisi bu ilkeyi yeterince kanıtlar kanısın­dayız:

"Zina işleyen kimse o anda mü'minken zina işleye­mez. Hırsızlık yapan kimse o anda mü'minken hır­sızlık yapamaz." (Müslim)

Demek oluyor ki, iman ibresi sabit değildir. Ter­sine bu ibre, insanın ortaya koyduğu her yeni dav­ranış sebebi ile, bu davranışın Allah'ın emirlerine uygunluğuna veya aykırılığına bağlı olmak üzere yük­selip düşebilir. Ayrıca "Lâilâhe illellah" şahadet cüm­leciği ile bu şahadet cümleciğinin sonucu olan ah­lâki davranışlar arasındaki sıkı bağ da bu gerçeğin diğer bir kanıtıdır.

Sonuç olarak vurgulayalım ki, bu ümmet inanç bağı ile örülmüş ilâhî bir ümmet olmasına bağlı ola­rak bir "ahlâk ümmeti"dir. Bu ümmetin "Lâilâhe il­lellah" ahlâkına bağlılık derecesi, imanın doğruluk derecesini gösteren ihmal edilemez bir ölçüdür. Baş­ka bir deyimle bu ümmet, ahlâkından ihmal edile­mez bir ölçüdür. Başka bir deyimle bu ümmet, ah­lâkından sıyrıldığı halde yine de imanında samimi olduğunu sanmakta devam edemez!

 

Lâilaheillallah Ahlâkının Pratikte Örneği

îşte sözümüzün konusu olan ilk müslüman ku­şak, bu gerçeğin, bütün derinlik ve etkinliği ile şu­urunda idi. Nitekim bir defasında Hz. Ayşe'ye, Pey­gamberimizin ahlâkının ne olduğunu sormuşlar. O da bu soruya "Onun ahlâkı Kur'an idi" diye karşı­lık vermiş. Ne kadar kısa ve öz bir ifade! "Onun ahlâkı Kur'an idi." Yani yüce Allah'ın (c.c.) Kur'an' da yeralan her emri ve her yasağı Peygamberimizin pratik hayatında eksiksiz ve fazlasız bir sadakatle ifadesini bulmuştu. Bu yüzden "Onun ahlâkı Kur'an idi."

Peygamberimiz sahabilerini de bu ahlâk uyarın­ca eğitip yetiştirdi. Ayrıca yüce Allah'ın ahlâkı ile ah-lâklanmak konusunda onlara önder ve canlı örnek oldu.

Böyle olunca sahabilerin pratik hayatlarının her kesiminde egemen olan o yüksek ahlâki değerleri görmek bizi hayrete düşürmüyor. Meselâ Hz. Ebu Bekir, halifelik görevini üstlenişi vesilesi ile yaptığı konuşmanın bir yerinde müslümanlara şöyle sesle­niyor;

"Ben en iyiniz olmadığım halde bu göreve getiril-dim. Eğer iyi yolda yürürsem beni destekleyiniz. Yok, eğer kötü davranacak olursam beni zorla doğru yo­la getiriniz,"

Hz. Ömer de halifelik görevirfe başlarken yakla­şık olarak aynı anlama gelen sözler söylüyor. Acaba tarih boyunca hiç bir devlet başkanı, hiç bir kral, hiç bir imparator görülmüş müdür ki, doğru yoldan sap­tığı takdirde idaresi altındakiler! zor kullanarak ken­disini doğru yola döndürmeye çağırmış olsun! Hal­kın baskısı ile tutumlarını iyiye doğru değiştiren devlet adamları bu değişikliği istemeyerek yaparlar. Gerek eski ve gerekse çağdaş devlet başkanlarına iti­bar kazandıran en büyük meziyet, halktan bir baskı geldiği takdirde bu baskı karşısında anlayışlı davra­narak, idare edilenlerin dilekleri doğrultusunda po­litika değiştirmeye razı olmaktır.

Oysa günlerden bir gün Halife Hz. Ömer, halka şöyle sesleniyor; "Eğer bende bir eğrilik, bir sapma görürseniz beni zorla düzeltiniz." Dinleyiciler ara­sından doğrulan Selman-ı Farisi de ona şu karşılığı veriyor; "Vallahi, eğer sende bir eğrilik, bir sapma görecek olursak seni kılıç zoru ile doğrulturuz!" Hz. Ömer, sözlerine verilen bu karşılığa kızmıyor. Tersi­ne şöyle diyor; "Ömer'in yönetimi altındakiler ara­sında kendisini kılıç zoru ile doğru yola getirecek bir kimsenin bulunmasını nasip eden Allah'a hamdolsun", îşte bu tutum, siyaset hayatına yansıyan bir "lailâheillellah" ahlâkı pratiğidir. Bu pratiği ancak o eşsiz kuşak ortaya koyabilmiştir.

Öteyandan halife Hz. Ebu Bekir, izleyeceği po­litikanın ana hatlarını açıklarken şöyle diyor; "Ara­nızdaki zayıflar, gasp edilmiş haklarını alıp kendi­lerine teslim edinceye kadar benim nazarımda güç­lüdürler. Buna karşılık aranızdaki güçlüler, zayıfla­rın gasbedilmiş haklarını kendilerinden geri alınca­ya kadar benim nazarımda zayıftırlar." Bu sözler, "kalabalıkların" duygularını okşayarak kandırmak için ortaya atılmış kof bir slogan değildi. Tersine Hz. Ebu Bekir'in siyasî uygulamalarını yönlendirmiş bir "ilke" idi. Bu ilke "lailâhe illellah" cümlesine bağlı siyaset ahlâkının bir gereği idi. Bu ahlâka gö­re hiç kimseye, güçlüdür diye sempati duyulmaz ve hiç kimsenin zayıftır diye zulme, haksızlığa uğrama­sına göz yumulamazdı.

Şimdi de şu tarihî olayı tekrar hatırlayalım:

Halife Hz, Ömer, Kudüs'e gidecek. Maksadı "Bu şehrin anahtarını ancak halifeye teslim ederim" di­ye ısrar eden Kudüs patriğinden şehrin anahtarını teslim almaktır.

Yanındaki hizmetçisi ile birlikte iki kişi olma­larına rağmen sadece bir tek binek hayvanları var. Bu yüzden Hz, Ömer, hayvana binmeyi hizmetçisi ile arasında sıraya koymayı kararlaştırır. Yani bir süre Hz. Ömer, hayvan sırtında yol alırken hizmetçisi ar­kadan yaya gelecek. Sonra da hizmetçi hayvan sır­tına binecek ve Hz. Ömer arkadan yaya yürüyecek.

Eşit süreli nöbetlerle Kudüs yakınına vardıkla­rında hayvana binme sırası hizmetçiye gelmiş. Hiz­metçinin karşı çıkmasına rağmen Hz. Ömer, hayva­nın sırtına onun binmesinde ve kendisinin arkadanyaya yürümesinde ısrar etmi$ ve şehre bu şekilde girmişler. Dünyanın her tarafında geçerli olan adet­lere göre halk sanmış ki, atın sırtında oturan kişi halife Ömer, hayvanın arkasından yaya yürüyen ki­şi de hizmetçidir. Bu yüzden az sonra gerçeği öğren­diklerinde hayretten donakalmışlar!

* **

Peygamberimiz —salât ve selâm üzerine ol­sun— bir defasında kâfirler ile savaşmak üzere se­fere çıkmaya hazırlanan bir İslâm ordusuna şu di­rektifi verir:

"Allah'ın adı ile ve Allah yolunda savaşınız. Allah'ı inkâr edenlerle savaşınız. Savaşırken gaddar olma­yınız, düşmanınızı işkence ile öldürmeyiniz; çocukla­rı, yaşlıları ve kadınları öldürmeyiniz." (Müslim)

Oysa karşılarına çıkılacak olan kâfirler Kur'an'

m deyimi ile

"Mü'minlere karşı ne and ne antlaşma gözetmeyen," kimselerdi (Tevbe/10). Peygamberimiz buna rağmen bu direktifi ile savaş ahlâkının temel ilkelerini or­taya koyuyordu. Halbuki, değil sadece o zaman, şim­diki cahiliye uygarlığının anlayışına —hatta özellik­le günümüz cahiliye uygarlığının mantığına— göre savaşın ahlâk ile uzaktan yakından hiç bir ilgisi yok­tur.

Arkasından müslümanların başına Hz. Ebu Be­kir geçer ve o da yüce Allah'ın buyruklarına uymak­tan vazgeçer döneklere (murtedlere) karşı savaşma­ya giden ordusuna aynı direktifi verir.

Derken Hz. Ali ile Muaviye arasında, bilinen sa­vaş kopar. Her iki taraftan da ölenler olur. Akşam­leyin hava kararıp da savaş durunca Hz. Ali, her iki tarafın ölülerinin cenaze namazını kıldıktan sonra karşı tarafın cenazelerini toprağa versinler diye ken­dilerine teslim eder.

Bu arada tarihte "Hariciler" adı ile anılan bir gurup kendisine karsı isyan eder. Arkadaşlarından bir gurup "Bunlar kâfirdir" der. Fakat Hz. Ali, bu görüşe karşı çıkarak "Hayır, onlar, bize karşı baş kaldırmış kardeşlerimizdir" der.

Bu anlattıklarımız savaş ahlâkının örnekleridir. Onları ancak "lailâhe illellah" ilkesinin bağlıları or­taya koyabilir.

Bir de şu olayı gözüne getirmeye çalışalım:

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dönemindeki sa­vaşlardan birindeyiz. Zafer kazanılmaz üzere gibi gö­rünürken, savaşın çehresi birdenbire tersine döne­rek bozgun havası esmeye başlar. Bu sırada müslü-manlar yetmiş şehit verirler. Bu şehitler arasında "şehitlerin efendisi" unvanı ile tanınan Hz. Hamza da vardır.

İşte bu arada sağ kalan müslümanlardan biri, elindeki bir maşraba su ile can çekişen bir yaralının yanına koşar. Belki kendine gelmesini sağlar dü­şüncesi ile ona elindeki suyu içirmek ister. Fakat yaralı, "onu yanımda yatan şu yaralı kardeşime ver" diyerek dudaklarına uzatılan suyu geri çevirir. Bu­nun üzerine adam ikinci yaralıya koşar. Fakat o da suyun yanıbaşmda yatan üçüncü bir yaralıya sunul­masını önererek onu içmek istemez. Adam üçüncü yaralının yanına varıp maşrabayı dudaklarına uza­tınca, ondan da aynı karşılığı alır. Arkasından yan­larına vardığı dördüncü ve beşinci yaralılar da ay­nı cevabı vererek, son nefeslerini vermek üzereyken bile kardeşlerini kendilerine tercih ettiklerini bildi­rirler.

Maşrabalı adam, beşinci yaralının dileğine uya­rak ilk yaralının başına koşar, fakat onu son nefesi­ni vermiş bulur. Arkasından ikinci, üçüncü, dördün­cü, ve beşinci yaralıların yanına vannca aynı hazin sonuçla karşılaşır. Hepsi de son nefeslerini vererek şehitlik şerbetini içmişlerdir. Fakat hiç biri ölmek üzereyken bile kendini müslüman kardeşine tercih ederek hararetten belki de çatlayan dudaklarını ıs­latmaya yanaşmamıştır.

Bu nasıl bir ahlâk anlayışıdır? Sözlüklerin ke­limeleri arasından buna ne ad bulup yakıştırabiliriz acaba?

* * *

Maksadımız kitabımızın sayfalarını o eşsiz ku­şağın yüksek ahlâk örnekleri ile doldurmak değildir. Çünkü tarih ve siyer kitapları bu yüksek düzeyli ah­lâkın her alandaki şaşırtıcı uygulamaları ile parılda­maktadır. Burada bizim yapmak istediğimiz şey, bu eşsiz kuşağın anlayışında, imanın özü ile îslâmiye-tin içerdiği ahlakî değerler arasında ne derece sıkı bir bağ kurulduğunu belgelendirmekten ibarettir.

Hemen şunu belirtmeliyiz ki, bu tutum o ilk kuşağa özgü bir içtihad değildir. Öyle olsa arkadan gelen diğer kuşaklar bu uygulamadan kendilerini muaf sayabilirdi. Yine bu ahlâk titizliği, ilke olarak sonraki müslüman nesillerin kolayca sıyrılabilecek­leri istisnaî bir imtiyaz değildir.

Tersine, o eşsiz kuşağın anlayışına ve işin aslı­na göre bu tutum, bu dinin ta kendisi idi. Çünkü yüce Allah onlara, "Müminler, iman edip salih amel­ler işleyenlerdir" diye buyurduğu gibi Peygamberi­miz de kendilerine aynı direktifi vererek "Din, fer­din davranışları ile insanlar arasındaki ilişkiler de­mektir" demişti.

Onların anlayışına ve işin doğrusuna göre —bu dinin önerdiği davranışları ortaya koymayan bir kimsenin mümin olması mümkün değildi. Yine on­ların anlayışına— ve işin doğrusuna göre insanların imanları, bu dinin önerdiği davranışları ortaya koy­ma derecelerine bağlı olarak farklılık gösterirdi.

Yalnız bu kuşağın kendine özgü tek imtiyazı şu idi. Onlar ellerinden geldiği kadar eksiksiz bir bi­çimde bu dinin önerdiği davranışları ortaya koymak, bu dinin insanlara benimsetmeyi amaçladığı ahlâkı, olanca güçleri ile pratiğe yansıtmak istiyorlardı. Böyle yaparken yüce Allah'ın:

"Gücünüzün   yettiği  oranda   Allah'dan  korkunuz." (Tegabun/16)

şeklindeki emrini yerine getirmeye çalışıyorlardı.

Bu görevi yerine getirirken gerekenin en azı, herkese farz olan kadarı ile yetinmediler. Tersine, bu alandaki nafile ve menduplar ile uygulama kap­samına alarak onlara bu alnın farz ve vacipleri gö­zü ile bakarak kesinlikle bağlı kaldılar. Fakat reh­ber edindikleri ilke, iman ile amelin (davranış ve tutumların) biribirinden ayrılmazlığı, "lailâhe illel-lah" prensibinin ahlâkını pratik hayata yansıtmanın kaçınılmazlığı ilkesi idi. Onlara göre başka türlüsü düşünülemeyecek açık bir gerçekti. Gerçekte bu din de aynı şeyi söylüyordu.

 

 

V. ANTLAŞMALARA BAĞLILIK

Yüce Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyuruyor:

"Antlaşma yaptığınız zaman, Allah'ın ahdini tam olarak yerine getiriniz, verdiğiniz sözü tutunuz, pe­kiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayınız. Çünkü Allah'ı üzerinize kefil (şahit) tuttunuz (artık andı­nızı nasıl bozabilirsiniz). Allah yaptığınız her şeyi bilir.

Bir topluluk diğer bir topluluktan sayıca ve malca daha güçlü olduğu için yeminlerinizi aranızda bo­zucu bir vasıta yaparak ipliğini kuvvetle büktükte sonra çözen kadın gibi olmayınız. Çünkü Allah sizi bununla deniyor ve Kıyamet günü hakkında ayrılı-ğa düştüğünüz şeyin içyüzünü size açıklayacaktır.

Eğer Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet yapar­dı. Fakat O dilediğini saptırır ve dilediğim doğru yola iletir. Sizler yaptığınız her şeyden mutlaka sor-güya çekileceksiniz.

Yeminlerinizi biribirinizi aldatma aracı haline getir-meyiniz. Sonra yere sağlam basmış olan ayak kayar. Ayrıca insanları Allah'ın yolundan alıkoyduğunuzdan dolayı günahınızın cezasını tadar ve Ahirette de büyük bir azaba uğrarsınız.

 Allah'a verdiğiniz sözü değersiz bir pahaya satma­yınız. Çünkü eğer bilirseniz, Allah katında elde ede­ceğiniz mükâfat sizin için daha hayırlıdır." (Nahl/ 91.95)

Yüce Allah (c.c.), ehli kitabın (yahudiler ile hris-tiyanların) Allah'a vermiş oldukları söz ile yeminle­rini değersiz bir pahaya sattıklarını haber verdikten ve bu ümmeti, insanlığın önderi ve Kıyamet günü bütün diğer ümmetlerin şahidi olsun diye ortaya çı­kardığını belirttikten sonra verilen sözleri tutmanın ve anlaşmalara bağlı kalmanın onun köklü bir ka­rakteristiği, yapısının ayrılmaz bir özelliği olmasını dilemiştir.

Gerçekten bu ümmet, özellikle onun ilk örnek kuşağı, sözüne bağlılığını uygulamada kanıtlamış, çevresini kuşatan cahiliye toplumları ortasında ant­laşmalarına uymada gösterdiği titizliğini ayırıcı bir özelliği haline getirmiştir.

Daha önceki sayfalarımızda vurguladığımız gibi ilk müslüman kuşak, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından Kur'an-ı Kerim rehberliği altında eğitilip yetiştirilmiş olmasının sonucu olarak Kur'an'a ve Sünnete en sıkı biçimde bağlı; müslüman kuşak idi.

Bunu kanıtlayan olaylardan biri müslümanlar ile Kureyş müşrikleri arasında imzalanan Hudeybi-ye Mutarekesidir. Bu ateşkes anlaşmasının bir mad­desine göre Peygamberimiz, kendisine sığınan müs-lümanlan geri verecek, fakat müşrikler kendi tarafla­rına geçen Kureyşlileri geri vermeyeceklerdi.

Müslümanlar daha ilk günden bu anlaşmanın aleyhlerine olduğu duygusuna kapıldılar. Hatta bu aldanmışlık duygusunun ağır bir hayal kırıklığına düşürdüğü Hz. Ömer ile Peygamber efendimiz ara* sında bu konuda şu karşılıklı konuşma geçer:

—  Ya Resulellah, biz müslüman değil miyiz?

—  Evet, tabii.

—  Onlar kâfir değil mi?

—  Evet, öyle.

—  O halde dinimize girenleri onlara nasıl vere­biliriz?

Peygamberimizin son cevabı kısa ve kesindir; "Ben Allah'ın Resulüyüm. O bana her yönden yar­dım ederken ben O'nun emirlerine karşı gelemem." (Beyhaki)

Sebebine gelince, yüce Allah (c.c.) bu ateşkes antlaşmasının müslümanlar hesabına taşıdığı yara­rı, gelecekte sağlayacağı faydayı biliyordu. Fakat o günün müslümanları, görüş açılarının sınırlı ve gayb alemine kapalı oluşu yüzünden antlaşmanın sadece görünüşteki aleyhte olan niteliğini algılayabiliyorlar­dı. Oysa yüce Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyuru-yordu:

"Andolsun ki, Allah, Peygamberinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse yakında kiminiz traşlı ve ki­mimiz saçlarınızı kısaltmış olarak güven içinde ve korkusuzca Mescid-i Haram'a (Kabe'ye) gireceksi­niz. Allah sizin bilmediğinizi bildi ve bundan önce size yakın bir fetih (Hayber Fethi) nasip etti." (Fe­tih/27)

Antlaşmanın müslümanlar arasında doğurduğu burukluk henüz geçmemişken, bir gün, Ebu Cendel adlı bir kişinin zincire vurulmuş olarak müşriklerin saflanndan ayrıldığı ve müslümanlara katılmak is­tediği görüldü. Bu olay müslümanlann üzüntüsünü ve kapıldıkları aldanmışlık duygusunu daha da pe­kiştirdi. Öyle ki, Hz. Ömer, yalınkılıç öne atılarak müşriklerle vuruşup Ebu Cendel'i tutsaklıktan kur­tarmaya hazırlandı. Fakat Peygamberimiz kendisine engel olarak müşrikler ile arasında bağlanan antlaş­maya sadık kaldı. Bu acı manzarayı gözleri önün­de seyreden müslümanlarm kalbleri ise kan ağlıyor­du.

Fakat bu acı olay, aslında anlaşmalara bağlılık (ahde vefa) eğitiminin uygulamalı bir dersi niteliğin­de idi.

Müslümanın yaptığı anlaşma aslında yüce Allah' m adı ile bağlanan bir taahüttür. Bu yönü ile, o mü­minin Rabbine karşı sorumluluğunu taşıdığı "ezeli sözleşme"nin ayrılmaz bir parçasıdır. Böyle olunca o, yakın ya da uzak vadeli, görünen veya gözden ka­çan "menfaatler"e göre dalgalanmaya bırakılarak menfaatlere uygun görüldüğü zaman tutulacak ve menfaatlere aykırı görüldüğü zaman yan çizilecek, çiğnenecek bir belge değildir.

Böyle bir tutum, cahiliye toplumlarının imzala­dıktan antlaşmalarda görülür. Onlar, imzaladıkları hiç bir anlaşmaya bağlı kalmayı düşünmezler, ter­sine ellerine geçecek ilk fırsatta onu çiğnemeyi kol­larlar. Antlaşmalarını bozmanın yararlarına olaca­ğını düşündükleri an gelir gelmez o, artık kağıt üze­rine çizilmiş basit bir mürekkep lekesinden başka bir şey değildir. Özellikle yirminci yüzyıl cahiliye toplumlarının devletler arası anlaşmaları, bu söyle­diğimizin açık birer kanıtıdır. Ne kadar kolay bir şekilde anlaşma yaptıklarını ve yine ne kadar kolay bir şekilde daha mürekkeblerinin kurumasını bile beklemeden yaptıkları anlaşmaları çiğnediklerini hemen her gün görüyoruz. "Allah'a karşı olan taahütlerine bağlı kalarak antlaşmaları­nı çiğnemeyen" müslümanlara gelince onlar, menfa­at hırsının değil, yüce Allah'ın (c.c.) rızasını kazan­ma arzusunun yönlendirdiği tek toplulukturlar.

Yüce Allah (c.c.) bu konuda Peygamberimize ve O'nun yolundan gidecek olan İslâm ümmetine şu di­rektifi veriyor:

"Eğer bir kavmin yaptığı antlaşmaya hainlik ede­ceğinden korkarsan, sen de onların seninle yaptık­ları antlaşmayı ayni şekilde kendilerine at. Çünkü Allah, hainleri sevmez." (Enfal/58)

Yüce Allah'ın bu direktifi, anlaşmalarla ilgili "Lailâhe illellah" ahlâkının bir gereğidir. Buna gö­re, "müminlere karşı ne and ve ne de antlaşma gö­zeten" ve her an için antlaşmalanna ihanet etmele­ri beklenen kâfirlere, antlaşmaları geri çevrildikten sonra savaş açılabilir, antlaşmaları henüz geçerli iken kendilerine karşı saldırıya geçilemez.

İslâm ümmeti, bu ilâhî direktifi benimseyerek onu pratik hayata geçirdi ve şanlı tarihini bu soylu yaklaşımın şaşırtıcı örnekleri ile süslemesini bildi.

Misal verelim: Ünlü İslâm komutanı Ebu Ubey-de b. Cerrah, Şam'ı fethedince eski dinlerine bağlı­lıklarını sürdürmeyi tercih eden bu şehrin halkını, İslâmiyetin hükümleri gereğince "haraç" vergisine bağlar. Şamlılar bu vergi karşılığında daha önce çeşitli baskı ve zulümlerine maruz kaldıkları Bizans devleti karşısında güvenliklerinin sağlanmasını şart koşarlar. Ebu Ubeyde de bu şartı kabul eder.

Fakat bir süre sonra Bizans İmparatoru Herak-lius'un, Şam'ı müslümanlardan geri almak amacı ile büyük bir ordu ile saldırıya geçmek üzere olduğu haber alınır. Bunun üzerine Ebu Ubeyde, şehrin ileri gelenlerini çağırarak aldığı cizye vergisini geri vern ve neden böyle davrandığını kendilerine şöyle açık lar; "Heraklius'un kuvvetli bir ordu ile üzerimize gelmekte olduğunu her halde duymuşsunuzdur. Ver­gi verirken bize dış güvenliğinizi sağlamamızı şart koşmuştunuz. Oysa şimdi bu şartınızı yerine getire­miyoruz. Eğer yüce Allah bize Bizans ordusu kar­şısında zafer nasip ederse bu şartınızı yeniden ka­bul ederiz."

Tarih boyunca böyle bir olay hiç duyulmuş mu? Savaş kazanarak ülke fetheden bir ordunun komu­tanı, ele geçirdiği ülkenin halkından vergi alsın da sonra bu vergiyi herhangi bir gerekçe ile kendi iste­ği ile geri versin. İşte tarih önümüzde. Kim istiyor­sa sayfalarını didik didik karıştırsın, bakalım böy­le bir olaya rastlayabilecek mi? Zahmetler boşuna. Bu, tarihte başka bir benzeri yaşanmamış olan eşsiz bir olaydır.

Bu olayda Ebu Ubeyde'nin uzun vadeli menfaat güdüsü ile hareket ettiği ve bu uğurda kısa vadeli menfaatini feda etmeyi tercih ettiği de söylenemez. Asla! Neden derseniz, zorba Heraklius'un ordusunu yenebileceğinden emin değil ki. Nitekim Şam ileri-gelenlerine "Sizin dış güvenliğinizi sağlayamıyoruz" derken bu şüphesini açıkça dile getiriyor. Tersine Ebu Ubeyde bu olayda, Peygamberimizin —salât ve selâm üzerine olsun— eli altında eğitimini görerek benliklerine mal ettikleri bir îslâmî ilkeden, "anlaş­malara bağlılık" ilkesinden hareket ediyor. Yoksa sözkonusu anlaşmanın kısa görüşlülerin bakış açısı ile kârlı ya da zararlı oluşu onun için önemli değil­dir. Çünkü yukarda okuduğumuz ayetin bir yerin­de yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyordu:

"Bir topluluk diğer bir topluluktan sayıca ve malca daha güçlü olduğu için yeminlerinizi aranızda bo­zucu bir vasıta yaparak ipliğini kuvvetle büktükten sonra çözen kadın gibi olmayınız." (Nahl/62)

Fakat Ebu Ubeyde'nin sıkı sıkıya bağlı kaldığı bu İslâm ahlâkı, yüce Allah'ın bu ahlâka takdir et­miş olduğu sonucu göstermekte gecikmez. Girişilen amansız savaşın sonunda yüce Allah (c.c.) müslü-manları, Heraklius'un güçlü ordusu karşısında zafe­re ulaştırır. Bunun üzerine Şamlılar, geri almış ol­dukları cizye vergisini bu defa kendi elleri ile gö­nüllü olarak gelip Ebu Ubeyde'ye öderler. Hatta ar­kasından akın akın müslüman olmaya koşarlar. Çünkü böylesine yüce ahlaklı bir komutan yetişti-rebilmiş olan bu dine hayran olmuşlardır.

Şimdi de ayni ahlâkın uygulamaya koydurduğu bir başka çarpıcı örneği gözden geçirelim:

Halife Hz. Ömer, Iran cephesi komutanına yaz­dığı yazının bir yerinde şu entresan direktifi verir; "Eğer komuta ettiğin ordunun bir mensubu, bir İran yerlisi ile oyun oynar da adam, bu hareketi, müslümanın kendisine can güvenliği (eman) verdiği bi­çiminde yorumlarsa bu adama derhal can güvenliği belgesi veriniz."

Aman Allahım, ne muhteşem bir alicenaplık kar­şısındayız?!

Aslında ortada bir taahhüt yok. Sadece İranlı yerli, tek yanlı bir yorumla müslüman askerin ken­disine can güvenliği bağışladığını sanıyor. Hz. Ömer de komutanına diyor ki, "Adamın bu iyimser bek­lentisini gerçekleştirerek kendisine derhal can gü­venliği belgesi veriniz."

Görüldüğü gibi sözkonusu olan, bir taahhüdün yerine getirilmesi değildir. Çünkü müslüman asker, böyle bir taahhüdde bulunmuş değildir. Düpedüz düşmanın hayalinde oluşan ve müslüman askerler­den birinin kendisine sunduğunu sandığı asılsız bir taahhüt beklentisine, ordu komutanın uyması em­rediliyor! Tarihin her hangi bir döneminde bu ola­yın başka bir benzerini hiç duyan var mı?

Aynı ahlâkın bir başka tezahürü de şudur:

Şam valisi Muaviye ile Bizanslılar arasında ateş­kes anlaşması vardır. Fakat istihbarat kaynakların­dan gelen haberler, Bizanslıların bu ateşkes döne­mini askeri hazırlıklar için kullanarak ilk fırsatta müslümanlara karşı süpriz bir saldırı düzenlemeyi plânladıklarını gösterir. Bunun üzerine Muaviye, düşman baskınına uğramadan önce onları bu plâna karşı çıkarak kendisine şöyle derler; "Ya yüce Al­lah'ın emrettiği gibi, sinsice çiğnedikleri anlaşmala­rını aynı şekilde yüzlerine çalarsın ya da üzerlerine yürümek için anlaşma süresinin dolmasını bekler­sin."

Bunun üzerine Muaviye anlaşma süresinin so­nunu bekler ve Allah da ordusuna zafer nasip eder.

Şimdi de bu parlak örneklerin tam karşıtı ola­rak Haçlıların, Selâhaddin-i Eyyûbî zamanında ne yaptıklarını görelim: Müslümanlar ile Haçlılar, ara­larında ateşkes anlaşmasına varmışlardı. Fakat Haç­lılar, bu anlaşmayı hiçe sayarak bir sabah erkenden müslümanlara baskın düzenlerler. Neye uğradıkları­nı şaşıran müslümanlar, yakınlarında bulunan bir camiye sığınırlar. Fakat Haçlı caniler, mabed doku­nulmazlığı ilkesini de hiçe sayarak camiye saldır­makta ve Allah'ın evinde kurtuluş arayan savunma­sız zavallıları kılıçtan geçirmekte tereddüt etmezler.

Ortaya koydukları vahşet tablosunun manzarası o kadar fecidir ki, bizzat kendi tarihi kaynaklarının belirttiklerine göre "dökülen insan kanlarının oluş­turduğu gölün yüksekliği atlarının diz kapaklarına kadar çıkmıştır."

Yüce Allah (c.c.) kâfirleri -ki onların hepsi bir tek mil­lettir- bize tanıtırken ne kadar doğru buyuruyor:

"Onlar (kâfirler) mü'mine karşı ne and ve ne de antlaş­ma gözetirler. İşte saldırganlar onlardır." (Tevbe /10)

Bir süre sonra Selâhaddin-i Eyyübî, anlaşmalarım böy­lesine kalleşçe çiğneyen bu caniler üzerine tekrar yürüye­rek kendilerini bozguna uğratır. Fakat eline fırsat geçtiği halde onlara kendi işledikleri gibi bir vahşetle karşılık vermez. Tersine onlann bu caniliklerine İslâm müsamaha­sı ile cevap verir.

 

VI. İSLAM'DA İLMİ HAREKET

Buraya kadar İslâm ümmetinin en belirgin özelliklerin­den söz ettik. Bunu yaparken dikkatlerimizi, Peygamberi­mizin gözleri önünde eğitip yetiştirdiği ve

"En hayırlılarınız benim çağdaşlarındır,"

diyerek erişilmez üstünlüğüne şahitlik ettiği ilk müslü man kuşak üzerinde yoğunlaştırdık.

Bu sözlerimiz sırasında önemle vurguladık ki, bu özel­likler sadece ilk müslüman kuşağa özgü karakteristikler değildir. Tersine onlar, her çağın ve her kuşağın müslü-manları tarafından benimsenmeleri gereken, onlardan yoksun kalacak her müslüman kuşağın kusurlu ve günahkâr sayılacağı, bütünü ile "İslâm Ümmeti"ni karak-terize eden ortak niteliklerdir. Yine belirtmeye çalıştık ki, o eşsiz ilk neslin bu alandaki seçkinliği, bu özellikleri üze­rinde taşıması, onları titizlikle sürdürmesi değildir. Çün­kü, dediğimiz gibi bu, her müslüman kuşaktan yerine geti­rilmesi beklenen, gerçek anlamlı müminlik sıfatına ger­çeklik kazandıncı bir görevdir.

Bu kuşağı eşsizlik düzeyine çıkaran üstünlük, onun bu özellikleri pratiğe yansıtmada zirveye ulaşması, bu alanda her müslüman için farz olan en az sınırla yetinmeyerek özlenen en yüksek dereceye yükselebilmek için olanca gay­retini ortaya koymasıdır. Gerçekten de bu alanda hiç kim­senin hayal edemeyeceği ufuklara yüceldiler. Özellikle ba-şaşağı inen "realiteleri"ne bağlı olarak bu alanda günden güne daha da alçalarak her müslüman için gerekli olan farz çizgisinin de altına düşen, hiç kimsenin hayal edeme­yeceği ufuklara tırmandılar.

Şimdi burada bu ümmetin diğer iki özelliğinden, "İslâm ümmeti" olmasının ayrılmaz kıldığı iki karakteristiğinden sözedeceğiz. Gerçi bu iki nitelik, daha önce değindiğimiz gibi, karakterlerin doğal sonucu olarak İslâm tarihinin destan dönemini yazan o ilk kuşaktan sonra ortaya çıkıp gelişmişlerdir.

İslâm tarihi içindeki bilim ve uygarlığın gelişiminden bahsetmek istiyoruz. Bu iki disiplin, dediğimiz gibi karak­terlerinin doğal sonucu olarak toplumların kuruluş ve yeni oluşum dönemlerinde ortaya çıkamazlar. Çünkü bunlar, toplumların kuruluş dönemlerinde büyük oranda yoksun kaldıkları istikrara ve zaruret alanlarını aşan ek bir çaba­ya muhtaçtırlar. Oysa kuruluş dönemlerinde bütün çaba­lar geleceğin temellerini atıp oturtma uğruna harcanır.

Bu iki disiplin, kuruluş aşamasının tamamlanmasın­dan sonra da belirli bir zamanın geçmesine muhtaçtırlar. Bu geçecek sürede değer yargılan, ilkkeler ve düşünceler "özümlenmeli"dir. Özümlenmelidir ki, bunu izleyecek aşa­mada bilim ve maddî uygarlık alanlarında "üretim"e yö­nelmek mümkün olsun.

Fakat her iki hareketi doğuran "tohum" aslında başlangıç ve kuruluş sırasında oluşur. Doğal olgunlaşmasını ta­mamlayıncaya kadar saklı kaldıktan sonra ürünü verir, ya da yavrularını doğurur. Tıpkı ana rahminde gözlerden ırak bir şekilde gelişme dönemini tamamlayan sağlıklı bir ceninin doğması gibi

Buna göre ilk müslüman kuşak, her ne kadar bu iki ka­rakteristik vasfın oluşumuna fiilen katılmamış ise de as­lında; eğer deyim yerinde ise; onlann "Manevî babası"dır. Çünkü islâm tarihinin daha sonraki parlak sayfalannı ya­zan yaman hamleyi o nesil başlattığı gibi bu hareket nok­tasının doğru ve sağlılıklı olmasını gerçekleştiren de yine o kuşaktır. İslâm'ın bilim ve uygarlık hareketlerinin orta­ya çıkışında bu iki faktörün her ikisinin önemli oranda et­kisi oldu.

Neden derseniz, bir defa toplumsal hamleciliğin -hangi milletin hayatında meydana gelirse gelsin- bilimsel ve uy­garlık alanlarında atılım meydana getirmesi kaçınılmaz­dır. Çünkü bu atılım aslında, insanlığın yaratılış özünde, fıtrî yapısında saklıdır. Diğer yandan bu atılım, bütün in­sanlığa sunulmuş, fakat uğrunda harcanacak çaba ile orantılı olarak kendisinden pay alınan bir ilâhî bağıştır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Hepsini, gerek berikiler ve gerekse ötekiler, Rabb'inin bağışı ile destekleriz. Rabbinin bağışı hiç kimseye kapalı değildir." (İsra/20)

"Kimler dünya hayatını ve süsünü isterse onlara, ora­daki çabalarının karşılığını tam olarak veririz. Onlar ora­da hiç bir kısıntıya uğratılmazlar." (Hud/ 15)

Öte yandan toplumsal hamlenin sağlam ve sağlıklı bir başlangıç noktasına sahip oluşu, doğal olarak benzerlerinden açıkça farklı bir bilim ve uygarlık hareketi meydana getirecektir. İşte şu anda bizi ilgilendiren budur. Bu konu­daki sözlerimize islâmdaki bilim hareketinden başlıyoruz.

Araplar "cahiliye" dönemlerinde bilimsel alanda varlık göstermiş bir millet değillerdi. Bu, tarihin kanıtladığı bir gerçektir.

Gerçi kuzeylerinde ve güneylerinde yer alan uygarlık merkezlerine sık sık gidip geliyorlardı. Ayrıca eski İran ve Bizans devletleri ile aralarında çeşitli temaslar da oluyor­du. Fakat bu temasların doğurabileceği fırsatlara rağmen, bu devletlerin kültür ve bilimlerinden bir şeyler öğrenme­ye, bu yolda çaba harcamaya yönelmemişlerdi.

Çünkü onlar dünyadan ve tarihten kopuk bir hayat ta­şıyorlardı. Kendi içlerine kapalı bu dar ufuklu dünyaların­da, iç çatışmaları ile, biribirlerine dönük yerel kavgaları ile, kendilerini övüp rakiplerini hicveden gelenekleri ile daha çok ticaretleri, eğlenceleri ve içki alemleri ile oyala­nıp gidiyorlardı. Kabile birimlerine dayalı sosyal hayatla-rındaki en önem verdikleri uğraşlar şiir söylemek ile şece­re ezberciliği idi. Şiir, söz alanındaki sanat tutkunlarım tatmin ediyor, güzel söz söyleme yolu ile biribirleri ile ya­rışmalarına zemin oluşturuyordu. Şecere (neseb) ezbercili­ğini de her kabile, diğer kabilelere karşı övünmek ve çatış­malar sırasında rakip kabilelerin soy ağaçlanndaki utan­dırıcı yönleri söylemek için koz olarak kullanıyorlardı.

Cahiliye dönemi arap şiirin yüksek sanat değerine, dü­şünce, söyleyiş ve kurgu yalınlığına rağmen, araplann içinde yaşadıkları bedevi hayatı, sürekli bir kabile taassu­bunun baskısı altında bulunmalan ve bunun doğal uzantısı olan düşmanlıklar, çatışmalar ve soy kaynaklı kof öğünmeler "millet" oluşturmak üzere biraraya gelmelerine imkân vermemiştir. Oysa bilim ve uygarlık alanlarında atılıma geçebilmek için böyle birliği meydana getirmek, te­mel şartlarından biridir.

Bundan dolayı araplar, uzun yüzyıllar boyunca hiç bir bilimsel çaba göstermeden, hiç bir şey öğrenme arzusu göstermeden yaşadılar. Zaten o dönemlerine ait kendi bel­gelerinin kanıtladığı gibi onlar okuma-yazmasız bir "ümmi" topluluk idiler.

Derken islâm geldi. Araplara sadece herhangi bir ilmî hareket meydana getirmek için değil, olması gerektiği gibi sağlıklı bir ilmî hareket geliştirmek için gereken bütün unsurlan sağlamak için geldi.

"Bilgi edinme" arzusu insanın yaratılışında varolan bir içgüdüdür. Allah onu, yeryüzünde gelişmeler meydana ge­tirecek araçlardan biri olsun diye insanoğluna bağışladı. Özellikle maddenin niteliklerim bilme ve öğrenme merakı, insan yaratılışının köklü içgüdülerinden biri ve yaygın an­lamı ile "bilim"in en temel uğraş alanıdır. Fakat yukarda söylediğimiz gibi insan, bu doğal ve doğuştan gelen içgü­düsünü uygulamaya yansıtabilmek için birliğe, istikrara, güvene ve huzura muhtaçtır. Araplar, cahiliye dönemle­rindeki kabile hayatlan sırasında, bütün bu unsurlardan yoksundular. Bu yüzden o dönemde yaygın anlamda bir bilim hayatlan olmamıştı.

İslâm gelince, sözünü ettiğimiz unsurlar, tümü ile bira­raya geldi. Böylece her şeyden önce bilimin gelişmesine el­verişli bir ortam oluşmuş oldu. Fakat uzun dönemler bo­yunca ilimden kopuk ve yoksun yaşamış olan bu milletin birlik, istikrar ve güven gibi unsurlar yanında fıtrî yapısının uyuşuk kalmış kesimini canlandırıp çalışmaya ve üre­time sevkedebilecek sarsıcı bir hamleye ihtiyacı vardı.

İşte islâm, araplara, bu sarsıcı hamleyi, tarihte bir baş­ka benzeri görülmemiş canlılıkta sağladı. Böyle olunca doğuştan varolan bilgi edinmeye dönük yetenekler siste­minin harekete geçmesi tabiî bir şeydi. Çünkü bu yeni top­lumun organizmasına giren büyük akım, bütün organları­nı, bütün hücrelerim harekete geçirmişti.

Fakat islâm'ın içerdiği ve bu alanda sağladığı tek şey, insan yaratılışının işlenmemiş ve uyuşuk kalan yetenekle­rini uyararak düzenli kımıldamaya ve harekete sevkeden uyarıcı akım değildi. Bunun yanında, tıpkı insanlığın ha­yatı için gerekli olan diğer alanda olduğu gibi, ilmi hayata yön verecek belirli ilkeler de içeriyordu.

Vahyin, insanlığın ihtiyaçlan karşısındaki temel tutu­mu kısaca şöyledir. Bu ihtiyaçlar ya insanın kendi imkânları ile sağlıklı bilgisine ulaşamayacağı şeylerdir ki; o zaman vahiy, onlan tümü ile insana "öğretme" görevini üzerine alır, (inanç sistemi, helâl ve haram konuları gibi) ya da bu ihtiyaçlar, insanın yüce Allah tarafından doğuş­tan bağışlanmış olan araçları kullanarak doğru bilgisini elde edebileceği şeylerdir. O takdirde vahiy, sadece yön­lendirmekle, o uğurda çalışma ve düşünmenin doğru me­todunu ortaya koymakla yetinir.

Maddî evreni ve genel olarak maddenin özelliklerim ta­nımak için gerekli yetenekler yüce Allah (c.c.) tarafından insan yaratılışının özüne bağışlanan konular arasındadır. Bu bakımdan insan akıl ve kol gücünü seferber edince bu alanda doğru bilgiye ulaşamaması sözkonusu değildir. Bu yüzden bu alanda vahyin tutumu, çeşitli bilim dalları ile ilgili "teoriler" veya bilimsel verilere götürecek "dersler" vermek olmamış, sadece yönlendirmek ve doğru metod vermekle yetinmiştir.

Bu alandaki yönlendirici ilkeler, gerek Kur'an'da ve ge­rekse Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetinde sık sık karşımı­za çıkar. Önce Kur'an'a göz atınca vahyin bu alandaki yön­lendiriciliğe "oku" emri ile başladığını görürüz. Özellikle okuma-yazmasız bir millet olan araplara göre bu yönlendi­rici çağrının ifade ettiği anlam gayet açıktır. Bu çarpıcı çağrıyı dile getiren Kur'an, arkasından ilmi özendirerek gündeme getirir. Sözünü ettiğimiz ayetler şöyledir:

"Yaratan Rabb'inin adı ile oku. O insanı alâk'dan (kan pıhtısı biçimini alan embiryo'dan) yarattı.

Oku, Rabb'in en büyük kerem sahibidir. O, insana ka­lem ile yazmayı öğretti. İnsana bilmediklerini öğretti." (Alak/1-5)

Kur'an bu konudaki diğer ayetlerinde dikkatleri, maddî evrenin şaşırtıcı özelliklerine (ayetlerine) çevirir. Bu me-yanda ilmin en duyarlı alanına giren, özellikle gökler, yer­yüzü ve canlı organizmanın ilk hücre kümesinden başla­yarak geçirdiği gelişme evreleri konularında çeşitli maddî kanunları vurgular. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

"De ki; 'Göklerde ve yeryüzünde bulunan varlıklara ba­kınız." (Yunus / 101)

"O'dur ki, yeryüzünü yaydı ve üzerinde sabit dağlar ile nehirler varetti. Yine orada bütün meyvelerden ikişer çift yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor. Bütün bunlarda düşünen kimseler için ibret alınacak dersler vardır." (Ra'd/3)

"Andolsun ki, biz insanı bir çamur süzmesinden yarat­tık. Sonra onu bir nütfe (sperma) halinde sağlam bir yu-

 

 

vay a yerleştirdik. Sonra nütfe'yi, alakaya (embiryo'ya) çe­virdik, alakayı, bir çiğnemlik ete dönüştürdük, bir çiğ­nemlik eti kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik. Son­ra onu bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratıcıların en gü­zeli olan Allah ne yücedir!" (Müminunl 12-14)

Gerçi yüce Allah'ın (c.c.) evrende yarattığı olağanüstü­lüklere işaret eden ve Kur'an'daki sayılan hayli kabarık olan bu ayetlerin ilk maksadı, yaratıcının ululuğu, olağa­nüstü gücü, geniş kapsamlı ilmi, evreni tümü ile egemenli­ği altında tutuşu ve çekip çevirişi konusunda insan kalbi­ni uyararak Allah'dan korkmayı, kısacası "doğru inanç" edindirmeyi sağlamaktır. Fakat bu ayetlerin içerdiği "ilmi yönlendirme" motifi de açıktır. Çünkü bu tür ayetlerin ço­ğu son cümlelerinde yeralan "düşünme", "gerçekleri gör­me" ve "gerçekleri enine-boyuna irdeleme" çağrısı, tabiat­taki bu olağanüstülüklerin, içerdikleri ilâhî sanatın esrarı­nı kavrama çabasını doğal bir uzantı olarak ihtiva edecek niteliktedir. Meselâ:

"Düşünen kimseler için bunda bir çok ibret dersleri vardır." "Akıllı kimseler için bunda bir çok ibret dersleri vardır." ve "İnsanoğullarının bundan alacağı bir çok ders­ler vardır."

şeklinde sona eren ayetler gibi. Bu "düşünme", "irdele me" ve "enine-boyuna görme" bilginin başlangıç noktasını oluşturur. Nitekim müslümanlarm bilgi edinmeye yönel­meleri fiilen bu noktadan başlamıştır.

Öte yandan, daha önce değindiğimiz gibi, tarihleri bo­yunca hep başka şeylerle oyalanan arapların geçmişlerin­den miras kalan bir bilgi birikimleri olmadığı için, müslü-manlar diğer ümmetlerin sahip oldukları bilgi birikimle­rinden haberdar olma ihtiyacım duydular. Oysa daha önçeki cahiliye dönemlerinde hiç böyle bir ihtiyaç duymamış­lar ve böyle bir işe yönelmemişlerdi.

O günlerin en geçerli bilimsel dilleri eski yunanca (grekçe) ve lâtince olduğu için müslümanlar bu iki dili öğ­renmeye koyuldular. Amaçlan bu dillerin taşıdığı bilimsel birikimi arapçaya aktarmaktı. Onlann ilmi hareketin asıl başlangıç noktasını bu adım oluşturur.

Bu adım sonucunda, o günün bilinen bütün bilimsel bi­rikimini arapçaya çevirdiler. Böyle durumlarda doğal ola­rak beklenebileceği gibi arkasından bu tercüme ettikleri bilimleri sadaketle didik didik incelemeye koyuldular. Fa­kat gayet kısa bir süre içinde bilimsel araştırma yeteneği kazanarak eski yunan bilimlerinin içerdiği bazı yanılgıları düzeltmeye bile giriştiler.

Fakat sözkonusu ilme yöneltici Kur'an ayetleri, sadece evrenin olağanüstülüklerine işaret etmekle ve bu olağa­nüstülükleri gözleyip üzerlerinde yoğun düşünceye dal­mayı vurgulamakla yetinmiyorlardı. Onların içerdiği, bun­lardan daha önemli bir unsur daha vardı ki, o da "ilmî araştırma metodu" idi.

Neden derseniz, eski yunan bilimi nazari (teorik), felsefî ve soyut karakterde idi. Bu ilim anlayışına göre bel­li bir nazariye (teori) araştınlır, felsefe açısında değerlen­dirilir ve sadece aklın ölçülerine vurulmakla yetinilir. Eğer aklın ölçüleri tarafından onaylanırsa, bu nazariye doğru kabul edilir. Onun pratik konumuna ve doğruluğu­na önem verilmez.

Fakat Kur'an'ın bilime yönelten ayetleri, tamamen bambaşka bir bakış açısı taşır. Bu ayetler, bakışlarımızı ilim pratiğe dönük, yarar sağlayıcı yönüne çevirir, nazarî (teorik) ve soyut bakış açısını arka plâna iter. Nitekim yü­ce Allah (c.c.) şöyle buyurur:

"Sana doğan aylardan sorarlar. De ki; 'Onlar insanlar ve hacc mevsimi için vakit ölçüleridir." (Bakara/189)

"Biz gece ile gündüzü gücümüzü gösteren iki ayet yap­tık. Arkasından gece ayetini silerek gündüz ayetini aydın­latıcı kıldık ki, hem yaşamanız için Rabbinizden bir lütuf arayasınız hem de yılların sayısını ve hesabını bilesiniz. Biz size her şeyi ayrıntılı biçimde açıkladık." (İsra/12)

"Rabbin bal arısına vahyetti ki: 'Dağlardan, ağaçlar­dan ve kurulmuş çardaklardan yuvalar edin. Sonra her çeşit meyvalardan ye, Rabbinin yollarından boyun eğerek yürü!

Onların (arıların) karınlarından çeşit çeşit renkli bir içecek çıkar ki, o insanlar için şifalıdır. Hiç kuşkusuz bunda düşünen kimseler için ibret alınacak bir ders var­dır." (Nahl 168-69)

İşte bundan dolayı bilimsel araştırmaların yönünü nazarî, felsefî ve soyut alandan deney alanına çevirmeye yöneldiler. Bu girişim, bilimsel araştırma metodunda bü­yük bir dönüm noktası oluşturdu. Bilimsel araştırmaları son yüzyıllarda ulaştıkları geniş ufuklara açan bu dönü­şüm oldu.

Buna bağlı olarak bilimsel araştırmalarda deneysel metodu kurumlaştıranlar, müslümanlar olmuştur. Bu ger­çeği, söz konusu metodu müslümanlardan öğrenerek yeni çağlarda ona büyük aşamalar kaydettirmiş olan Batılılar itiraf ediyorlar. Meselâ onlardan biri olan Brefould, "Ma-king of Humanity (İnsanlığın yapılışı)" adını taşıyan eserinde bu konuda şöyle diyor:

"Bilim alanında araplara borçlu olduğumuz şey, sadece bize sunmuş oldukları orijinal teoriler ile ilgili müthiş bu­luşlar değildir. Tersine onlara asıl borçlu olduğumuz şey, bilimin kendisidir.

Sebebine gelince klâsik çağda bilim yoktu. Gerçi eski yunanlılar düşünce akımları oluşturmuşlar, genel yargılar ortaya atmışlar ve çeşitli teoriler geliştirmişlerdir. Fakat sabırlı ve disiplinli araştırma metodlan, gerekli verileri bi-raraya getirerek bunlar üzerinde düşünceyi yoğunlaştır­mak, ayrıntılı bilimsel araştırma yordamları, titiz ve sü­rekli düşünme çabası, deneysel ilmî araştırma, bütün bun­lar eski yunanlının mizacına yabancı şeylerdi. Bugün adı­na "bilim" dediğimiz şey, Batı'da yeni bir araştırma ruhu­nun ve yeni bir "tümevarım (İnduction)" çabasının sonucu olarak ortaya çıktı. Gerek bu ruhu ve gerekse bu metodları Avrupa'ya ulaştıranlar araplardır.[14]

Şunu hemen belirtmek gerekir ki, müslümanların ilmî hareketlerinde ortaya koydukları orijinal çabalar, sadece, eski yunan bilimlerinde rastladıkları yanlışlıkları düzelt­mek ve sadece cebiri bulmak, Fizik ve Kimya dallarında büyük bir ilerleme sağlayan madde ile ilgili çeşitli özellik­leri keşfetmek, kan dolaşımını bulmak ve Hasan b. Hey-sem'in Optik alanındaki dahiyane araştırmaları gibi yeni bilimsel buluşlardan ibaret değildir. Bu orijinal çabalar, insanlığa sağlıklı bilimsel gelişmenin yolu demek olan de­neysel metodu sunmuş olmakla da bitmez. O deneysel metod ki, o olmasa bilimin gerçek anlamda gelişmesi düşünü­lemezdi. Müslümanların bilime bunların hepsinden daha önemli bir katkısı var ki, o da şudur:

Kur'an-ı Kerîm, biresyel ve sosyal hayat için eksiksiz bir metod önerir. Bu metod, "bilim" de dahil olmak üzere insan hayatının tüm kesimlerini içerir. Arkasından da bu kesimlerin her birini doğru olan yerlerine yerleştirir. İşte islâmî ilim hareketinin insanlığa sunduğu en önemli özel­lik budur. Biz bu özelliğin değerini, özellikle çağdaş cahili-ye uygarlığının bilim hareketinin günümüzde kazandığı görüntüyü incelediğimiz zaman daha iyi takdir ediyoruz.

İnsan, aslında kendi içinde eksiksiz bir bütündür. Onun herhangi bir parçası öbür parçalarından ayırılınca ya da insanlar bu parçalardan birini, bütünün geride kala­nından ayırmaya kalkıştıkları zaman bu ayrılmaz bütün­de karışıklık ve uyumsuzluk meydana gelir. Çünkü böyle olunca bütünün parçalan arasındaki ilişki kopmuyor, arı­za meydana geliyor. Arıza meydana gelince kaçınılmaz olarak uyumsuzluk doğuyor.

İlâhî metod, insanı özüne uygun olarak, yani eksiksiz bir bütün olarak ele alır. Ona parçalar ve biribirinden ko­puk birimler halinde yaklaşmaz. Bu da şaşılacak bir şey değildir. Çünkü Kur'an, bu insanın yoktan varedicisi, onun bütün özelliklerinin ve eğilimlerinin bilicisi olan yü­ce Allah tarafından indirildi. Nitekim O, şöyle buyuruyor:

"Yaratıcı hiç bilmez mi? Ki O'nün bilgisi her şeyi içerir. O her şey den haberdardır." (Mülk/ 14)

Bundan dolayı ilâhî metod, "bilim" konusuna şu iki il­kenin ışığında yaklaşır:

1- Bu metod, bilimi, insan hayatının geride kalan kesi­minden ayırarak onu, bağımsız bir birim haline getirmez. Başka bir deyimle özellikle çağdaş cahiliye uygarlığının yaptığı gibi "bilgi için bilgi" yaftasını ortaya atmaz.

2-  Bu metod bilimin gelişimini, insan fıtratının diğer yönlerine, onun biyolojik ve psikolojik yapısının geride ka­lan kesimlerine ters ya da aykırı bir doğrultuya yönelt­mez. Oysa, meselâ, çağdaş cahiliye uygarlığı bilim ile dini biribirinden ayırarak karşıt ve çelişik bir konuma yerleşti­rirken böyle yapıyor. Başka bir deyimle "Kim bilimi isti­yorsa dini ve kim dini istiyorsa dini terketmelidir" diyor.

Oysa islâm uygarlığına göre insan, yüce Allah'ın (c.c.) yeryüzündeki halifesi, temsilcisidir. Nitekim O, bize şöyle buyuruyor:

"Hani Rabbin, meleklere 'Ben yeryüzünde bir halife ya­ratacağım' dedi." (Bakara /30)

Öte yandan insan yüce Allah'a kulluk sunmak (O'na tapmak) için yaratıldı. Nitekim yüce Allah şöyle buyuru­yor:

"Ben cinn'ler ile insanları sırf bana kulluk etmeleri için ya r attım." (Za riya /156)

Bu arada "kulluk (ibadet)" terimi, insanın yeryüzünde­ki tüm davranış ve tutumlarını içerir. Nitekim yüce Allah (c.c.) söyle buyuruyor:

"De ki; 'Benim namazım, her türlü ibadetim, hayatım ve ölümüm, eşi-ortağı olmayan alemlerin Rabbi içindir." (Enam /162-163)

Makbul ibadetlerden biri de yeryüzünü imar etmek, başka bir deyimle maddî alanda kalkınmak, gelişmektir. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Sizi topraktan yaratan ve yeryüzünün imarına memur kılan O'dur." (Hud/61)

Yine bu makbul ibadetlerden bir başkası da yeryüzün­de koşturmak, alınteri dökmek ve yüce Allah'ın bağışım aramaktır. Nitekim O, bize şöyle buyuruyor:

"O (Allah), yeryüzünün önümüzde boyun eğmesini, em­rinizde olmasını sağladı. Buna göre onun etrafında gezi­niz ve içerdiği rızıklardan yiyiniz. Sonunda O'na dönecek­siniz." (Mülk / 15)

İşte bilim, "yeryüzü kalkınmasını gerçekleştirmenin", "rızık peşinde koşmanın" ve "yeryüzünde halifelik görevini yerine getirmenin" vazgeçilmez araçlanndan biridir. Yok­sa o, başlı başına bir araç değildir.

Ayrıca daha önce belirttiğimiz gibi bütün insanlık, Al­lah'a kulluk etmek için yaratıldı. Bu "kulluk" terimi de hem yüce Allah'ın birliğine inanmayı hem tapınma amaçlı ibadet görevlerini yerine getirmeyi hem yeryüzü kalkınma ve bayındırlığını gerçekleştirmeyi ve hem de hak ve adale­te dayalı bir sosyal düzen kurmayı içerir. Çünkü yüce Al­lah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Andolsun, biz peygamberimizi açık deliller ile gönder­dik, onlarla birlikte kitabı ve ölçüyü indirdik ki, insanlar adaleti gerçekleştirsinler." (Hadid/25)

Bilim, insanın ortaya koyduğu bir faaliyet, bir etkinlik biçimi olması niteliği ile sözünü ettiğimiz eksiksiz meto­dun bir parçasıdır. Geniş anlamı ile "kulluk" metodunun bir parçası yani. O metod içinde yerini alır ve metodun di­ğer parçaları ile ilişkili olur.

Bundan dolayı Peygamberimizin (s.a.v.) şöyle buyur­muş olması bize garip gelmiyor:

"İlim öğrenmek her müslümana farzdır." (İbn-i Mace -Enes'den)

Bu sözün anlamı gayet açıktır. "Farz" demek, sadece yapılması gereken şey demek değildir. Bir islâm terimi olarak "Farz", insanı yüce Allah'a (c.c.) yaklaştıran, Allah'ın rızasını kazanmasına vesile olan bir "ibadet" demek­tir.

İşte bilimin islâm'daki yeri, konumu budur. Yani insa­nın yüce Allah'a yaklaşmasına, O'nun hoşnutluğunu ka­zanmasına vesile olan bir ibadet biçimi yani.

Hiç kimse sanmamalıdır ki, bu tanım, sadece "İslâmî ilimler" diye anılan ilim türü ile ilgilidir. Gerçi islâmî ilim­lerinin her müslüman için tartışmasız bir farz olduğu doğ­rudur. Çünkü müslüman bu bilgi aracılığı ile yüce Allah'a nasıl doğru biçimde ibadet edebileceğim, neyin helâl neyin haram olduğunu, neleri yapacağı ve neleri yapmaktan ka­çınması gerektiğim öğrenmektedir.

Fakat böyle olmakla birlikte yukardaki tanım, yüce Al­lah'ın (c.c) belirlediği sınırların dışına çıkmayan bütün ilim dalları için geçerlidir. Aksi halde müslümanlar, yüce Allah'ın (c.c), aşağıdaki emrini nasıl yerine getirebilirler?

"Onlara (kâfirlere) karşı elinizden geldiği kadar savaş gücü ile cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayınız. Bunlarla Allah'ın ve sizin düşmanlarını yıldır ir siniz." (Enfal/ 60)

Müslümanlar bu ayette gecen emri fizik, kimya, mate­matik, mekanik ve daha nice ilim dallarından yararlan madan yerine getirebilirler mi? Peki onlar aynı şekilde bi­limin yardımı olmadan yüce Allah'ın (c.c) şu emrini nasıl yerine getirecekler?

'Yeryüzünün önünüzde boyun eğmesini emrinizde ol-nmasını sağlayan O "dur. O halde onun etrafında geziniz ve içcerdiği mıhlardan yiyiniz." (Mülk/15)

"Yeryüzünün çevresinde dolaşmak" ve "yeryüzünün n ızık kaynaklarından yararlanmak" hiç bilgisiz olur mu?

Bir de şu ayeti okuyalım:

"Göklerde ve yeryüzünde bulunan her şeyin size boyun eğgrmsini, emrinizde olmasını sağladı." (Casiye/ 13)

Acaba bilgi olmaksızın tabiatın insana boyun eğmesi olRayı gerçekleşebilir mi? Acaba insan bir şeye "Ol" deyince, o şey olur mu, yoksa maddeye egemen olabilmek için önce-lilkle bilimsel bir çaba harcamak mı gereklidir?

Daha nice gerekçe var ki, bunların tümü "farz" olan biilimin sadece islâmî bilim değil, yararlı olan her bilim tü-rüi olduğunu kesinlikle kanıtlar. Yalnız hepsi ele farz olan iliiim türleri arasında bu acıdan fark vardır. Kimi ilimler "ffarz-ı ayn (Herkes için farz)" iken kimi ilim dalları "farz-ı ki.ifaye (sadece toplumda belirli kişilerin bilmesi yeter-li.)"dir. Yoksa Peygamberimizin buyurduğu gibi ilim öğren-mnek, özü itibarı ile farz nitelikli bir görevdir.

Bilimin islâmdaki bu konumundan insanlığın haya­tımda bazı önemli sonuçlar doğar ki, bunları şöyle sıralaya-biiliriz:

 

a- İLİM, İNANCA VE DİNE DÜŞMAN OLAMAZ

İlim ile din, ikisi birlikte, insan yapısında yer alan ve ysaratılıştan kaynaklanan eğilimlerdir. Sağlıklı insan fıtra­tımda yeralan, köklü, biribirini tamamlayan ve hastalıksız biir insan varoluşunun gerçekleşmesi uğruna işbirliği ya­pman iki temel eğilim. İnsanın yaratıcısına ibadetle yönelmesi, onun fıtratının gereğidir. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Hani Rabbin Ademoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkarmış ve onları biribirine şahit tutarak 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' demişti. Onlar 'Evet, buna şahidiz' dediler." (A'raf/172)

Tıpkı bunun gibi "bilgi edinme" arzusu, maddi evrenin işleyişine müdahale etme tutkusu, bilginin sonuçlannı ha­yatı kolaylaştırıp güzelleştirmek için kullanma isteği de insan fıtratının gereğidir. İnsan yaşama araçlannı geliş­tirmesi, bu araçlarla daha rahat bir hayat düzeyine erme­yi, bu yolda zarurî ihtiyaçlar düzeyinden normal ihtiyaçlar düzeyine ve normal ihtiyaçlar düzeyinden estetik ihtiyaç­lar aşamasına geçmek isteyecek bir yaratılıştadır.

Peki, durum böyleyken, bu iki eş kaynaklı eğilimi biri­birine zıt konuma, biribirine düşman duruma getiren se­bep nedir? Bunu yapan, günümüz Batı cahiliye uygarlığı­dır. Çünkü o dünyada kilisenin sunmuş olduğu çarpık din, uzun bir süre bilime savaş açmış, bilginlere baskı yapmış, hatta onların bazılarını diri diri ateşlerde yakmıştı. Sebe­bine gelince bu bilginler, kilisenin doğmaları ile çatışan il­mi gerçekler ileri sürüyorlardı. İşte cahiliye uygarlığının bu saçmalığa karşı gösterdiği tepki, dini düzeltme yerine, onu bütünüyle reddetmek ve ilim adına ona savaş açmak oldu. Aslında bu da tek sebep değildir.

Çünkü Batı dünyası, dinden tamamen kopunca -ki bu eğilim önce bilginler ile düşünürler arasında doğmuş ve daha sonra da halk kitlelerini etkisi altına almıştır- yüzü­nü eski yunan ve Roma uygarlıklarına çevirerek yeni ha­yatını oralardan aldığı kültür uyannca biçimlendirmeye koyuldu. İşte bu kültür arayışı sırasında eski yunan uygarlığmda varolan "insan" ile "ilâh" arasındaki amansız düşmanlıkla karşılaşmış ve onu olduğu gibi kendi bünye­sine aktarmıştır.

Bilindiği gibi eski yunan mitolojisi, insan ile ilâhlar arasında düşmanca, amansız ve kötü niyetli ilişkilerin egemen olduğunu farz eder. Bu masallara göre ilâhlar, ilâhlık konumlarında kendilerine rakip çıkmasın diye sü­rekli olarak insanın başına iş açmak isterler. Buna karşı­lık insan da, ilâhlara karşı sürekli biçimde direnerek var­lığını ve etkinliğini kanıtlamaya çalışır.

Özellikle "Prometus" efsanesi, insanoğlu ile ilâhlar arasında hüküm süren bu çatışmalı ilişkiyi gayet açık bir şekilde ortaya koyar.

Efsaneye göre tanrılar tanrısı, daha doğrusu putların başı Zeus, insanı bir avuç çamurdan yaratır.[15] Son bu ya­ratığı kutsal ateşten geçirerek belli bir biçime sokar. (Bu­rada ateş, bilgiyi sembolize eder) Sonra da onu yapayalnız olarak ve karanlıklar ortasında yeryüzüne bırakır.

Bu sırada karşısına "Prometheus" adlı bir masal yara­tığı çıkar. Bu yaratık kutsal ateşi Zeus'dan çalarak ona ge­tirir ve çevresinin aydınlanmasını sağlar.

Bu işe çok öfkelenen Zeus, her ne kadar çalınan ateşi insandan bir daha geri almayı başaramasa da, bu etkili tabiî olayı insana hediye eden Prometheus'a ağır bir ceza vermeyi kararlaştırır. Onu Kafkas dağının tepesinde zinci­re vurdurur. Arkasından başına bir kartal musallat eder. Bu kartal geceleri ciğerim gagası ile oyarak yer. Ertesi gün ciğer yemlenir, fakat akşam olunca çıkagelen kartal onu yine gagalayarak tüketir. Bu ağır ceza, sonsuza kadar devam etmek üzere her gün böylece tekrarlanır.

Kutsal ateşle aydınlanarak çevresini görme imkânına kavuşan ve bilgiyi sembolize eden bu güç sayesinde tanrı­ların bazı özelliklerine kavuşan insana gelince, Zeus on­dan da öcünü almakta gecikmez. Bu amaçla ona kadını gönderir.[16] Kadının yanında içi dolu bir çehiz sandığı var­dır. Sandık açılınca her tür kötülükle ağzına kadar dopdo­lu olduğu görülür. Bu kötülükler, açılan kapakla birlikte sandıktan dışan fırlayarak yeryüzünün her tarafına dağı­lırlar. Böylece taş tanrı Zeus, insanoğlundan ağır biçimde öç almış olur.

İşte bu putperest uygarlığın bakış açısına göre, insan ile ilâh arasındaki ilişki böyledir. Görüldüğü gibi bu ilişki sevgi, sempati üzerine değil, tersine çatışma ve başkaldır­ma üzerine dayanır. Bu ilişkiler çerçevesi içinde insanın elde etmiş olduğu "bilgi" ilâhları sevindiren bir insan ka­zancı değil, onları öfkelendiren bir gasp, bir aşırma eylemi olarak karsımıza çıkar.

Batı'nın cahiliye uygarlığı bu ilişkilere damgasını ba­san nefret unsurunu, zamanla daha da körükleyerek gü­nün birinde işi Allahsız yazar Julian Huxley'ın (Modern Çağda İnsan) adlı eserindeki şu sözleri söylemesine yola-çacak raddeye getirir; "İnsan, cahalet ve güçsüzlük dönem­lerinde Allah'a tapar, onun gücü önünde boyun eğerdi. Şimdi ise bilgisini geliştirerek çevresine egemen oldu. Böy­le olunca eski bilgisiz ve güçsüz dönemlerinde Allah'a ya­kıştırdığı güç ve yetkileri kendi üzerine alma zamanı gel­miş oldu. Bundan dolayı artık kendisi ilâh oldu."

Cahiliye uygarlığının bu konudaki mazeret ve gerek­çeleri ne olursa olsun, bilim alanındaki ilerlemesine rağmen insanlık hakkında ağır bir cinayet işledi. Sebebine gelince kulluk eğilimi ile bilgi edinme eğilimi gibi iki kök­lü ve biribirini destekleyen fıtrî insan eğilimini biribirine karşı, hatta biribiri ile çelişkili bir konuma koydu. Böylece insanı iki fıtrî eğilimi, iki köklü ihtiyacı arasında parçala­yarak bu eğilimlerden birini gerçekleştirmek isteyince, di­ğerinden yoksun kalmakla karşı karşıya bıraktı. Çağdaş bilimin insana sağladığı bütün avantajlara rağmen bili­min gelişmesini, insanın bedbahtlığının ve sapıklığının aracı haline getirdi. İnanca karşı giriştiği savaşta bilimi, bile bile silâh olarak kullandı.

Bu, gerçekte varolmayan, bilimsel olarak kanıtlanma­mış bir takım saçma iddiaları ortalığa yaydı. Meselâ bir zamanlar hakkında; "O, her şeyi yaratır, onun yaratıcı gü­cü sınırsızdır" gibi lâflar edilen "yaratıcı tabiat" kavramı gibi. Meselâ materyalistlerin -maddecilerin- hiç bir bilim­sel kanıta dayanmaksızın "varlığının ne başlangıcı ve ne sonu bulunmayan madde" kavramı gibi.[17] Yine meselâ, güya sağlam bilimsel dergilerde zaman zaman lâboratuvarda canlı hücre yaratıldığı(î) haber verildikten bir süre sonra yine sözde güvenilir gazetelerde sözkonusu haberin asılsız olduğunun belirtilmesi gibi.

Oysa, islâmî ilim hareketi sağlam metodlu, doğru isti-kametli olma imtiyazını hâlâ koruyor. Bu ilim anlayışı in­sana, parçaları biribiri ile ilişkili, gelişme kesimleri ahenkli bir bütün olarak, çok cepheli realitesine uygun bi­çimde yaklaşıyor. Bu bakış açısının insanı, bütün eğilimle­ri ve bütün gelişme alanları ile aynı istikamete doğru gider. Hiç bir eğilimi diğer bir eğilimi ile, hiç bir gelişme ala­nı başka bir gelişme alanı ile çelişmez. Çünkü bu eğilim ve gelişme alanlarının tümü, geniş anlamı ile Allah'a ibadete yönelmiştir. Bu geniş anlamlı "ibadet" kavramı, yeryüzü halifeliğini, ilâhî metod uyarınca yeryüzü kalkınmasını gerçekleştirmeyi, insanı layık olduğu düzeye çıkarıp ken­disinden beklenen rolü oynamasını sağlamayı, bunların hepsim birlikte içerir. Bu da insanın "Göklerin, yeryüzü­nün ve dağların yüklenmekten çekindikleri emaneti yük­lenmesi" demektir.

 

b- BİLİM, AHLAKI BOZMANIN ARACI OLAMAZ

İslâm'ın anladığı mânâdaki bilimin ikinci bir sonucu da şudur: Bilim, ahlâkı bozmanın aracı olamaz.

Bilim, insandan kaynaklanan bir gelişme biçimi oldu­ğuna ve ilâhî metoda uygun bütün insanî gelişmeler, vak­tiyle insan ile Allah arasında akdedilen "ahlâk anlaşması­na" bağlı kalmakla yükümlü olduklarına göre bilimin, ahlâk bozgunculuğu için alet olarak kullanılamayacağı, böyle bir şeyin aslında düşünülemeyeceği açıktır.

Fakat çağdaş cahiliye uygarlığı, bilimsel gelişmenin olduğu kadar ilmî, ahlâk bozgunculuğunun bir aracı ola­rak kullanmanın da örneğidir. Tıpkı onu inançla savaşma­nın bir silâhı olarak kullandığı gibi.

Belki de bugün en bariz misali, gebeliği önleyici ilâçların kullanımını bu derece kolaylaştırması, bu ilâç ve araçlan yapısı sağlıklı bir insanlığın gerek duyacağından alabildiğine büyük çapta üretip piyasaya sürmesidir. Hem de gayet ucuz bir fiyatla. İsteyen her genç kız onları ko­laylıkla edinip kullanabilsin diye. Üstelik bu alanda hiçbir ciddî tıbbî denetim de öngörülmüyor. Çünkü reçetesiz satılabiliyorlar. Oysa denetimsiz kullanılmalarının sağlık açısından sakıncalı olduğunu söyleyenler yine doktorlann kendileridir.

Burada güdülen amaç açıktır. Ahlâk anarşisinin her tarafta cirit attığı çağdaş cahiliye toplumlarında genç kız­lar, gayri meşru cinsel ilişkilerin sonuçlanndan kurtulma­yı garantiye aldıktan sonra artık onların bu ilişkilere ba­lıklama dalmalarını sağlamaktır. Ve böylece şeytanların ateşli dileği olan fuhşun her köşe bucağa yayılmasını en­gelleyecek hiçbir şey kalmamıştır.

Bilimin ahlâk bozma aracı olarak kullanıldığı tek alan sadece gebeliği önleyici ilâçlar değildir. Sinema, basm-ya-yın organları, radyo, televizyon, video gibi kitle iletişim araçlarının tümü, insanı geliştirip doğru istikamete yö­neltmek için kullanılması mümkün araçlar oldukları hal­de günümüzde bile bile bozgunculuk amacı ile işletilen va­sıtalardır. Üstelik bu bozgunculuk zaman zaman bilinege-len anlamı ile ahlâk bozgunculuğu sınırlarını aşarak insan yaratılışını, insan fıtratını dejenere etme biçimine dönüşü­yor. Bu da aptallığın, alıklığın, yüzeyselliğin, dar görüşlü-ğün, olayların amaçlarını umursamayıp yanıltıcı görüntü­lerine takılma basitliğinin yaygınlaştırılması yolu ile mey­dana geliyor.

 

c-BİLİM ŞERRE VE KÖTÜLÜĞE ARAÇ OLAMAZ

Bu bilim anlayışının doğurduğu üçüncü bir sonuç da şudur:

Bilim, şerre, kötülüğe araç olamaz.

İslâm metodunda insan, bütünü ile hayır işlemeye, iyi davranışlar yapmaya, her hareketinde yüce Allah'ın (c.c) rızasını gözettiğine, her girişimi ile yüce Allah'a dönük ol­duğuna ve ilim de insan girişimlerinden biri bulunduğuna göre bu durum, bilim ürünlerinin kötülük yolunda kullan­masını önleyen inançsal (akıdevî) ve ahlâkî bir engel oluş­turur. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"De ki; 'Benim namazım, diğer ibadet amaçlı hareket­lerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan ortaksız Allah içindir." (Enam /162-163)

Oysa insanlığın şimdiye kadar varabildiği en yüksek bilimsel gelişme düzeyine ulaşmış olan çağdaş cahiliye uy­garlığı -meselâ- nükleer enerjiyi kötü yolda kullanmanın hayal sınırlarını bile asan ürkütücü örneklerini veriyor.

Bilindiği gibi bundan kırk yıl önce (yani 1946 yılında) Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atılan iki atam bombası, atıldıkları yerin geniş bir çevresi içindeki insan, hayvan ve bitki türünden bütün hayat belirtilerini yoketnıiş, ayrıca yalnız yüce Allah'ın bileceği kadar uzun bir zaman boyunca bu belirtilerin yeniden ortaya çıkması­na set çekmiştir. Bunun yanında bu bombaların oluştur­duğu radyasyon dalgaları yüzünden, su ana kadar çok ge­niş çapta insan ve hayvan yavruları sakat olarak dünyaya gelmiştir. Oysa emperyalist devletlerin bugün ellerinde bulunan nükleer bombaların korkunç yıkım gücü karşısın­da Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atılan dünkü atom bombalan, ağır makineli tüfek karşısındaki oyuncak çocuk tabancısı gibi kalırlar.

Üstelik bu bombalar ciddî bir askeri ihtiyaç da değil­dir. Çünkü "klâsik" diye niteledikleri silâhlar hâlâ on bin­lerce, hatta milyonlarca insanın canına kıymaya ve bunla­ra sahip olup eğitimli biçimde kullanan tarafa bir savaş durumunda zafer kazandır­maya elverişlidirler. Böyle derken çağdaş cahiliye uygarlığının, uğrunda savaş kopardığı amaçların meşru olup olmadığını bir yana bıraktığımızı özel­likle belirtmeliyiz.

Öte yandan günümüzün nükleer silâh üretme yansı bütün insanlığın yoksulluk ve çaresizliğine son verebilecek, şimdiye kadar insanlığa yaraşan dü­zeyin çok altında yaşamak zorunda bırakılan önemli miktardaki bir insan kesimini onurlu bir hayat standardına kavuşturabilecek miktardaki büyük maddî fonlar yutuyor. Buna rağmen bu çılgın yarış ne doyuyor, ne durmak biliyor ve ne de kesin bir sonuca varabiliyor!

* * *

Hayır hayır! îslâmî ilim hareketinin, bu hare­keti bu ümmetin en önemli karakteristiklerinden biri haline getiren en büyük meziyeti, en belirgin özelliği, bu hareketin, geniş kapsamlı, dengeli ve parçaları biri biri ile irtibatlı dinin bir parçası olu­şu, ondan bağımsız ve kopuk olmayışıdır. Bu ilmi hareket doğru bir inanç sisteminin himayesi altın­da geliştiği için kendisi ile bu din arasında ne teori (nazariye) ve ne de pratik düzeyde çatışma olma­mıştır.

Ne bu dinin gerçekleri arasında doğru bilimsel bulgularla çelişen bir ilke ve ne de doğru bilimsel bulgular arasında bu dinin getirdiği gerçekler ile çatışan bir ilke vardır. Böyle olunca herhangi bir müslüman kişinin, ilim edinmek için inancını bir yana bırakması ya da ondan tamamen sıyrılması ge­rekmez. Tıpkı bu kişinin dinini koruyabilmek için bilimi ve bilimsel sonuçlan arkasına atmak zorunda olmaması gibi. Tersine hem bilim öğrenmeyi ve hem de gerçek anlamda yüce Allah'a ibadet etmeyi bir­likte ve yanyana yürütebilir. Hatta O:

"İlim öğrenmek herkese farzdır,"

diyen dininin kendisini güçlü bir hamle ile ilim öğ­renmeye teşvik ettiğini ve gerçek anlamada "bilgin" unvanına hak kazandığı zaman kendisini göklere uçuracak biçimde övgüye lâyık saydığını görür. Ni­tekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Allah'dan gerçek anlamda korkanlar, O'nun bilgin kullarıdır." (Fatır/28)

Böyleler! bu nitelikleri sayesinde "sağduyu sa­hipleri" kategorisine girerler. Çünkü sağduyu sa­hipleri, Allah'dan korkmakla nitelendirilmekte, hat­ta bu niteliğin, sadece onlara özgü olduğu vurgulan­maktadır. Nitekim yüce Allah (c.c.) bu konuda söy­le buyuruyor:

"Ancak sağduyu sahipleri düşünüp öğüt alırlar. On­lar ki, Allah'a karşı yüklendikleri tahütleri yerine getirirler ve aradaki antlaşmayı bozmazlar. Ve on­lar ki, Allah'ın sürdürmeyi emrettiği ilişkileri sür­dürürler, Rabblerinden çekinirler ve kötü sonuçlu hesaplaşmadan korkarlar." (Rad/19-21)

Ayrıca Avrupa'da Hristiyan kilisesinin baskısı altında bilim ile din arasında meydana gelen acıma­sız çatışmanın benzerine, islâm tarihinde rastlanmaz. Çünkü bunun ne sebebi ve ne de gerekçesi vardır.

Tersine islâm aleminde aynı kişi hem islâm alimi ve hem de tıp, astronomi, fizik veya kimya uzmanı olabiliyordu. Sözkonusu bilgin, bu durumda vicda­nında bir iç çatışma hissediyor ve ne devletten ya da herhangi bir müslüman fertten herhangi bir bas­kı görüyordu.

Bu hususta dikkatleri çekeceği kuşkusuz olan bir örnek verelim. Ünlü müslüman bilgin Hasan b. Heysem, gayet akademik ve soğuk bir ilim dalı ola­rak kabul edilebilecek olan "Görüntüler" konusun­daki eserini kaleme almaya girişirken sözlerine bes­mele ile, yüce Allah'a gerektiği gibi hamd-ü sena ederek ve Allah'dan basan dileyerek başlıyor. Oysa insanlık tarihinde öyle bir dönem geldi ki, bu döne­min ünlü bir bilgini biyoloji gibi hayatın sırlarını inceleyen, ölüden dirinin meydana gelişini ve can­lıların farklılaşarak türlere ayrılışını anlatan, insan vicdanını harekete geçirici ve kalblerde Allah kor­kusu uyandırıcı bir konuda kitap yazıyor. Fakat ki­tabının tüm satırları boyunca bir kere bile Allah'ın (c.c.) adını anmadığı gibi ikide bir tabiatın her şe­yi yarattığından, onun yaratma gücünün sınırsız ol­duğundan söz ediyor. Üstelik sözlerini tabiatta kör bir "tesadüf ilkesinin" geçerli olduğunu söyleyerek bağlıyor.

İşte bu iki belirgin karakterli bilimsel metod arasındaki temel fark bu noktada yatar. Hareketle­rin biri doğru yola koyulmuş, öbürü ise sapıktır. Doğru yola koyulmuş olan bilimsel hareket tüm dün­yaya aydınlık saçan bir ışık kaynağı oldu, bu nite­liği ile Batı dünyasını uzun uykusundan uyardı, ona ilim ve uygarlık öğreterek kendisini ortaçağın koyu karanlıklarından kurtardı. Gerçi Batı dünyası kar­şılaştığı ışığın asıl kaynağını benimsemeyerek topal ve gölgeli bir uygarlık oluşturdu, ama bu sorumluluk tamamen kendisine aittir. Buna karşılık sapık bi­limsel hareket ise günümüzde karartıcı etkisini tüm dünya üzerinde göstererek bir çok maddî yararlar sağlamasına rağmen sosyal yapıya fesad tohumlan ekiyor.

Bu arada şunu da belirtmeliyiz ki, islâmî ilim hareketin, çağdaş cahiliye uygarlığının geliştirdiği şimdiki ilim hareketinin yaptığı gibi ahlâkı bozmaya ve yeryüzünde kötülük tohumları ekmeye yönelme­mesinin sebebini, bunu yapmaya gücünün yetmeme­si değildir. Çünkü her düzeydeki ilim, şeytanların güdümü altında olunca ahlâk bozgunculuğu ve kö­tülük tohumu ekme amacı ile kullanılabilir. Mese­lâ; ayni zamanda yaşadıkları dönemin bilim adam­ları olan eski Mısır Firavunlarının kâhinleri, sahip oldukları bilgiyi sapık inançlar yaymak ve insanları yüce Allah yerine Firavunlara taptırmak için kulla­nıyorlardı. Ayrıca gerek onlar ve gerekse yahudi bil­ginleri, bilgilerini insanların yaran yerine büyücü­lük uğruna seferber etmişlerdi.

Demek ki, bu farklı tutumun asıl sebebi ilmin gelişme düzeyi değildir. Buna göre islâmî ilim ha­reketinin gerçeği araştırmaya, bilimi ve bilim ürün­lerini insanlığın yararına sunmaya, insanlığın inanç ve ahlâkını korumaya yönelmesinin asıl sebebi, bu ilim hareketinin bu dinin ayrılmaz bir parçası olu­şu gerekçesi ile yüce Allah'ın indirmiş olduğu hayat metoduna bağlı olmasıdır.

VII.    İSLÂM UYGARLIĞI

Burada "Uygarlık Hareketi" deyimi ile bu ha­reketin maddi ve kurumsal yönünü kastediyoruz. Bu hareketin, ilk müslüman ku­şağının döneminden sonraki dönemlerde gelişen yönü zaten budur. Yok­sa uygarlık hareketinin manevî yönü, yani değer yar­gıları kesimi, Medine'de oluşan islâm toplumunun daha ilk anla­rından itibaren ortaya çıkmış, hatta ondan bile daha önce, bu ce­maatın Mekke'de olu­şumundan itibaren varlığını hissettirmişti.

Bu meseleyi biraz daha açıklamamız yerinde olur. "Uygarlık" terimi, genellikle sosyal hayatın maddî ve kurumsal yönü için kullanılagelmiştir. Bu kullanım, aslında bu terimin sözlük anlamına uzak değildir. Çünkü "Hazaret (uygarlık)", "Hazar"m, ya­ni sabit yerleşim birimleri (köy, kasaba, şehir) hal­kının faaliyetleri anlamına gelir ve "göçmen halkın faaliyetleri" demek olan "Bedavet"in (bedeviliğin) karşıtı olan bir mânâ ifade eder.

Fakat islâmiyet, kelimelerin sözlük anlamlarını sınırlayan ve özelleştiren bir takım kendine özgü kavramlar ve terimler geliştirdi. Meselâ "salât (na­maz) gibi. Salât, kelime anlamı ile dua demektir. Fakat bir islâm terimi olarak bilinen bazı davranış­lardan oluşmuş bir ibadet biçimi anlamına gelir. Gerçi bu davranışlar arasında terimin sözlük anla­mı olan "dua" eylemi de vardır, ama bu dua, belirli ve kendine özgü biçime dönüşmüş bir duadır.

"Zekât" da öyle. Bu terim, sözlük anlamı ile arınma ve gelişme anlamlarına gelir. Fakat bir is­lâm terimi olarak, malın nasıl harcanacağı, nerele­re verilebileceği belli olan belirli bir yüzdesi demek­tir. "Bu alanda gösterilebilecek diğer bir misal da "din" kelimesidir. Bu kelime sözlük anlamı ile, "in­sanın bağlandığı, inandığı, yargı kriteri olarak baş­vurduğu ya da kullandığı prensipler" demek olduğu halde bir islâm terimi olarak "Allah tarafından in­sanlara indirilmiş, belirli din" mânâsına gelir.

Bu tür kelimelerden biri de "Hazaret (uygarlık)" kelimesidir. Bu kelime sözlük anlamı ile, az önce de­diğimiz gibi "Hazar" yani sabit yerleşme birimle­rinde (köy, kasaba, şehir) oturan halkın faaliyetleri demektir. Fakat bir islâm terimi olarak "yeryüzünü ilâhî metod uyarınca imar etmek, kalkındırmak ve geliştirmek" mânâsını taşır. Böyle olunca bu teri­min kapsamına hem uygarlığın maddî ve kurumsal yönü ve hem de bu dinin önerdiği manevî değerler sistemi girer ve bu iki kesim, yani maddî yön ile manevî yön parçalanmaz bir bütün oluşturur. Baş­ka türlü söylersek bu terim, çağdaş cahiliye anlayı­şının iki kısma ayırarak bir kısmına "değerler, inançlar ve fikirler" anlamına gelmek üzere "Culture (kültür)" ve diğer kısmına maddî ve kurumsal faaliyetler anlamına gelmek üzere "Civilization (uygarlık)" kavramlarının muhtevalarını birlikte ve ayırımsız olarak içerir.

Çağdaş cahiliye zihniyetini böyle yaparken as­lında pratikte, uygulama dünyasında yeri olmayan yapmacık bir ayırıma girişiyor. Neden derseniz, sos­yal hayatta belirli değer yargılarına bağlı olmayan, bu değerler ile karşılıklı etkileşim ilişkisi içinde olmayan hiç bir maddî ya da kurumsal gelişme gös­terilemez. Bu böyle olduğu gibi manevî değerler de boşlukta yaşamazlar. Onlar da ancak maddî ve ku­rumsal bir yapı içinde yaşayıp gelişebilirler.

Böyle olunca bu iki kesim arasında yapılabile­cek olan bir ayırım pratik ve objektif olmaktan çok, nazarî (teorik) bir ayırım olur. Çağdaş cahiliye man* tığının bu ayırımı benimsemesi şundan kaynaklanı­yor. Çünkü bu zihniyet nazariye (teori) ile uygula­mayı biribirinden ayırmış, arkasından nazarî (teo­rik) olana "ideal" damgasını vurarak pratik reali­teyi "uygulama"nın temsil etmesine terketmiş ve böyle düşünürken uygulamanın nazarî (teorik) ola­na ters olmasında hiç bir sakınca görmemiştir!

Bizler Batı cahiliye uygarlığının terimlerini be­nimsemek zorunda değiliz.

Bu anlayışla diyoruz ki; "uygarlık" terimi, de­ğerler sistemini içeren manevî kesim ile maddî ve kurumsal kesimi birlikte ifade eder. Yine diyoruz ki; bir yandan değişmez manevî değerleri ve bir yandan da sürekli değişim ve gelişmeye açık maddî ve kurumsal biçimleri olan orijinal bir "islâm Uy­garlığı" vardır. Normal şartlarda düşünebileceğimiz şey, sözkonusu uygarlığın "islâm Uygarlığı" adını taşıyabilmesi için bu değişmez değerler ile değişken maddî tezahürler arasında sıkı bir bağ bulunması­dır. Eğer bu manevî değerler değişikliğe uğrayarak islâm ruhundan uzaklaşırlarsa o zaman o uygarlığı, "islâm Uygarlığı" adı ile anmak yerinde olmaz. Bu­nun yerine "İlâhî metoda dayanmayan bir maddî ve kurumsal düzenleme" anlamına gelmek üzere ona deyim yerinde ise "Cahiliye Uygarlığı" denebilir.

Bütün bu durumlarda maddî ve kurumsal dü­zenlemeler, kendilerine eşlik eden manevî değerler­den ayrılamaz. Her uygarlık bu iki yönü birarada gözönünde tutarak değerlendirilir, sadece maddî ve kurumsal yönü ile değerlendirilemez. Hatta herhan­gi bir uygarlık öncelikle manevî değerler açısından değerlendirildiği takdirde geçerli bir yol tutulmuş olur. Bunun objektif olduğu kadar basit bir sebebi vardır. Neden derseniz, insan, asgarî düzeydeki mad­dî ve kurumsal olanaklardan yararlanarak yaşayabi­lir ve insan olarak varlığını en yüksek düzeyde sür­dürebilir. Buna karşılık sahip olduğu maddî ve ku­rumsal olanaklar ne kadar gelişmiş olursa olsun, manevî değer ve ilkeler olmaksızın ne yaşayabilir ve ne de —hangi düzeyde olursa olsun— insanî var­lığını devam ettirebilir.

Peygamberimizin (s.a.v.) sahabileri ile günü­müz cahiliye uygarlığının Avrupalıları arasında ya­pılacak hızlı bir karşılaştırma bu noktadaki söyle­necek kesin sözü ortaya koyar. Acaba bu kuşakların hangisi en yüksek düzeyde "insan" idi. Hangisinin duyguları "insan duyguları", hangisinin düşüncele­ri "insan düşüncesi", hangisinin ahlâkı "insan ah­lâkı", hangisi insana yaraşır biçimde "geniş ufuklu", hangisinin eylem ve hareketleri "insana lâyık" idi?

Hiç kuşkusuz bu soruların açık ve kesin cevap­lan vardır.

Açıktır ki, maddî ve kurumsal uygarlık açısın­dan asgari derecede olanaklara sahip olan ilk müslüman kuşak, tartışmasız olarak bütün insan kuşak­larının en yücesidir. Buna karşılık günümüz Avru-pasında yaşayan çağdaş cahiliye nesilleri, insanlık tarihinin en gelişmiş maddi ve kurumsal uygarlığı­nın sahibi olmalarına rağmen, eğer insanlık tarihi­nin en fena kuşağı değillerse bile mutlaka en fena kuşaklan arasında yer alırlar. Çünkü katıksız men* faate dönük olanları dışında kalan bütün uygarlık değerlerini dışlamışlar, inkâr etmişlerdir. Bundan dolayı ilk müslüman kuşağın temsil ettiği yüksek düzeyli, yüce değerli ve saygın ilkeli uygarlığa kar­şılık bunların uygarlığına "geri kalmış uygarlık" adı verilir.

Bu ilkeden hareket ederek güvenli bir sesle di­yoruz ki, sahip olduğu maddî ve kurumsal olanak­lar hangi düzeyde olursa olsun, gerçek uygarlık is-lâmdır ve gerçek anlamı ile uygar toplum, islâm top­lumudur.

Fakat sağlıklı insan yaratılışı için normal olan şey, bu yaratılışın insanın maddî ve manevî yönle­rini birlikte doyurmaya çalışması, aralannda çatış­ma ve çelişkiye yer vermeyerek denge ve kordinas-yon gözetmesidir.

Gerek yaratılışta ve gerekse pratik hayattaki bu tatmin yeterliliği, yüce Allah'ın (c.c.) bir avuç balçıktan yarattıktan sonra özüne kendi ruhundan bir soluk üflemiş olduğu insanoğlu için sağlıklılık alâmetidir. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuru­yor:

"Hani Rabbin meleklere demişti ki; 'Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Ona son şeklini verip özüne ruhumdan bir soluk lifleyince önünde secdeye ka­panınız!" (Sa'd/71-72)

Görüldüğü gibi fıtrat (yaratılış) dini olan islâ­miyet, gerek ruh ve vücud gerekse dünya ile ahiret ikileminde insanları çift yönlü tatmine çağırır. Ni­tekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Namazı kılınız ve zekâtı veriniz." (Bakara/110)

"Yiyiniz ve içiniz." (Araf/31)

"Allah'ın sana verdiği nimetler ile Ahiret yurdunu ara, fakat dünyadaki payını da unutma." (Kasas/77)

İslâmiyet, kendisine yaraşanı yaparak manevî değerlere öncelik vermiş olmakla birlikte uygarlı­ğın diğer yönlerini de ihmal etmiyor, bu yönleri dış­lamaya çağırmıyor:

"Kadınlardan, evlâtlardan, kantarlarca ağırlıktaki altın ve gümüşten, yaylıma salınmış atlardan, da­varlardan ve ekinlerden oluşan zevklere aşırı dere-cede düşkünlük insanlara cazip gösterildi. Oysa bun­lar dünya hayatına ait metalardır ve sonunda dö­nülecek güzel yer, Allah'ın katmdadır. De ki; "Size bunlardan daha iyisini haber vereyim mi? Allah'dan korkanlar için Rabbleri katında al­tından türlü türlü ırmaklar akan, içlerinde ebedî olarak kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Al­lah hoşnutluğu vardır. Allah kullarının bütün yap. tıklarını görür.

Bunlar 'Ey Rabbimiz, biz sana inandık, günahları­mızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru' di­yen sabırlılar, sadıklar, tam bir teslimiyetle Allah'a itaat edenler, mallarını Allah yolunda harcayanlar ve seher vakitlerinde günahlarının af edilmesini di­leyenlerdir." (Al-i îmran/17-18)

Fakat eğer insan fıtrî yapısından birine doğru, diğerinin zaranna, eğilim gösterirse o zaman hayatının dengesi bozulur. Bu denge bozucu eğilim ister Hristiyan rahiplerinin, Hinduluğun ve Budizmin yaptığı gibi hayatın maddî yönünü ihmal edip ru­hî yönüne ağırlık vererek olsun isterse çağdaş cahi-liye uygarlığının yaptığı gibi hayatın ruhî yönünü ihmal edip maddî yönüne ağırlık tanıyarak olsun, farketmez. îslâm bu iki hayat yönünün her ikisini de tatmin ederek yüksek düzeyde dengeyi gerçek­leştirmiş sağlıklı insanı meydana getirmeye çalışı­yor.

Bundan dolayı uygarlığın yüce değerlere ve saygın ilkelere dayanan manevî yönünün bütünlük kazanmasından sonra maddî ve kurumsal cephesi­nin ortaya çıkışı, islâm toplumunda doğal ve ayni zamanda sağlık belirtisi olan bir gelişme oldu.

Bu gelişme epeyce bir süre almakla birlikte bu süre uzaması eski Arap toplum hayatının bir çok maddî ve kurumsal uygarlık verilerinden yoksun ol­ması ve bu toplumun içinde yaşadığı ortamı bütün ayrıntıları ile değiştirme ihtiyacının şuuruna varma­mış olması yüzündendir.

Fakat islâm gelince; vicdanlar iç değişikliğe uğ­radı ve bütünleşmiş yapısına kavuşan yaratılış özü her iki yönde etkili oldu. Bunun sonucu olarak top­lumda meydana gelen yeniden doğuşun ve islâmiye-tin yeni yapıya saldığı güçlü hayat akımının etkisi ile hızla gelişmeye koyulan yönlerden biri uygarlı­ğın maddî ve kurumsal yönü oldu.

Daha önce islâmî ilim hareketi için söyledikle­rimizi şimdi uygarlığın maddî ve kurumsal cephe­si için de söyleyebiliriz. Uygarlığın bu cephesinin ortaya çıkması, ilmi hareketin ortaya çıkmak için gerek duyduğu ve islâm öncesi Arapların sosyal hayatında ya hiç bulunmayan veya eksik bulunan fak­törlerin aynisine muhtaçtı.

Yani toplum bunun için birleşmeye, istikrara, güvene ve huzura muhtaçtı. Bunlar yanında ayrıca, toplumun bu alandaki geçmiş kayıplarını telâfi ede­cek güçlü bir hayat akımının çarpıcı atılımına muh­taçtı, îslâm ona bunların tümünü verdi. Bunun so­nucunda uygarlık, daha önce ortaya çıkan değerle­rinden ve ilkelerinden bir süre sonra maddî ve ku­rumsal tezahürleri ile ortaya çıktı.

Şunu da belirtelim ki, müslümanlar bilimsel hareketlerinin başlangıcında nasıl eski yunanlılara öğrenci oldularsa uygarlıklarının maddî ve kurum­sal cephesinin ilk adımlarını atarken de Eski İranlı­lar ile Bizanslılara talebelik ettiler ve öğrenim dö­nemlerini tıpkı bilim alanındaki iktibas dönemlerin­de olduğu gibi kendilerine özgü yaratıcılıklarını bu­luncaya kadar sürdürdüler.

Meselâ, ordu mevcudu artmaya başlayınca da­nışmanları Hz. Ömer'e; "Asker mevcudunu içeren bir defter tut san nasıl olur?" diye bir öneride bu­lundular. Hz. Ömer de bu öneriyi sevinerek kabul etti. Bu öneri yeni devletin ihtiyaç duyduğu ve bu yüzden hiç tereddüt etmeden komşularından ikti­bas ettiği bir kurumsal düzenleme idi. Bilindiği gibi bu tür defterlerin adı olarak kullanılan "divan" ke­limesi bile farsçadır. Yeni devlet, ihtiyaç duyduğu diğer kurumsal düzenlemeleri de uygun gördüğü yer lerden almakta gecikmedi.

Yeni toplum yavaş yavaş orijinal kişiliğini ve kendine özgü yaratıcılığını bulunca artık iktibas yap­maya ihtiyaç duymaz oldu ve gerek bu alanda ge­rekse şehircilik, inşaatçılık, yol yapımı ve kamu hizmetleri alanlarında yapıcı katkılarını gösterme­ye başladılar.

Burada önemli bir noktayı özellikle vurgulama-lıyız. Dediğimiz gibi bu ümmetin ilk -kuşakları, eski Yunanlılardan, Eski İranlılardan ve Bizanslılardan ihtiyaç duydukları çeşitli bilimsel ve kurumsal ikti­baslar (alıntılar) yaptılar ve bu işlemi orijinal kişi­liklerine kavuşup, artık alıntı yapmaya muhtaç ol­mayacak düzeye ulaşıncaya kadar devam ettirdiler. Arkasından da alıntı yaptıkları bütün alanlarda uz­man ve hoca oldular. Bu defa da aynı alanların tü­münde Batılılar onlara öğrenci oldu.

Fakat onlar bu alıntı dönemlerinde yabancı uy­garlıklardan çeşitli unsurlar iktibas ederken, yüce Allah'ın (c.c.) aşağıdaki buyrukları uyarınca onurlu bir tutum takındılar, üstünlük duygusundan hiç ay­rılmadılar:

"Gevşemeyiniz, hayal kırıklığına düşmeyiniz. Eğer mü'minseniz, üstün olan sizlersiniz." (Al-i İmran/139) "Onur (izzet) Allah'a, Peygambere ve mü'minlere özgüdür." (Münafikun/8)

O dönemdeki müslümanlann vicdanları imân üstünlüğü ve bununla onur duyma duygusu ile do­lu idi. Bu yüzden eski Yunanlılardan, Bizanslılardan ve eski İranlılardan gerekli uygarlık unsurlarını alır­ken kendilerini onlardan aşağı görmüyorlardı, on­lardan bir şeyler almaya muhtaç oldukları için ön­lerinde küçüklük ve aşağılık duygusuna kapılmıyor­lardı.  Tersine başkalarına bazı bakımlardan muh­taç olsalar da kendilerini üstün görüyorlardı. Sebe­bine gelince kendileri mü'mindi ve öbürleri mü'min değildi.

Bundan dolayı çevrelerindeki cahiliye uygarlık­ları karşısında bocalamadılar,  apışmadılar.  Böyle olunca iktibas ettikleri unsurlan onurla iktibas et­tiler. Yararlı gördükleri şeyleri aldılar, dinlerine ve inanç sistemlerine aykırı gördükleri unsurları alma-dılar.[18] Çünkü sahip oldukları üstünlük duygusu bu konuda onlara seçme ve eleme imkânı veriyordu. Oysa zavallılık, kendini hor görme kompleksi ve apışmışlık; sajübine ne seçme imkânı ve ne de ter­cih etme gücü bırakır. Böylesi kimse değerli olanı da kalp olanı da alır. Hatta değerli şeylerden çok kalp şeyleri alır. Çünkü kalp şeyleri almak daha kolay ve daha zahmetsizdir.

Böyle olduğu için ilk müslümanların, eski Yu­nanlıların birçok kitaplannı Arapçaya çevirecek dü­zeyde grekçe bilmelerine rağmen eski Yunan mitolo­jisinin eserlerini dillerine çevirmediklerini görür­ken saşırmıyoruz. Onlar bu efsanelere hiç önem ver­mediler. Önem vermemek bir yana onları tercüme edilmeye değmez birer şirk ve hurafe yığını olarak gördüler.[19]

Müslümanların, uygarlığın maddî ve kurumsal unsurları ile ilgili tutumları da aynı idi. Bu alanda da muhtaç oldukları unsurlan yabancılardan aldı­lar. Fakat bu iktibas sırasında aldıkları uygarlık unsuruna ekli olan şirk, hurafe, putperestlik, sapık düşünce ve sapık davranış gibi zararlı unsurları bir­likte almadılar. Ayrıca hepsi de temel ilke ve metod değil de araç niteliğinde olan bütün alıntılarını çok çabuk bir şekilde kendi hayat tarzlarına uyarlaya­rak o konuda taklitçi değil, orijinal ve kişilikli ol-dular.[20]

Özellikle başkalanndan uygarlık unsuru iktibas etme dönemlerinde orijinallik ve kişilikli olmak çok önemlidir. Çünkü orijinallik ve kişilikli olmak ne­tice itibarı ile ortak bir insanlık çabası olup millet­ten millete intikal ederek günümüze kadar gelen maddî uygarlığın ürünlerinden ve bilimin verilerin­den yararlanmaya engel değildir. Bu ilkenin engel ve karşı olduğu şey, yapılacak alıntıların etkisi ile meydana gelebilecek olan erime ve şahsiyet kaybı­dır.

Uygarlıkta orijinal, asalet sahibi olmanın en gü­venilir gerekçesi inanç sahibi, belirli bir hayat tar­zının bağlısı olmaktır. Bu halin doruk noktası da müslüman olmaktır. Çünkü o takdirde insan, doğru olan inancın sahibi ve sağlıklı bir hayat tarzının iz­leyicisi olur.

Buna göre, eğer insan, ilk müslüman kuşaklan örnek edinmiş bir müslüman olursa en yüksek dü­zeyli orijinalliği ve asaleti şahsında gerçekleştirmiş olur. Bu orijinallik ve asalet uygarlık iktibasları sı­rasında sadece erimeyi ve kişilik erozyonunu önle­mekle kalmaz. Bunun yanında sahibine çok kısa bir zamanda kendine özgü bir yaratıcılık kazandırarak az bir zaman süresi içinde öğrencilikten hocalığa geçmesini sağlar.

İşte ilk müslüman kuşakların yabancılardan alıntı yapmak ihtiyacını hissettikleri bütün uygarlık kesimlerindeki durumları böyle oldu. Bilim alanı, maddî ve kurumsal uygarlık alanları gibi. Onların Batı uygarlığına öğrencilik ettikleri dönem ile dö­nüp hoca oldukları dönem arasında sadece bir kaç kuşaklık bir zaman geçmişti.

Üstelik bu konuda bizim için önemli olan şey, islâm uygarlığının maddî ve kurumsal alanda —ori­jinalliğe ve iç dengeliliği yanında— ulaştığı parlak­lık değildir. Bizi asıl ilgilendiren şey, bu alanda müs­lüman ümmetinin karakteristik özelliklerinden biri haline gelen diğer uygarlıklar arasındaki kendine öz­gü olma durumudur.

Bilindiği gibi eski ve çağdaş bütün uygarlıkla­rın üretim tarzı, yapı stili ve sosyal kurumlan ile in­san hayatının anlamı ve amacı konusundaki yakla­şımları arasında sıkı bir bağ vardır.

Gerçi doğal olarak bütün uygarlıklar arasında bir çok ortak unsur vardır. Bunun sebebi, insanoğul-larının belirli ortak eğilim ve ihtiyaçlara sahip ol­malarıdır. Elbise, konut, besin, savaş araçları ve benzerleri gibi.

Fakat uygarlıklar değerlendirilirken bu kaçınıl­maz temel ihtiyaçlan karşılama tarzlarına bakılmaz. Asıl önemli olan hayatın seçime ve tercihe dayalı, inanılan insan kavramı ile güdülen hayat amacın­dan etkilenen ve hayatın bütün alanları ile birlikte sözünü ettiğimiz zarurî ihtiyaçlar kesimini de et­kileyerek onlara orijinal bir nitelik kazandıran cep­hesidir.

Meselâ, ev konusunu ele alalım. Ev aslında, fonksiyonu itibarı ile insanın sığınağı, barınağı ve dinlenme yeridir. Fakat eğer islâm uygarlığının yapı stili ile meselâ, çağdaş Batı uygarlığının yapı stili­ni ana hatları ile karşılaştırırsak büyük temel yak­laşım farkları ile bu temel yaklaşım farklarından kaynaklanan uygulama farkları ortaya çıkar.

Meselâ; islâm uygarlığının yapı tarzına göre ev­lerde aranacak ilk özellik edepler, ahlâklar, ırz ve namuslar için bir "korunak" olmalarıdır. Oysa çağ­daş Batı uygarlığının temel algısına göre ev, korun­ması gereken her şeyin "sergilenme" ve "açılma" ye­ridir.

Müslüman evde ziyaretçiler ve konuklar evin hanımını görmez. Çünkü evin hanımı, yabancılar­dan sakınılması gereken bir "namahrem"dir. Bun­dan dolayı konuk için evde belirli bir yer ayrılır. Eve gelen konuklar burada karşılanır, burada ağır­lanır ve eğer yemeğe çağrılı ise burada kendisine ye­mek ikram edilir. Böylece ne o ev halkını ve ne de ev halkı onu görür. Ayrıca ev halkı erkek konuklar tarafından görünmeksizin ve sıkışıklığa uğramaksı-zın hayatının gerekli fonksiyonlarını yerine getire­bilmelidir. Bunun ilk şartlarından biri yatak odası­nın evin ön taraflarında değil, bakışlardan uzak ar­ka taraflarında olmasıdır. Çünkü yatak odaları, ay­ni zamanda ev halkının soyunup giyindiği ve elbise­lerini sakladığı yerlerdir. Ayrıca bu odalara girebil­mek için içerdekilerden izin istemek gerekir. Bu izin isteyecekler arasında evin bulûğ çağına erme­miş çocukları ile evin hizmetçisi bile vardır. Nite­kim yüce Allah (c.c.) söyle buyuruyor:

"Ey mü'minler, eliniz altında 'bulunan köleler ve hizmetçiler ile henüz bulûğ çağına ermemiş çocuk­larınız günün şu üç vaktinde odalarınıza girebilmek için izin istesinler. Sabah namazından önce, öğleden sonra elbiselerinizi çıkarıp yatacağinız sırada ve yatsı namazından sonra. Bunlar üstünüzün açılabi­leceği üç vakittir. Bunlar dışındaki zamanlarda ço­cuklarınız ile hizmetçilerinizin izinsiz odanıza gir­meleri ne sizin için ve ne de onlar için sakıncalı de­ğildir, biribirlerinizin yanına serbestçe girip çıkabi­lirsiniz.

İşte Allah, böylece size ayetlerini açıklıyor. O her şeyi bilen, hikmet sahibidir." (Nur/58)

Şimdi buna karşılık bir de çağdaş cahiliye uy­garlığının normal bir evine bakalım. Bu evde yatak odası islâm evinin tam tersine yola, caddeye açık­tır. Bunun gerekçesi de bu odanın mümkün olduğu kadar çok ışık ve hava almasıdır. Oys^ı bu insanların içlerindeki açılıp saçılma eğilimini saklamaya yet­meyecek olan bir bahanedir. Gayet doğaldır ki, bu evlerde "girilmez" hiç bir yer yoktur. Çünkü bu ca­hiliye uygarlığının yabancılardan saklanması gere­ken hiç bir mukaddesatı yoktur.

Bu ev örneğini vermekle dikkatleri şu gerçeğe çekmek istiyoruz: Uygarlıkların maddî ve kurum­sal biçimleri, baslıbaşına birer amaç değil, sözkonu-su uygarlıkların dayanağını oluşturan temel kavram­ları açıklayan birer araçtırlar. Her uygarlığın krite­ri, gerçek değer ölçüsü bu temel kavramlardır. Sa­nat ve estetik, bu kavramların arkasından gelir. Ger­çi sanat ve estetiğin de kendine özgü kriterleri var­dır. Tıpkı sanat ve estetiğin toplumsal gelişmişliği belirleme konusunda ağırlıklı bir yeri olduğu gibi. Fakat hiç bir zaman uygarlığı değerlendiren temel kriter olamaz. Çünkü sanat ve estetik uygulama ala* nında beliren bir "yaratıcılık "tır ve hiç bir topluma özgü bir özellik değildir. Tersine yüce Allah'ın (c.c.) mü'min-kâfir bütün insanlara sunduğu çeşitli bağışlardan biridir. iBlindiği gibi, O, bize bu konuda şöyle buyuruyor:

"Her ikisini, hem berikileri ve hem de ötekileri, Rab-binin bağışı ile destekleriz. Rabbinin bağışı hiç kim­seye kapalı değildir." (İsra/20)

"Temel kavramlar" konusuna döndüğümüz tak­dirde islâm uygarlığının diğer uygarlıklara benze­mezliği, onlar arasındaki ortaksız tekliği elle tutulur biçimde karşımıza çıkar. Tıpkı daha önce islâmî ilim hareketi konusunda olduğu gibi. Neden derse­niz, meselâ "yeryüzü kalkınması" yeryüzündeki hali­felik fonksiyonunun gereklerinden birini gerçekleş­tirmek üzere, her uygarlığa mensup insanın girişti­ği bir eylemdir. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle bu­yuruyor:

"Hani Rabbin, meleklere 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' dedi." (Bakara/30)

"Sizi topraktan yaratan ve yeryüzünün imarına me­mur kılan O'dur." (Hud/61)

Fakat ilâhî metod uyarınca yeryüzü kalkınması­nı gerçekleştirmek, diğer milletlerde bulunmayan ve sırf müslüman ümmete özgü olan bir niteliktir. Ger­çi bu kalkınma eyleminin harcanan emek, sanat ve üretim mahareti gibi niteliklerinde her uygarlık or­taktır.

İslâm uygarlığına bu açıdan bakınca ilk plân­da dikkatimizi çeken şey, onun insanı bir bütün ola­rak ele alması; yani insana hem ruhunu, hem bede­nini, hem dünyasını hem Ahiretini, hem temel değer yargılarını ve hem de ahlâkını gözönünde tutan so­mut bir denge ile yaklaşmasıdır.

Meselâ, kasaba ya da semt mescidi (camii) o yörenin hem temel yapısı ve hem de ana sosyal kurumudur. Burası yörenin hem ibadet ve hem de top­lantı yeridir. Küçük-büyük bütün yöre halkının öğ­renim gördüğü, bilmediklerini öğrendiği medrese de orada bulunur.

Kısacası mescidde dünya ile Ahiret biraraya ge­lir. Burada insanlara Allah ve Ahiret günü hatırla­tılır. Yalnız bu hatırlatma, insanlann dünya kalkın­masını tamamen bir yana bırakarak sırf Ahirete yö­neltilmeleri amacı ile yapılmaz, bunun yerine kalb-leri Ahirete bağlı kalarak dünya kalkınmasına gi­rişmeleri amaçlanır. Eğer böyle olursa insanlann dünyadaki bütün çalışmaları, geniş kapsamlı anla­mı ile "ibadet" olur. O zaman da mescid, fertlerin manevî "azık"la azıklanarak dışardaki dünya işleri­ni gönül huzuru ve dinlenmiş sinirlerle yapma im­kânına kavuştukları bir yer olur. Nitekim yüce Al­lah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Onlar ki, inanmışlardır ve kalbleri Allah'ı anmak­la tatmin olur. Haberiniz olsun ki, kalbler sadece Allah'ı anmakla tatmin olabilirler." (Rad/28)

Ayrıca mescid, semt halkının tanışma, kaynaş­ma ve islâm'a özgü kardeşlik ve sevgi duygularının pekişme yeridir.

islâm uygarlığındaki mescidin yerine çağdaş ca-hiliye uygarlığındaki gece kulübünü, dans salonunu ve meyhaneyi koyunuz. Çünkü bu uygarlığın anlayı­şına göre insanların dinlenme yerleri buralardır. Yani onlara göre ertesi sabah canlı ve enerjik bir şe­kilde is bası edebilmesi için gereken huzur ve mora­li buralardan sağlayacaktır.

Şimdi bu iki uygarlık arasındaki farkı görüyor musun?!

İslâm uygarlığı bilim, sanayi ve ticaret gibi yer­yüzü kalkınmasını sağlayan bütün faaliyet türlerini geliştirir, bütün üretim dallarında en yüksek düze­ye ulaşmaya çalışır, fakat bütün bu çabaları sırasın­da helâl ve haram ilkesine, ahl^k değerlerine, Al­lah'a ve Ahiret gününe inanmış olmanın davranışsal gereklerine bağlı kalır. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"O (Allah), yeryüzünün önünde boyun eğmesini, emrinizde olmasını sağladı. Buna göre onun etra­fında geziniz ve içerdiği rızık kaynaklarından yiyi­niz. Sonunda O'na döneceksiniz." (Mülk/15) "Allah'ın sana verdiği nimetler aracılığı ile Ahiret yurdunu ara, fakat dünyadaki payını da unutma." (Kasas/77)

Nitekim müslümanlar, ilk kuşakları döneminde sosyal hayatın her kesiminde faal ve gelişmiş bir ümmet idiler.

Dünya ticareti, Çin'den Avrupa'ya kadar onla­rın elindeydi. Bunun doğal uzantısı olarak Asya ve Afrika kıtaları ile Avrupa kıtasının içerlerine ka­dar sokulan bütün deniz ve kara ulaşımı da onların denetimi altında idi.

Çeşitli islâm merkezleri, o dönemlerde gerçek­leştirilebilen bütün sanayi dallarında en yüksek dü­zeye erişmişlerdi.

İslâm dünyasının ilim kurumlan da islâmî ilim­lerden tıp ilmine, astronomiden fiziğe ve kimyadan matematiğe kadar bütün bilim ve araştırma dalla­rında hem hoca ve hem de öğrencileri ile birer an kovam gibi işliyordu. Bunların tümü islâm ümmeti­nin ortaya koyduğu birer uygarlık tezahürü idi.

Fakat bütün bunlar, şu veya bu yolla yeryüzün­de egemen olmuş her milletin ortaya koyabileceği gelişmelerdir. Egemen milletler, bu faaliyet alanla­rında ortaya koydukları sonuçların insanî değeri ile değil, gösterdikleri gelişmenin düzeyine göre sıra­lanırlar.

Fakat îslâm uygarlığını diğer uygarlıklardan ayırarak ona rakipsizlik kazandıran özellik, yeryü­zünde egemenlik kurmuş bütün milletlerin gelişme gösterdikleri bütün alanlardaki gelişmelerini ilâhî metod uyarınca göstermiş olmasıdır.

Örnek verecek olursak, îslâm uygarlığı, Büyük Okyanus'tan Atlas Okyanusu'na uzanan geniş alan üzerinde ticarî egemenlik kurdu. Fakat müslümanla-rın bu yaygın ve uzun süreli ticarî egemenlikleri, han­gi bahane ile olursa olsun, günümüz cahiliye uygar­lığının döneminde olduğu gibi, diğer milletlerin eko­nomik kaynaklarını yağmalayarak en yüksek oran­lı kâr elde etmeyi amaçlanan bir sömürü düzenine yolaçmadı. Bunun yerine müslüman tüccarlar var­dıkları her yere ticaret mallan ile birlikte İslâm ki­şiliğini, İslâm dürüstlüğünü ve İslâm ahlakını ta­şıdılar ve bunun sonucu olarak Endonezya ve ço­ğu Afrika ülkelerinde olduğu gibi ulaşabildikleri her yerde İslâm dininin yayılmasını sağladılar.

İslâm uygarlığı, ticarette olduğu gibi sanayide de olanca gelişme gücünü ortaya koyarken bütün enerjisini insana yarar sağlayan, hayatı kolaylaştı­rıp güzelleştiren alanlarda yoğunlaştırıyor. Aynı za­manda mubahlık sınırlarına bağlı kalıyor. Mubahlık sınırlarının hoş gördüğü orandaki ziynete ve güzel­liğe yer veriyor. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle bu­yuruyor:

"De ki; 'Allah'ın kullan için ortaya çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?' De ki;   'Bunlar dünya hayatında inananlara aittir, Kıyamet günün­de de yalnız onların olacaklardır." (Araf/32) "Allah hayvanları da sizin için yarattı. Onlarda sizin için ısı kaynağı ile daha bir çok yararlar vardır. Bazılarım da yeisiniz. Bunun yanında onları sabah­leyin meraya götürüp akşamleyin geri getirişiniz sı­rasında sizin için güzel manzaralar vardır." (A'raf/ 32)

Fakat îslâm sanayii, günümüzün Batı kapitaliz­minde görüldüğü gibi sırf fabrikatörlerin haram ka­zançlarına yenilerini eklemek amacı ile aslında hiç bir ciddi yarar sağlamayan malların üretimine göz-yumarak insanların paralannı boş yere harcamaz, onları saçma-sapan faaliyetler ile oyalamaya giriş­mez. Bunun yanında insanları sırf dünya ile uğraş­tırıp gerek Ahireti ve gerekse yeryüzünde gerçekleş­tirilmesi gereken yüce değerleri unutmalarına mey­dan vermez. Bilindiği gibi bu yüce değer ve fonk­siyonların başlıcaları doğru inancı dünyada yaygın­laştırmak, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkar­mak, toplum hayatında ilâhî adaleti gerçekleştirmek ve bu amaçlara tümü ile ulaşabilmek için gerekli biçimde cihad etmek, mücadele vermektir.

Şunu da hemen belirtelim ki, maddeci uygar­lık, müslümanları bütün bu fonksiyonlardan alıko­yunca İslâm devleti zayıfladı ve ilerde sapma akı­mını ayrıntılı biçimde anlatırken belirteceğimiz üze­re üzerlerine Moğollar çullanıverdi.

Tıpkı bunlar gibi îslâm uygarlığı bilimsel ge­lişimini ortaya koyuyor. Fakat bu bilimsel gelişim, daha önce belirttiğimiz gibi ne inanç sapıklığına, ne ahlâk bozgununa ve ne de yeryüzünde kötülüğün yayılmasına yolaçmıyor.

Öteyandan îslâm uygarlığı düşünce ve sanat ala­nında gelişiyor. Fakat her iki gelişme de ilâhî meto­da bağlı kalıyor. Bunun sonucu olarak ne düşünce alanının gelişmesi, ne Allah'ın varlığını inkâr etmeye (ateizm'e) ve ne de sanatsal faaliyetler yozlaşma­ya, ahlâk bozgununa ya da çağdaş cahiliye uygarlı­ğında olduğu gibi insan fıtratını yoketme çılgınlığı­na yolaçıyor.

Bunlar yanında İslâm uygarlığı, diğer uygarlık­larda benzeri bulunmayan çeşitli kurum ve düzenle­meler geliştirdi. Bunlann başlıcaları olarak Beytül-mal'ı, ahlâk zabıtası kurumunu, iyiliği emrederek kötülükten alıkoymakla görevli gurupları; öğretim-eğitim, sağlık hizmeti, kimsesizlerin ve düşkünlerin gözetimini üstlenmek gibi amaçlarla kurulan vakıf müesseselerini sayabiliriz. Örnek verecek olursak İs­lâm şehirlerinin bütün büyük mescidlerinin (camile­rinin) yanıbaşında bulunan medreselere bağlı va­kıflar görülür. Bu vakıflar sözkonusu medreselerin hem hocalarına ve hem de öğrencilerine maaş bağ­layarak bu kimselerin geçim derdi ile hiç uğraşmak-sızın kendilerini ilim öğretim ve öğrenimine adama­larını amaç edinmiştir.[21]

Kısacası bu uygarlık sadece yeryüzü kalkınma­sını gerçekleştirmeyi amaçlamıyor. Onun en büyük meziyeti yeryüzü kalkınmasını ilâhî metod uyarın­ca gerçekleştirmektir.

* * *

Bu kitabın şu ana kadarki sayfaları boyunca İslâm ümmetinin en bariz karakteristiklerinden söz-ettik. Aynı zamanda ilk örnek kuşağın bu karakte­ristikleri pratiğe uygulamada ulaştığı yüksek düze­yi de vurguladık. Bu arada her karakteristikten söz-ederken şunu da vurguladık ki bu karakteristiklerin her biri, varoluşları açısından, sırf o örnek ku­şağa özgü özellikler değildir. Tersine onlar, bu üm­metin hayatına damgalarını basan —ya da öyle ol­ması gereken— sürekli niteliklerdir. Sırf bu örnek kuşağa özgü olan şey, bu karakteristiklerin varlığı değil, bu karakteristikler alanında erişilen rakipsiz uygulama düzeyi ve bu düzeyde İslâmiyetin idealiz­mi ile pratiğini ayni anda yansıtmış olmasıdır.

Birçok sebebin ortak sonucu olarak İslâm üm­meti, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile arkasından gelen raşit halifeler döneminde ulaşılan bu rakipsiz uygulama düzeyini koruyamayarak birçok alanda ge­rilemeye uğradı.

Fakat bu demek değildir ki İslâm sona erdi. Bu sözümüz ilk önce, böyle sanan bazı iyi niyetli­leredir. Onlar bu ümmetin zirve dönemini bütün şan ve azameti ile gözlemledikten sonra arkasından ge­len gerileme dönemi karşısında ürküntüye kapıl­maktadırlar. Bu sözümüzün asıl muhatabı ise aslın­da, bu dinin düşmanları olan kötü niyetli kimseler­dir. Onlar yüreklerinde çöreklenen kinin dürtüsü ile insanları bu dinin hayata yeni baştan egemen ola­cağı hususunda umutsuzluğa düşürmek amacında-dırlar. Şöyle demek istiyorlar; "Yeni baştan geri ge­leceğini beklediğiniz İslâmiyet nerede? O ortaya çı­kışından bir, bilemediniz iki kuşak sonra, hem de bir daha geri gelmemek üzere sona erdi!"

Oysa eğer İslâm ümmeti, bu dinin ortalama dü­zeyini sürdürmüş olsaydı, o ideal düzeyin altına dü­şülmüş olması bizim için bu kadar üzücü olmazdı. Çünkü o rakipsiz ideal düzey, bütün müslümanlann omuzlarına yüklenmiş bir zorunluluk değildi. Yüce Allah (c.c.) bu düzeyde olmayı hiç bir müslümana farz kılmamıştı. Bu düzey" Peygamberimizin (s.a.v.) dizi dibinde eğitip yetiştirdiği o rakipsiz kahra­manların —deyim yerinde ise— imrenilecek bir na­filesi idi.

Buna  göre eğer îslâm ümmeti,   yüce Allah'ın (c.c.) farz kıldığı asgarî İslâm düzeyini sürdürseydi, yeryüzü hayır içinde kalacak ve insanlık tarihinin çizgisi bugünkünden farklı olacaktı. Bu sırf îslâm ümmeti için değil, bütün insanlık böyledir. Çünkü yüce Allah (c.c.) bu ümmeti, tarih sahnesine çıkardı­ğı andan beri, bütün insanlığın kaderinin onun ka­derine bağlı olmasını dilemiştir. Eğer bu ümmet, fonksiyonunu istenen biçimde yürütürse hem ken­disini ve hem arkasından gelen bütün insanlığı mut­luluğa ulaştırır. Buna karşılık fonksiyonunu savsak­larsa cahiliye zihniyeti yeniden hortlayarak yeryü­züne hakim olur.

Durum ne olursa olsun, tarihin belgelediği ger­çek şudur ki, bu ümmet, sadece Peygamberimiz (s.a.v.) ile raşit halifeler dönemindeki erişilmez düze­yinin altına düşmekle kalmamış, çoğu alanlarda ko­runması farz olan asgarî îslâmi düzeyin de altına düşmüş ve bunun sonucu olarak hem kendisi ve hem de arkasındaki tüm insanlık bir çok bahtsızlıklara uğramıştır.

Gelecek bölümde bu ümmetin uzun tarihi bo­yunca beliren sapma akımından sözetmek istiyoruz.

 



[1] Buharî, Müslim.

[2]  Al-i İmran Suresi, 110.

[3]          "Dirasatün Kuraniyye"

[4] Bu konuda daha geniş bilgi almak isteyen okuyucular "Dirasatün Kur'aniyyetün" adlı eserimizin "Allah'a İman", "Ahiret Gününe İman", "Meleklere, Kitaplara ve Peygamber­lere İman", "Peygamber Kıssaları", "Adem ile Şeytan", "lailâheillellah ahlâkı" başlıklarını taşıyan bölümleri ile "Menhecut Terbiyet-il İslâmiyeti" adlı eserimizin "İlk İslâm Cemaatı Nasıl Yetişti?" başlıklı bölümüne başvurabilirler.

[5] Bu konuda daha geniş bilgi edinmek isteyenler "Mefahimun Yen-beğı en Tusahhaha" adlı eserimizin "Lailâheillallah Kavramı" başlıklı bölümüne başvurabilirler.

[6] Bakınız, İbni Cerir Tefsiri, C: I, 3.80.

[7] Nitekim Buharı ile Müslim'de yeralan bir hadise göre Peygambe­rimizin -salât ve selâm üzerine olsun- eşi Esma, o sırada henüz müşrik olan annesi ile ilişkilerini sürdürüp sürdüremeyeceğini sormuş ve Pey­gamberimiz kendisine "Evet, annenle ilişkilerini devam ettir" buyurmuş­tur.

[8]  Enfal Suresi,75.

[9] Buharî, Müslim.

[10] Hatta Mısır'da, Şam'da ve diğer bir çok yerlerde eski dinlerine bağlı kalmakta devam eden bir çok hristiyanlar daha önce konuştukları dilleri tamamen unutarak tek dil halinde arapçavı kullanmaya yöneldi­ler.

[11] Bu konuda daha geniş bilgi edinmek isteyenler "Mezahibu fıkriy-ye muasıre" (Çağdaş Fikir akımları) adlı eserin "Demokrasi" bölümüne başvurabilirler.

[12] Bu kitabın ilerdeki bölümlerinde anlatılacağı üzere gerek hristi­yanların ve gerekse yahudilerin insanlık önderliğini ele geçirmeleri müslümanların bu misyona lâyık olma niteliklerini yitirmelerinden sonra meydana çıkmıştır.

[13] Daha detaylı   bilgi edinmek  isteyenler  "Mezahibu fikriyye muasıre"  adlı eserimize başvurabilirler.

[14] Tecdid-i Tefldr-i dini fil islâm, Muhammed İkbal Prof. Abbas Mahmut, s. 150.

[15]         Efsanenin, gerçeğin bir parçasını alıp sonra onu nasıl çarptığına dikkat edilmelidir.

[16]         Dikkat edilirse bu Havva sembolü ile karşı karşıyayız.

[17]         Oysa yakın zamanlarda bilim adamlan evrenin sonradan yaratıl­mış olduğunu, bir yokluk döneminin arkasından varolduğunu, ezeli ol­madığını, ebedi de olmayıp günden güne yokolmaya doğru gittiğini kanıt­lamışlardır.

[18] Yalnız müslümanlar eski yunan felsefesini yararlı sanıp iktibas etmekle yanılgıya düştüler. İlerde an­latacağımız üzere bu hatayı bilmeyerek yaptılar.

[19] (1) Bir de buna karşılık eski Mısır Milli Eğitim Bakanı Taha Hüseyin'in, müslümanların apışma dönemleri­ne rastlayan şu sözlerine bakınız: "Eski Yunan mito­lojisini okumayan kimse edebiyatçı olamaz."

[20] Buna karşılık müslümanların son uygarlık alıntıları sırasında asalet ve orijinalliklerini yitirince nasıl şahsiyet erimesine ve dağılmaya uğradıklarını ibretle gözlemek gerekir.

[21] Bu konuda İslâm tarihi boyunca hastalarına bedava tedavi hizmeti veren çok sayıdaki hastanenin ayrın­tılı tarihçesini incelemek gerekir.